KİMSESİZLERİN SIĞINAĞI
BİR İMAM

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Kimsesizliğin, sevgisizliğin, çaresizliğin göbek bağıyla bağlandığı hayatlar vardı sokakların en kuytularında. O hayatlar, kömür karası elleri, saçı sakalı birbirine karışmış hâlleriyle damla damla biriktirdikleri kaybolan umutlarını ararlardı. Belki de bu yüzdendi sokaktan bir türlü kurtulamayışları, sokakların en karanlık ve kuytularında hazır bulunmaları. Sokağın kendilerine mesken olarak gösterdiği köşelerine çekildiklerinde yaşadıkları sayısız acılar gelip de boğazlarına düğümlenir, tertemiz kalplerinden taşıp gelen çağlayanlar sessizce gözlerinden dökülüverirdi. Gözyaşları yüzlerinde ince ince yollar oluştururdu ya bir kaldırım köşesinde ya da bir köprünün duldasında yattıkları zaman dilimlerinde.

Hikâyeleriyle unutulmuş ya da unutulmaya yüz tutmuş kimsesizlerin, gariplerin hayatına dokunan koca yürekli insanlardan biriydi Emin Kır. Sanki o hikâyeler unutulmasın diye kalemi eline alan bir yazardı. Onların hayatları her ne olursa olsun kaybolmasın diye küçücük bir camiyi rehabilitasyon merkezi hâline getiren bir imamdı kendisi.

Peygamberimizin (s.a.s.) ifadesiyle yolun hakkını vermeye çalışan ve iyiliği yaymaya çalışan Emin Hoca’m öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Ben 1965 yılında Trabzon’un Araklı ilçesinde doğdum. İlkokulu memleketim Trabzon’da bitirdikten sonra da 1977 yılında İstanbul’a geldim ve Diyanet İşleri Başkanlığımıza bağlı Esentepe Kur’an Kursunda hafızlığımı bitirdim. Hafızlığımın akabinde de Küçükköy İmam Hatip Lisesini tamamladım. 1986 yılında Eyüpsultan Müftülüğüne bağlı olarak 18 sene Alibeyköy Ulubatlı Hasan Camii’nde görev yaptım. Gecekondu gibi olan bu caminin yeniden inşası için çalıştım ve camiyi bitirdik. Buradaki görevimizi tamamladıktan sonra da kendi isteğimle Hazreti Kaab Camii’ne geldim. O gün bugündür görevimizi ve mücadelemizi burada sürdürüyoruz.

Emin Kır Hoca’mızın Hz. Kaab Camii’nde başlatmış olduğu iyilik hareketinin aslında kıvılcımını ateşleyen kıymetli eşi Sevcan Kır Hanımefendi, sizleri tanıyabilir miyiz?

Ben de Emin Bey gibi Trabzon’un Araklı ilçesinde 1966 yılında doğdum. Araklı’da okudum. Emin Bey’le de 1987 yılında evlendik. Ev hanımıyım. İki erkek, bir kız olmak üzere üç çocuğumuz dünyaya geldi. Çocuklarımızdan arta kalan zamanlarda da Emin Bey’in iyilik serüvenine karınca kararınca katkı sağlamaya çalıştım ve hâlâ devam ediyorum.

Allah’ın (c.c.) “Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri giderir...” (Hûd, 11/114) buyurduğu gibi sizin iyiliklerle kötülüğü giderme yolculuğunuz nasıl başladı?

