KİTAP YAKAN ZİHNİYET
Prof. Dr. Ahmet KAVAS
Geçmiş asırlardan günümüze, insanoğlunun bıraktığı en kalıcı izler arasında kuvvetle muhtemel en etkilisi; düşüncelerini, bilgilerini ve hatırlanmasını istediklerini yazarak gelecek kuşaklara miras bırakmasıdır. Arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan ufacık bir parça kalıntı bile ciddi önemi haizken o kalıntının üzerinde, kendi devrine ait bir yazının varlığı çok daha anlamlı hâle geliyor. Değeri her çağda bilinse de bunların korunması için verilen maddi ve manevi emekler kadar yok edilmeleri için de ciddi gayret sarf edenler hep olmuştur. İsveç’te 2023 yılında uluslararası medyanın ve birtakım kalabalığın önünde, zihinlerinin arındığına inanarak bir adet Kur’an-ı Kerim yakılması, tarihte dünyanın değişik ülkelerinde bu anlamda yaşanmış acı tecrübeleri ister istemez akla getirdi.
Kitap yakanların, sayfaları yakmakla kalmayıp zaman zaman onu yazanı da yakarak arındığına inanması ise insanlık dışı davranışlar olarak tarihte yer almaktadır.
Kitap tahribiyle ilgili insanlık tarihinde bilinen en eski örnek, M.Ö. VII. yüzyılda Asurlulara ait 25 bin kadar tabletin Medler ve Babilliler tarafından tahrip edilmesidir. Yine M.Ö. III. yüzyılda Çin’de İmparator Qin Shi Huang tarafından Konfüçyüs’ün öğretilerine ait eserler yaktırılmış hatta devrinin 460 bilgini diri diri gömülmüştür. Mısır’da Eski Yunan döneminde Ptoleme’nin kurduğu ve 400 bin eserin yer aldığı, Antik Çağ’ın en önemli bilgi deposu sayılan İskenderiye Kütüphanesi de bu trajedilerden nasibini almış; Roma İmparatoru Theodes tarafından şehrin piskoposu Theophile’e M.S. 391 yılında Hristiyanlığın yayılmasının önündeki putperest geleneğe ait en büyük engel olduğu gerekçesiyle yaktırılmıştır. Bu ve benzeri hadiseler herkesin atıfta bulunma ihtiyacı hissettiği yazılı geleneğe karşı işlenen en acımasız gaddarlıklar arasındadır.
Kitap yakılması deyince tarihte bu belaya en çok Müslümanların uğradıkları bir gerçektir. En büyük felaketi ise dünyanın en büyük bilim ve sanat merkezi olan Endülüs’te yaşadılar. Endülüs’teki Müslüman idarelerin yıkılışıyla birlikte 711’den 1609 yılına kadar süren 9 asırlık medeniyetten geriye birkaç yapı ile sınırlı sayıda kitap kaldı. Neyse ki o dönemde Endülüs’te yazılan eserlerin çoğaltılan nüshaları tüm ilim ve irfan merkezlerine ulaştığı için bugün İbn Rüşd, İbn Hazm, Kurtubi, İbn Arabi gibi nice büyük âlimin eserleri günümüze kadar ulaşabildiler.
Avrupalıların yazılı eserlere karşı işlediği suçlar Endülüs’ten ibaret değil. Yıkma ve yakma Asya’da, Afrika’da ve Amerika’da ayak bastıkları her coğrafyada sıradan vakalardı. Fakat yine de en büyük zararı kendilerine verdiklerinde hemen herkes hemfikirdir. Eğer yeryüzünde en çok yazılı belge yok eden kimlerdir denilse tarihin vereceği objektif cevap, tereddütsüz olarak “Avrupalılardır!” şeklinde olacaktır. Mesele sadece bir kızgınlıkla kütüphane yakmak değil. Temelinde dinî, siyasi ve ticari duyguların yer aldığı, kalabalıkların katılımı ve törenlerle icra edilen, patolojik bir haz ayininden söz ediyoruz. Bu coğrafyada bu işi en çok tatbik edenlerin başında İspanyollar, Fransızlar, Almanlar, İngilizler, Portekizliler ve küçük çapta da olsa diğerleri gelmektedir. Tabii ki bunlara tarihte ve günümüzde yaptıkları ile Ruslar, Hindular, Çinlileri de ekleyebiliriz.
“Otodafe” kelimesi Türkçeye neden geçemedi?
Tam burada bir parantez açarak Batı dillerinden Türkçeye geçemeyen bir kelimeden söz etmek gerekiyor. XIX. yüzyılda Türkçeye yavaş yavaş girmeye başlayan Avrupalı kelimelerin sayısı, XX. yüzyılın ikinci yarısında epeyce artarken XXI. yüzyıldaki iletişim araçlarının ve içeriklerinin etkisiyle âdeta bir istila dönemine girildiği bir gerçek. Oysa iki asır önce Batı’da “kriz” kelimesi ortaya çıktığında Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle Osmanlı aydını bir hafta buna karşılık olarak “buhran” demek için düşünmüş. Hemen hemen aynı dönemde “civilisation” kelimesine, onlarca sene sonra Türkçede “medeniyet” denilerek vaziyet kurtarılmış. Dilimize geçmeyen kelimelerden birisi var ki onun için hiç uğraşılmamış. O da Fransızca “autodafé” şeklinde yazılan “otodafe” terimidir.
Batı dillerinden Fransızcada “brûler”, İngilizcede “to burn”, Almancada “brennen”, İtalyanca’da “bruciare” gibi kelimelerin karşılığında Türkçede “yakmak” fiilini kullanıyoruz. Özellikle Orta Çağ Avrupası’nda sapık görülen insanları ve onların yazılı eserlerini yakmak için kullanılan, Portekizceden alınan “auto da fé” ifadesi günümüzde daha ziyade Fransızcada tercih ediliyor ve “autodafé” şeklinde yazılıp kullanılıyor. Bir araya getirilen topluluk önünde önemli bir şeyi yakarak yapılan eyleme Latincede “actus fidei” tabiri kullanılmaktaymış. Önce Portekizceye oradan da Fransızcaya geçip “autodafé/otodafe” şeklinde telaffuz edilip ilk defa kayıtlara girmesi ise XVIII. yüzyılı bulmuş olup günümüze kadar da kullanılmaktadır. Kısaca kelime anlamı “imanı ispat eylemi” demek olsa da zamanla mecazi bir kavrama dönüşerek “bir şeyi ateşle yok ederek temizleme” manasında ifade edilir olmuş. Kalabalıkların önünde kitapların ve diğer el yazmalarının törenle yakılması ile âdeta özdeşleşti. Hatta bizzat sapık kabul edilen bazı insanların da diri diri yakıldığı farklı devirlerde Avrupa ile bunların XVI. yüzyılda yerleşmeye başladıkları Amerika kıtasında çok sayıda benzeri törenler yapılmış. Otodafe törenlerinde halkın toplandığı bir yerde alay, ayin, vaaz, günahkârların barışması gibi törenler yapılır, burada kitaplar ve diğer yazma eserler yakılırdı. Böylece onu yazan kişilerin kültürel, dinî ve siyasi duruşlarının silindiğine halk da şahit tutulurdu.
Kitap yakma için İngilizcede “destruction of books” karşılığında “libricide”, özellikle “Bible” dedikleri İncil’i yok etme karşılığında “biblioclastic” ve “bibliocasme”; İspanyolcada “bibliophobia” ya da “bibliocauste” kelimeleri kullanılmaktadır.
Fransa’da ve İspanya’da aşırı Katolikleşmenin yaşandığı Orta Çağ’da bu mezhebe girmeyenler sapık ilan edildiler. Doğu Avrupa’da ortaya çıktıktan sonra bir kısmı önce Bosna’ya, oradan ayrılanların da Fransa’nın güneyine gidip yerleştiği, Katolik çevrelerce Yunanca “safi kimseler” anlamında “Cathares/Katar” denen Bogomil isimli Hristiyan mezhebi mensupları XI. ve XII. yüzyıllarda Papalık tarafından sapıklıkla itham edilmişti. Özellikle dinî vazifesi olan kişiler Domiken tarikatına bağlı kişiler eliyle diri diri yakılmışlardı. Benzer bir durum da İspanya’da Aryanist mezhebi mensuplarının başına gelmiş ve bu kimseler hem sapıklıkla itham edilmiş hem de eserleri yakılarak cezalandırılmışlardı.
Floransa’da 7 Şubat 1497 günü “boş hevesliler” adı verilen günde Dominiken Jerome Savonarole tarafından burada yaşayanların mücevherleri, kozmetik ürünleri, aynaları, ahlaka mugayir bulunan kitapları, zenginlerin süslenmiş kıyafetleri ve sanatkârların eserleri yakılarak yok edildi. Yine İspanya’da Aryanistlere ait tüm kitaplar ve diğer yazmalar, 1598 yılındaki Tuleytula Konseyi sonrasında kendi içlerinden ayrılan ve Katolik olan Vizigot kralı Recadere tarafından bu şehirde bir evde toplatıldıktan sonra yakılarak yok edildi.