Hâlihazırda görev yapmış olduğum Hz. Kaab Camii, altı dönüm üzerine inşa edilmiş ufak bir cami. Ayvansaray surlarının dibinde, sessiz ve sakin bir yerde olması burayı hayli ıssız bir hâle getirmiş. Bu bölge sokakta kalanların, uyuşturucu kullanan ve alkol alan kimselerin meskeni olmuş. Görevim icabı camiye gidip gelirken bu kişilerle illaki karşılaşıyordum. Bir akşam, yatsı namazından sonra evime giderken uyuşturucu kullanan gençler önümü kesti ve benden para istediler. Önce bir irkildim çünkü böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyordum. O akşam benden para isteyen gençleri geri çevirmedim ve onlara bir miktar para verdim. Eve geldikten sonra bu konuyu aslında iyilik serüveninin kıvılcımını ateşleyen değerli eşim Sevcan Hanım’a açtım. Eşim de meseleyi soğukkanlılıkla dinledikten sonra bana bu gençlere çorba ikram etme fikrini verdi. Ben de oraların müdavimi hâline gelen ve sahipsiz bırakılan bu gençlere, “Sizlere çorba yapsam içer misiniz?” dedim. Biraz da şaşkınlıkla teklifimi kabul ettiler. Hemen caminin uygun bir yerinde çorba yaptım ve gençlere ikram ettim. O günden bu zamana kadar burada çorbamız hep kaynıyor ve bir şekilde sokağa düşmüş kardeşlerimizin bir nebze olsun içlerini ısıtıyor.

Sadece bir tas çorbayla başlayan iyilik hareketi nasıl oldu da bu küçücük camiyi rehabilitasyon merkezi hâline dönüştürdü? Kısaca bundan da bahsedebilir misiniz?

Camide 2006 yılında başlattığımız çorba ikramı iş adamlarının destekleri ve katkılarıyla daha da büyüdü. Artık çok sayıda insanımıza ulaşmaya başladık. Öncelikle sabah akşam yaptığımız çorba ikramımızın yanı sıra halkımızın ve Eyüpsultan Müftülüğümüzün katkılarıyla ara öğünlerde de yemekler çıkardık. Her türlü şiddete, yokluğa, sıkıntıya, çaresizliğe maruz kalan, dışlanan ve uyuşturucunun batağına düşen kardeşlerimize kayıtsız kalamazdık, kalmadık da. Cami müştemilatının içerisine 6 banyo ve 20 kişilik bir yatakhane kazandırdık. Günde ortalama 60 kişinin kullandığı bu banyolara gelen kardeşlerimize sabun, şampuan ve havlunun yanı sıra kişisel bakım eşyalarını da vermeye başladık. Yine caminin alanı içerisinde onların rehabilite olabilmeleri için hobi bahçesi kurduk. Amacımız buralara gelen gençlere sadece çorba ikramı ya da kıyafet yardımı değil. Onlara ne kadar samimi olduğumuzu göstererek yardımcı olmaya çalışıyoruz. Sıcak ve huzur dolu bir yuvaya hasret bu gençlerimizin öncelikle madde bağımlılığı ve alkolden kurtulmalarına vesile olmak, onları özlemini duydukları sıcak bir yuvaya kavuşturarak topluma kazandırmak istiyoruz. Buraya gelenleri bir müddet hiçbir şey sormadan ve herhangi bir sorgulamaya tabi tutmadan misafir ediyoruz. Biraz dinlendikten, alkolün ve uyuşturucunun etkisi geçtikten sonra onlara esiri oldukları bu bağımlılıktan kurtulmak isteyip istemediğini soruyoruz. Eğer kişi “Ben uyuşturucudan/alkolden kurtulmak istiyorum.” derse kendisine yardımcı oluyoruz ve onu madde bağımlılığı tedavi merkezi olan AMATEM’e götürüyoruz. Ayrıca herhangi bir sağlık problemi varsa çözmeye çalışıyoruz. İlaçlarını da Eyüpsultan Müftülüğümüzün anlaşmış olduğu eczanelerden alıyoruz. Kısaca söylemek gerekirse Hz. Kaab Camii, çorba içilen bir camiden İstanbul’un dört bir yanından ihtiyaç sahibi insanların gelip sığındığı bir rehabilitasyon merkezine dönüştü.