Fransa’da 1562-1598 yılları arasındaki din savaşları, Avrupa genelinde ise 1618-1648 yılları arasında devam eden 30 yıl din savaşlarını yaşayan toplumlarda inançların sıhhatli bir şekilde anlaşılması ve yaşanması iyice zorlaştı. Öyle ki Fransız İhtilali ve sonrasında zirveye çıkan bu duygunun ancak İslamiyet’le çözülebileceğini önerenler bile olacaktı. Bir ara içlerinden bir baron Hristiyanlığa Reddiye ve Muhammediliğin Açık Delili adlı bir kitap bile yazacaktı.
Müslümanlara ait kitapları yaktılar
İspanyolların Papalık emriyle başlattıkları engizisyon mahkemeleri ile cezalandırmalar özellikle Endülüslü Müslümanlar ve Yahudiler üzerinde asırlarca uygulandı. XVI. yüzyıla gelindiğinde “Moriscos/Morisko” denen Müslümanlar ve “convertos/mühtediler” denen Yahudilerin gerçekten Hristiyanlığa dönüp dönmedikleri kendilerine karşı bir otodafe, yani “imanı ispat eylemi” ile sınanmalarına sebep oldu. En sonunda da ne İspanya’da ne de Portekiz’de yaşamalarına müsaade edildi.
Rönesans ve sonrasındaki gelişmeler döneminde Kalvin ve Luther’in giderek Avrupa’da ilgi odağı hâline gelmesi bu defa Katoliklerin düşmanlıklarının onlara yönelmelerine sebep oldu. Avrupa’da bu yüzden “30 yıl din savaşları” ve dünya tarihinde benzerine az rastlanan bir kıyım başladı.
Fransız İhtilali ile birlikte Avrupa’da insan kıyımı ve özellikle kitap ve belgelerin yakımı en üst seviyeye çıktı. Resmî yayınlarda bile 1,5 milyon insanın öldüğü belirtilirken takriben 4 milyondan fazla kitap ile sayısız belge yakıldığı bilinmektedir. Sadece Paris’teki Saint-Germain des Près Manastırı’na ait kütüphanedeki 50 bin kadar kitap, 7 binden fazla yazma eser yakıldı.
XX. yüzyılda Avrupa’da en çok kitap Almanya’da iktidara gelen Naziler tarafından Alman dilinde yazılmayan ve özellikle Yahudi asıllı yazarların, sol görüşlülerin ve ahlaki değerlere aykırı bulunan kimselerin kitapları meydanlarda kalabalık kitlelerin ortasında yakılarak yok edildi. Benzer bir uygulama İspanya’da yaşandı; 1939-1975 yılları arasında 36 yıl Avrupa’nın en gaddar diktatörü olan Francisco Franco döneminde ülkede Kastilya dili dışında yazılan kitapların bulunduğu kütüphaneler yakıldı. Özellikle Almanya örneğinde olduğu gibi “millî” kabul ettikleri dışında ne varsa ateşe vererek yok ettiler.
Dünyanın farklı ülkelerinde de kitap kıyımları yaşandı. Çin Uygur Özerk Bölgesi’nde ve Hindistan’da Müslümanlara ait binlerce kitap yakıldı. Bu kitapların arasında Kur’an-ı Kerim’ler de bulunmaktaydı. Bosna’da 1992 yılının 24-25 Ağustos gecesi, Saraybosna Üniversite Kütüphanesi ve Millî Kütüphane, gözü dönmüş Sırplarca yakıldı. XX. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan bu en büyük kitap ve belge yakma eylemiyle Osmanlı dönemine ait yüzbinlerce eser küle dönüştürüldü. Arjantin’de diktatör Pinochet döneminde karşıt görüşlülerin bütün eserleri yakıldı. En yakın örnekler olarak ise Irak’ta DAEŞ’in Musul Üniversitesi Kütüphanesi’ni ateşe vermesi ile Kanada’da yerel halka hakaret içerdiği iddia edilen kitapların 2019’da yakılması zikredilebilir.
11 Eylül saldırıları ve İslam düşmanlığı
11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de Dünya Ticaret Merkezi ve diğer bazı önemli binalara yapılan saldırılar sonrasında hem bu ülkede hem de Avrupa dâhil yeryüzünün birçok bölgesinde, özellikle Müslümanların azınlık bulundukları memleketlerde kendilerine karşı ciddi saldırılar yaşanmaya başlandı. 1910 yılında bir Fransız yazarın Fransa’nın İslam Siyaseti isimli kitabında ayırdığı bir bölümde kullandığı, “İslam korkusu/İslamofobi” ifadesi birkaç farklı yazar tarafından daha zikredildikten sonra âdeta unutuldu. Ancak özellikle Avrupa’da İslami değerlere ve Müslümanların mescitlerine yönelik artan saldırılar bu kelimenin tekrar hatırlanmasına sebep oldu. Ancak İslam ve korku anlamına gelen “fobi” kelimesinin birleşik hâlde kullanılması kanaatimizce son derece sakıncalıdır. Zira “barış dini” İslam ile “korku” anlamına gelen Yunanca asıllı bir kelimenin birleşmesi söz konusudur. Zamanla bu kullanım yaygınlaşacak; ardından ikinci kelimeye gerek kalmadan “İslam” denildiğinde doğrudan korku akla gelecektir.
Nitekim İslam karşıtlığını zihinlere yerleştirmek için yapılan saldırılardan biri de Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’e karşı yapıldı. Fransız medyası bu haberleri verirken “yakmak” anlamındaki “brûler” kelimesinden çok “otodafe” kelimesini kullandı. 11 Eylül 2010 günü ABD’de Therry Jones isimli Baptist tarikatına mensup evanjelik bir papaz, etrafına bir kitle toplayarak 200 adet Kur’an-ı Kerim’i yakmak istedi. Sonra bunun açacağı infiali dikkate alarak bir adet yakacağını ifade etse de kendi ülkesinin Afganistan’daki o dönemde bulunan askerî varlığını tehlikeye düşüreceği sebebiyle eylemden vazgeçirildi. Fakat o, bu eylemi 20 Mart 2011 tarihinde Florida’da Virginia’ya bağlı Gainesville’de bir saat önce gazyağı içinde beklettiği Mushaf’ı 30 kişilik bir topluluğun önünde ateşe vererek gerçekleştirdi. Avrupa’daki ataları gibi Yüce Kitabımızı yakmak suretiyle güya onun muhtevasından Amerikalıların etkilenmemesi için bir arınma (!) yaptığını düşünüyordu.
XX. yüzyılda özellikle Müslüman askerler ve işçilerle ortak mesaileri sebebiyle Avrupa toplumları ataları ile kıyaslanamayacak derecede Müslümanlarla yakınlaştı. Yeni nesli temsil eden çocuklar okulda Müslümanlarla birlikte okudu ve bu, İslam’a karşı ılımlı bir yaklaşıma vesile oldu. Hollanda, Danimarka ve en son İsveç’te tekrarlanan Kur’an-ı Kerim’e karşı saldırılar, on milyonlarca Müslümanın yaşadığı Avrupa ülkelerinde fevri hadiseler olduğunu da unutmamak gerekiyor. Ancak medyanın bu olayları anbean aktarması, doğal olarak bütün dünyada infiallere sebep oluyor.
21 Ocak 2023’te aşırı sağcı Danimarka-İsveç kökenli Rasmus Paludan, Türkiye sefareti önünde bir Kur’an-ı Kerim yakma eylemi gerçekleştirdi. Bu tür eylemler karşısında İsveç polisinin engelleyici tedbir almak bir tarafa bu eylemi yapanları korumaya almasının toplum güvenliği açısından son derece yanlış bir uygulama olduğu aşikâr. Önce Türkiye Büyükelçiliği önünde 2023 yılı Mayıs ayında Stram Kurs tarafından bir adet Kur’an-ı Kerim ateşe verildi. Irak vatandaşı Süryani Salvan Momika’nın Stokholm Camii önünde Kur’an-ı Kerim yakma eylemi tüm dünyada nefretle karşılandı.
Önce Ocak ayında Stokholm’de Türkiye büyükelçiliği önünde yakılan Kur’an-ı Kerim, ardından yine bu şehirde Iraklı Süryani bir mültecinin cami önünde aynı eylemi tekrarlaması, ister istemez tarihte kitap yakma eylemlerini bize hatırlatıyor. Bugün Avrupa dillerinden Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca ve diğer dillerde onlarca farklı Kur’an-ı Kerim tercümesini okuyarak meraklarını gideren, hatta İslam’a giren on binlerce insan var. Dahası korktuklarının hepsi başlarına geldi. Günümüzde bazı Avrupa ülkelerinde Müslüman milletvekilleri, bakanlar, belediye başkanları mevcut. Batılılar kitap ve belge yakarak farklı fikirleri toplumlarından arınamayacaklarını ataları asırlar süren tecrübeleriyle anlayamadılar. Görünen o ki kendileri de kolay kolay anlayamayacaklar.