Sevcan Hanım, “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostu ve yardımcısıdırlar.” (Tevbe, 9/71) ayeti şiarınca eşinize destek oldunuz ve olmaya da devam ediyorsunuz. Ailenizi de bu işin içine çeken iyilik serüvenini bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Aslında iyilik serüveninin merkezinde öncelikle ailemizdeki saygı, sevgi ve huzur ortamının önemli bir yeri var. Çünkü aile bağımız bizim her konuda birbirimize güçlü bir bağ ile bağlanmamızı sağladı. Biz iyiliği öncelikle kendi ailemizde tesis ettik. Sonrasında insanlara daha güçlü bir şekilde iyilik yapma imkânı bulduk. İnsanlara iyilik yapmayı insan olmanın ön gerekliliği olarak görmek ailemizin bir alışkanlığıdır. Eşime de bu aile geleneği rahmetli babasından miras kalmıştır. İyilikte bulunma erdemini babasından öğrendiğini babasıyla ilgili anılarında hep dinledik. Çocuklarımız merhamet, şefkat, sağduyu, empati, hayır ve yardım dolu sayısız anılarla büyüdü ve aile yapımız da iyilikle şekillendi. Bu hatıralarla büyüyen, iyilik hikâyelerinin içerisinde yetişen çocuklarım da babalarının çalışmalarından etkilenip onu her koşulda destekliyor. Onlar da babaları gibi iyilik serüveninde aktif rol oynamak istiyorlar ve kendilerince bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Hani derler ya “İyilik bulaşıcıdır, herkese bulaşacaktır.” Hakikaten ne kadar da doğru bir sözmüş bunu bizzat gözlemliyorum.

Son olarak Hz. Kaab Camii’nde kalan ve oranın sakinlerinden meşhur bir mizah dergisinin eski çizerlerinden olan Yasin’le Emin Hoca’nın tabiriyle caminin etrafında bir zamanlar kesici aletlerle dolanan Alper’e soruyoruz. Sizce bu cami ve Emin Kır size nasıl iyi geldi?

Yasin seninle başlayalım…

Ben zamanında mesleğimin zirvelerini yaşamış ve hayallerine erken kavuşmuş birisi olarak maddi ve manevi anlamda sahip olduklarımın hepsini tüketmiştim. Çizerlik ve televizyon program editörlüğü yaptığım seneleri dolu dolu yaşadıktan sonra yerinde duramayan ben, bir motivasyonla Güney Kore’ye temelli yerleştim. Kore dili ve İngilizce-Korece dijital medya olmak üzere iki farklı üniversitede eğitim aldım. Birçok işi eğitimimle birlikte sürdürdüm. Rüya veya kabus gibi geçen sekiz yılın ardından evlenmek üzere olduğum nişanlımla ayrılmak zorunda kaldık. Bu yıkıcı tecrübeden sonra ruhen toparlanamadım. Yaşamış olduğum majör depresyonla boğuşurken, psikiyatri kliniklerinin yollarını ezberlemiş ve kullandığım ilaçlardan ötürü sersemlemişken, hayat karşıma Emin Hoca’yı çıkardı. Kendisinin ve bu caminin rehabilite edici etkisi o kadar yoğun oldu ki en samimi tabirle burası artık benim yuvam diyebilirim. Burada aktif bir iyilik serüveni yaşanmakta ve ben de buna sanatımla, insanlarla farklı lisanlarda iletişime geçmemle katkıda bulunuyorum. Çizginin diliyle bağımlılık, ruhsal çöküntü gibi trajik yaşantılar içerisinde bulunanları iyi, doğru ve sağlıklı olana yönlendirmeye çalışarak bu iyilik hareketinin bir parçası olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Alper şimdi seni dinleyelim…

Öncelikle şunu söyleyeyim ki Emin Hoca’ya herkes “hocam” der, ben “babacığım” diye hitap ederim. Benim hayatımda manevi değeri çok yüksek bir büyüğümdür. Ben askerdeyken annem öldü, onun cenazesine geldim. Geldiğim günün akşamında da babamı kaybettim. Kimse sahip çıkmadı bana. Sokaklara düştüm, surların yanında yatmaya ve madde kullanmaya başladım. Bir gün caminin etrafında dolaşırken caminin hocası beni çağırdı yanına. O gün bugündür de yanından ayrılmadım. Benim maddeden kurtulmama, şu an düzenli bir işimin, düzenli bir hayatımın olmasına vesile olan insandır Emin Kır Hoca yani benim babacığım. Allah ondan razı olsun.

Kaybolmak üzereyken Emin Kır’ın gayretleriyle gün yüzüne çıkarılan hikâyelerden sadece ikisiydi onlar. Daha nice güzel kurtuluş hikâyelerine şahit olmak dileğiyle…