Prof. Dr. Ahmet KAVAS
Geçmiş asırlardan günümüze, insanoğlunun bıraktığı en kalıcı izler arasında kuvvetle muhtemel en etkilisi; düşüncelerini, bilgilerini ve hatırlanmasını istediklerini yazarak gelecek kuşaklara miras bırakmasıdır. Arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan ufacık bir parça kalıntı bile ciddi önemi haizken o kalıntının üzerinde, kendi devrine ait bir yazının varlığı çok daha anlamlı hâle geliyor. Değeri her çağda bilinse de bunların korunması için verilen maddi ve manevi emekler kadar yok edilmeleri için de ciddi gayret sarf edenler hep olmuştur. İsveç’te 2023 yılında uluslararası medyanın ve birtakım kalabalığın önünde, zihinlerinin arındığına inanarak bir adet Kur’an-ı Kerim yakılması, tarihte dünyanın değişik ülkelerinde bu anlamda yaşanmış acı tecrübeleri ister istemez akla getirdi.
Kitap yakanların, sayfaları yakmakla kalmayıp zaman zaman onu yazanı da yakarak arındığına inanması ise insanlık dışı davranışlar olarak tarihte yer almaktadır.
Kitap tahribiyle ilgili insanlık tarihinde bilinen en eski örnek, M.Ö. VII. yüzyılda Asurlulara ait 25 bin kadar tabletin Medler ve Babilliler tarafından tahrip edilmesidir. Yine M.Ö. III. yüzyılda Çin’de İmparator Qin Shi Huang tarafından Konfüçyüs’ün öğretilerine ait eserler yaktırılmış hatta devrinin 460 bilgini diri diri gömülmüştür. Mısır’da Eski Yunan döneminde Ptoleme’nin kurduğu ve 400 bin eserin yer aldığı, Antik Çağ’ın en önemli bilgi deposu sayılan İskenderiye Kütüphanesi de bu trajedilerden nasibini almış; Roma İmparatoru Theodes tarafından şehrin piskoposu Theophile’e M.S. 391 yılında Hristiyanlığın yayılmasının önündeki putperest geleneğe ait en büyük engel olduğu gerekçesiyle yaktırılmıştır. Bu ve benzeri hadiseler herkesin atıfta bulunma ihtiyacı hissettiği yazılı geleneğe karşı işlenen en acımasız gaddarlıklar arasındadır.
Kitap yakılması deyince tarihte bu belaya en çok Müslümanların uğradıkları bir gerçektir. En büyük felaketi ise dünyanın en büyük bilim ve sanat merkezi olan Endülüs’te yaşadılar. Endülüs’teki Müslüman idarelerin yıkılışıyla birlikte 711’den 1609 yılına kadar süren 9 asırlık medeniyetten geriye birkaç yapı ile sınırlı sayıda kitap kaldı. Neyse ki o dönemde Endülüs’te yazılan eserlerin çoğaltılan nüshaları tüm ilim ve irfan merkezlerine ulaştığı için bugün İbn Rüşd, İbn Hazm, Kurtubi, İbn Arabi gibi nice büyük âlimin eserleri günümüze kadar ulaşabildiler.
Avrupalıların yazılı eserlere karşı işlediği suçlar Endülüs’ten ibaret değil. Yıkma ve yakma Asya’da, Afrika’da ve Amerika’da ayak bastıkları her coğrafyada sıradan vakalardı. Fakat yine de en büyük zararı kendilerine verdiklerinde hemen herkes hemfikirdir. Eğer yeryüzünde en çok yazılı belge yok eden kimlerdir denilse tarihin vereceği objektif cevap, tereddütsüz olarak “Avrupalılardır!” şeklinde olacaktır. Mesele sadece bir kızgınlıkla kütüphane yakmak değil. Temelinde dinî, siyasi ve ticari duyguların yer aldığı, kalabalıkların katılımı ve törenlerle icra edilen, patolojik bir haz ayininden söz ediyoruz. Bu coğrafyada bu işi en çok tatbik edenlerin başında İspanyollar, Fransızlar, Almanlar, İngilizler, Portekizliler ve küçük çapta da olsa diğerleri gelmektedir. Tabii ki bunlara tarihte ve günümüzde yaptıkları ile Ruslar, Hindular, Çinlileri de ekleyebiliriz.
“Otodafe” kelimesi Türkçeye neden geçemedi?
Tam burada bir parantez açarak Batı dillerinden Türkçeye geçemeyen bir kelimeden söz etmek gerekiyor. XIX. yüzyılda Türkçeye yavaş yavaş girmeye başlayan Avrupalı kelimelerin sayısı, XX. yüzyılın ikinci yarısında epeyce artarken XXI. yüzyıldaki iletişim araçlarının ve içeriklerinin etkisiyle âdeta bir istila dönemine girildiği bir gerçek. Oysa iki asır önce Batı’da “kriz” kelimesi ortaya çıktığında Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle Osmanlı aydını bir hafta buna karşılık olarak “buhran” demek için düşünmüş. Hemen hemen aynı dönemde “civilisation” kelimesine, onlarca sene sonra Türkçede “medeniyet” denilerek vaziyet kurtarılmış. Dilimize geçmeyen kelimelerden birisi var ki onun için hiç uğraşılmamış. O da Fransızca “autodafé” şeklinde yazılan “otodafe” terimidir.
Batı dillerinden Fransızcada “brûler”, İngilizcede “to burn”, Almancada “brennen”, İtalyanca’da “bruciare” gibi kelimelerin karşılığında Türkçede “yakmak” fiilini kullanıyoruz. Özellikle Orta Çağ Avrupası’nda sapık görülen insanları ve onların yazılı eserlerini yakmak için kullanılan, Portekizceden alınan “auto da fé” ifadesi günümüzde daha ziyade Fransızcada tercih ediliyor ve “autodafé” şeklinde yazılıp kullanılıyor. Bir araya getirilen topluluk önünde önemli bir şeyi yakarak yapılan eyleme Latincede “actus fidei” tabiri kullanılmaktaymış. Önce Portekizceye oradan da Fransızcaya geçip “autodafé/otodafe” şeklinde telaffuz edilip ilk defa kayıtlara girmesi ise XVIII. yüzyılı bulmuş olup günümüze kadar da kullanılmaktadır. Kısaca kelime anlamı “imanı ispat eylemi” demek olsa da zamanla mecazi bir kavrama dönüşerek “bir şeyi ateşle yok ederek temizleme” manasında ifade edilir olmuş. Kalabalıkların önünde kitapların ve diğer el yazmalarının törenle yakılması ile âdeta özdeşleşti. Hatta bizzat sapık kabul edilen bazı insanların da diri diri yakıldığı farklı devirlerde Avrupa ile bunların XVI. yüzyılda yerleşmeye başladıkları Amerika kıtasında çok sayıda benzeri törenler yapılmış. Otodafe törenlerinde halkın toplandığı bir yerde alay, ayin, vaaz, günahkârların barışması gibi törenler yapılır, burada kitaplar ve diğer yazma eserler yakılırdı. Böylece onu yazan kişilerin kültürel, dinî ve siyasi duruşlarının silindiğine halk da şahit tutulurdu.
Kitap yakma için İngilizcede “destruction of books” karşılığında “libricide”, özellikle “Bible” dedikleri İncil’i yok etme karşılığında “biblioclastic” ve “bibliocasme”; İspanyolcada “bibliophobia” ya da “bibliocauste” kelimeleri kullanılmaktadır.
Fransa’da ve İspanya’da aşırı Katolikleşmenin yaşandığı Orta Çağ’da bu mezhebe girmeyenler sapık ilan edildiler. Doğu Avrupa’da ortaya çıktıktan sonra bir kısmı önce Bosna’ya, oradan ayrılanların da Fransa’nın güneyine gidip yerleştiği, Katolik çevrelerce Yunanca “safi kimseler” anlamında “Cathares/Katar” denen Bogomil isimli Hristiyan mezhebi mensupları XI. ve XII. yüzyıllarda Papalık tarafından sapıklıkla itham edilmişti. Özellikle dinî vazifesi olan kişiler Domiken tarikatına bağlı kişiler eliyle diri diri yakılmışlardı. Benzer bir durum da İspanya’da Aryanist mezhebi mensuplarının başına gelmiş ve bu kimseler hem sapıklıkla itham edilmiş hem de eserleri yakılarak cezalandırılmışlardı.
Floransa’da 7 Şubat 1497 günü “boş hevesliler” adı verilen günde Dominiken Jerome Savonarole tarafından burada yaşayanların mücevherleri, kozmetik ürünleri, aynaları, ahlaka mugayir bulunan kitapları, zenginlerin süslenmiş kıyafetleri ve sanatkârların eserleri yakılarak yok edildi. Yine İspanya’da Aryanistlere ait tüm kitaplar ve diğer yazmalar, 1598 yılındaki Tuleytula Konseyi sonrasında kendi içlerinden ayrılan ve Katolik olan Vizigot kralı Recadere tarafından bu şehirde bir evde toplatıldıktan sonra yakılarak yok edildi.
Fransa’da 1562-1598 yılları arasındaki din savaşları, Avrupa genelinde ise 1618-1648 yılları arasında devam eden 30 yıl din savaşlarını yaşayan toplumlarda inançların sıhhatli bir şekilde anlaşılması ve yaşanması iyice zorlaştı. Öyle ki Fransız İhtilali ve sonrasında zirveye çıkan bu duygunun ancak İslamiyet’le çözülebileceğini önerenler bile olacaktı. Bir ara içlerinden bir baron Hristiyanlığa Reddiye ve Muhammediliğin Açık Delili adlı bir kitap bile yazacaktı.
Müslümanlara ait kitapları yaktılar
İspanyolların Papalık emriyle başlattıkları engizisyon mahkemeleri ile cezalandırmalar özellikle Endülüslü Müslümanlar ve Yahudiler üzerinde asırlarca uygulandı. XVI. yüzyıla gelindiğinde “Moriscos/Morisko” denen Müslümanlar ve “convertos/mühtediler” denen Yahudilerin gerçekten Hristiyanlığa dönüp dönmedikleri kendilerine karşı bir otodafe, yani “imanı ispat eylemi” ile sınanmalarına sebep oldu. En sonunda da ne İspanya’da ne de Portekiz’de yaşamalarına müsaade edildi.
Rönesans ve sonrasındaki gelişmeler döneminde Kalvin ve Luther’in giderek Avrupa’da ilgi odağı hâline gelmesi bu defa Katoliklerin düşmanlıklarının onlara yönelmelerine sebep oldu. Avrupa’da bu yüzden “30 yıl din savaşları” ve dünya tarihinde benzerine az rastlanan bir kıyım başladı.
Fransız İhtilali ile birlikte Avrupa’da insan kıyımı ve özellikle kitap ve belgelerin yakımı en üst seviyeye çıktı. Resmî yayınlarda bile 1,5 milyon insanın öldüğü belirtilirken takriben 4 milyondan fazla kitap ile sayısız belge yakıldığı bilinmektedir. Sadece Paris’teki Saint-Germain des Près Manastırı’na ait kütüphanedeki 50 bin kadar kitap, 7 binden fazla yazma eser yakıldı.
XX. yüzyılda Avrupa’da en çok kitap Almanya’da iktidara gelen Naziler tarafından Alman dilinde yazılmayan ve özellikle Yahudi asıllı yazarların, sol görüşlülerin ve ahlaki değerlere aykırı bulunan kimselerin kitapları meydanlarda kalabalık kitlelerin ortasında yakılarak yok edildi. Benzer bir uygulama İspanya’da yaşandı; 1939-1975 yılları arasında 36 yıl Avrupa’nın en gaddar diktatörü olan Francisco Franco döneminde ülkede Kastilya dili dışında yazılan kitapların bulunduğu kütüphaneler yakıldı. Özellikle Almanya örneğinde olduğu gibi “millî” kabul ettikleri dışında ne varsa ateşe vererek yok ettiler.
Dünyanın farklı ülkelerinde de kitap kıyımları yaşandı. Çin Uygur Özerk Bölgesi’nde ve Hindistan’da Müslümanlara ait binlerce kitap yakıldı. Bu kitapların arasında Kur’an-ı Kerim’ler de bulunmaktaydı. Bosna’da 1992 yılının 24-25 Ağustos gecesi, Saraybosna Üniversite Kütüphanesi ve Millî Kütüphane, gözü dönmüş Sırplarca yakıldı. XX. yüzyılın son çeyreğinde yaşanan bu en büyük kitap ve belge yakma eylemiyle Osmanlı dönemine ait yüzbinlerce eser küle dönüştürüldü. Arjantin’de diktatör Pinochet döneminde karşıt görüşlülerin bütün eserleri yakıldı. En yakın örnekler olarak ise Irak’ta DAEŞ’in Musul Üniversitesi Kütüphanesi’ni ateşe vermesi ile Kanada’da yerel halka hakaret içerdiği iddia edilen kitapların 2019’da yakılması zikredilebilir.
11 Eylül saldırıları ve İslam düşmanlığı
11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de Dünya Ticaret Merkezi ve diğer bazı önemli binalara yapılan saldırılar sonrasında hem bu ülkede hem de Avrupa dâhil yeryüzünün birçok bölgesinde, özellikle Müslümanların azınlık bulundukları memleketlerde kendilerine karşı ciddi saldırılar yaşanmaya başlandı. 1910 yılında bir Fransız yazarın Fransa’nın İslam Siyaseti isimli kitabında ayırdığı bir bölümde kullandığı, “İslam korkusu/İslamofobi” ifadesi birkaç farklı yazar tarafından daha zikredildikten sonra âdeta unutuldu. Ancak özellikle Avrupa’da İslami değerlere ve Müslümanların mescitlerine yönelik artan saldırılar bu kelimenin tekrar hatırlanmasına sebep oldu. Ancak İslam ve korku anlamına gelen “fobi” kelimesinin birleşik hâlde kullanılması kanaatimizce son derece sakıncalıdır. Zira “barış dini” İslam ile “korku” anlamına gelen Yunanca asıllı bir kelimenin birleşmesi söz konusudur. Zamanla bu kullanım yaygınlaşacak; ardından ikinci kelimeye gerek kalmadan “İslam” denildiğinde doğrudan korku akla gelecektir.
Nitekim İslam karşıtlığını zihinlere yerleştirmek için yapılan saldırılardan biri de Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’e karşı yapıldı. Fransız medyası bu haberleri verirken “yakmak” anlamındaki “brûler” kelimesinden çok “otodafe” kelimesini kullandı. 11 Eylül 2010 günü ABD’de Therry Jones isimli Baptist tarikatına mensup evanjelik bir papaz, etrafına bir kitle toplayarak 200 adet Kur’an-ı Kerim’i yakmak istedi. Sonra bunun açacağı infiali dikkate alarak bir adet yakacağını ifade etse de kendi ülkesinin Afganistan’daki o dönemde bulunan askerî varlığını tehlikeye düşüreceği sebebiyle eylemden vazgeçirildi. Fakat o, bu eylemi 20 Mart 2011 tarihinde Florida’da Virginia’ya bağlı Gainesville’de bir saat önce gazyağı içinde beklettiği Mushaf’ı 30 kişilik bir topluluğun önünde ateşe vererek gerçekleştirdi. Avrupa’daki ataları gibi Yüce Kitabımızı yakmak suretiyle güya onun muhtevasından Amerikalıların etkilenmemesi için bir arınma (!) yaptığını düşünüyordu.
XX. yüzyılda özellikle Müslüman askerler ve işçilerle ortak mesaileri sebebiyle Avrupa toplumları ataları ile kıyaslanamayacak derecede Müslümanlarla yakınlaştı. Yeni nesli temsil eden çocuklar okulda Müslümanlarla birlikte okudu ve bu, İslam’a karşı ılımlı bir yaklaşıma vesile oldu. Hollanda, Danimarka ve en son İsveç’te tekrarlanan Kur’an-ı Kerim’e karşı saldırılar, on milyonlarca Müslümanın yaşadığı Avrupa ülkelerinde fevri hadiseler olduğunu da unutmamak gerekiyor. Ancak medyanın bu olayları anbean aktarması, doğal olarak bütün dünyada infiallere sebep oluyor.
21 Ocak 2023’te aşırı sağcı Danimarka-İsveç kökenli Rasmus Paludan, Türkiye sefareti önünde bir Kur’an-ı Kerim yakma eylemi gerçekleştirdi. Bu tür eylemler karşısında İsveç polisinin engelleyici tedbir almak bir tarafa bu eylemi yapanları korumaya almasının toplum güvenliği açısından son derece yanlış bir uygulama olduğu aşikâr. Önce Türkiye Büyükelçiliği önünde 2023 yılı Mayıs ayında Stram Kurs tarafından bir adet Kur’an-ı Kerim ateşe verildi. Irak vatandaşı Süryani Salvan Momika’nın Stokholm Camii önünde Kur’an-ı Kerim yakma eylemi tüm dünyada nefretle karşılandı.
Önce Ocak ayında Stokholm’de Türkiye büyükelçiliği önünde yakılan Kur’an-ı Kerim, ardından yine bu şehirde Iraklı Süryani bir mültecinin cami önünde aynı eylemi tekrarlaması, ister istemez tarihte kitap yakma eylemlerini bize hatırlatıyor. Bugün Avrupa dillerinden Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca ve diğer dillerde onlarca farklı Kur’an-ı Kerim tercümesini okuyarak meraklarını gideren, hatta İslam’a giren on binlerce insan var. Dahası korktuklarının hepsi başlarına geldi. Günümüzde bazı Avrupa ülkelerinde Müslüman milletvekilleri, bakanlar, belediye başkanları mevcut. Batılılar kitap ve belge yakarak farklı fikirleri toplumlarından arınamayacaklarını ataları asırlar süren tecrübeleriyle anlayamadılar. Görünen o ki kendileri de kolay kolay anlayamayacaklar.