Nermin TAYLAN
19. yy Osmanlı Devleti için oldukça zor bir dönemdi. Osmanlı’nın son yüzyılında ardı ardına girilen Osmanlı-Rus Harbi, Osmanlı-Yunan Savaşı, Trablusgarp, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, ekonomik ve sosyal anlamda ülkede yaşayan insanlarda dayanacak güç bırakmadığı gibi bu savaşlardan geriye binlerce mağdur insan kalmıştı. Bu mağdurların en başında da hiç şüphesiz babaları yaşanan savaşlarda şehit olmuş yahut ailesini kaybettikten sonra bakacak kimseleri kalmayan yetim çocuklar gelmekteydi. Yetmiş iki milleti gölgesinde huzur içerisinde yaşatmayı bilen asırlık çınar, dalları bir bir kırılmaya başladığı hengâmda dahi gövdesini yetim ve kimsesizlere siper etmek zorundaydı.
Öyle bir dönem ki Batı yanıyor, Doğu kaynıyordu. Yaşanan savaşlarda yetim ve kimsesiz kalanlar, yeri yurdu elinden alınanlar, canından can giden evlatlar devletin şefkatine sığınmak için İstanbul’a göç ediyordu. Yaşanan bu göç dalgasıyla birlikte İstanbul’un nüfusu artıyor, iaşe sıkıntısı, asayiş sorunu baş gösteriyordu. Halkının bu elim vaziyeti karşısında bir çare arayan Sultan II. Abdülhamid Han, bir araştırma yaptırarak daha evvel Avrupa’da acizlerin barınması için yapılan bazı yerler hakkında bilgi topladı. Sultan Abdülhamid’e göre bu duruma bir an evvel çare bulunmaz, yetim ve kimsesiz çocuklara devlet olarak sahip çıkılmazsa bir nesil kaybedilebilir ve Osmanlı’nın köklerinin sallandığı bir dönemde devletin ayakta durması büyük ölçüde zorlaşabilirdi.
Yaptırdığı derin araştırmalar sonucu İstanbul’da da yetim, öksüz ve kimsesizlerin barınabileceği bir kuruma ihtiyaç olduğunu anlayan padişah devletin mali durumunu zora sokmama adına derhal kendi eşyalarını satmak yoluyla (BOA. Yıldız Defter. 280) elde edilen gelirle ve dahi halkın yardım ve bağışlarıyla kimsesizler için bir acizler evi yaptırma kararı aldı (BOA. İ. DH. 91967). Böylece kimsesiz, aciz, ihtiyaç sahibi insanlar barındırılabilecek; öksüz ve yetim çocuklara sahip çıkılabilecek, onların eğitim ve rehabilitasyonları sürdürülecek ve her biri bir meslek sahibi edileceklerdi.
Sultan Abdülhamid’in yapımına karar verdiği kurum yani darülaceze, acizlerin evi olabilecek bir yapıydı. Darülacezenin yapımı ve açılışı sırasında ülkenin dört bir yanından din farkı gözetmeksizin yardımlar gelmesinin yanı sıra, sağlık birimlerinde fahri olarak doktor, eczacı, diş tabibi gibi değişik dinlere mensup olan hekimler de görev almışlardır (BOA. Y. A. Hus. 333/52). Hiçbir din ve mezhep farkı gözetmeksizin İstanbul’da yaşayan Osmanlı vatandaşlarına barınma hizmeti vermeyi amaçlayan darülacezede, Osmanlı’nın hoşgörüsü en güzel vaziyette yaşanmış ve sitenin içerisine camiden sonra kilise ve sinagog inşa ettirilerek harici din mensuplarının da dilediklerince ibadet etmeleri sağlanmıştır. Ayrıca yetim ya da öksüz kalan bir çocuk, hangi din mensubu olursa olsun burada kendi dinî eğitimini alabilecek, kendi inanç ve geleneklerini öğrenebilecekti.
Darülacezede inşa ettirilen cami, dışarıdan gelebilecek cemaatin de olabileceği düşünülerek 500 kişinin ibadet edebileceği şekilde planlanmıştır. Site içerisinde yapılan kiliseye, inşası tamamlandıktan sonra (BOA. A. MKT. MHM. 705/15) patrik tarafından altı ikon gönderilmiştir. 1896 yılında açılan Rum Kilisesi’ne Aya Yorgi, 17 Mayıs 1896 yılında hizmete açılan Ermeni Kilisesi’ne ise Sırp Astvadzadzin (Meryem Ana) ismi verilmiştir. Daha sonra ihtiyaç hâsıl olması sebebiyle de 24 Mayıs 1903 tarihinde Museviler için bir Sinagog açılmıştır (Doç. Dr. Yıldırım, Nuran. İstanbul Dârülaceze Müessesesi Tarihi, Dârülaceze Vakfı Yayını. s; 254-256).
Sultan Abdülhamid’in darülacezeyi kurmasıyla birlikte var olan ihtiyaçlar bir nevi giderilmiş fakat devam eden savaşlarda yetim kalan çocukların sayısı arttıkça devlet, başka yöntemler geliştirme ve çeşitli kurumlar aracılığı ile bu meselenin halline bakma konusunda çeşitli çareler aramıştır. Yetim ve kimsesiz çocuklar için özellikle Birinci Dünya Savaşı hengâmında işlevselliğini artıran darüleytamlar bunların en başında gelir.
Darüleytamlar
İsmi itibarıyla yetimler yurdu manasına gelen darüleytamlar, esasında 1912-1913 Balkan Savaşları sonrası açılan okullardır. Yaşanan savaşlar neticesinde yerlerini yurtlarını kaybeden halk, kendilerine sahip çıkılması için İstanbul’a göç ederek belirli semtlere yerleşmiş ve bir anda yaşanan bu büyük göç dalgası; iaşe, istihdam ve eğitim alanında payitahtı zora sokmuştu. Daha evvel açılan darülaceze de yaşanan bu büyük göç dalgasıyla birlikte yetersiz kalmaktaydı. Savaşlardan kaçan veya ailelerini savaşlarda kaybeden yetimlerin fakruzaruretleri, yaşam koşulları ve en önemlisi muhacir çocukların eğitim meselesi söz konusu olduğundan “İskân-ı Asayiş ve Muhacirin Müdüriyeti” derhâl duruma el koyarak tüm sanayi mekteplerine yazılar yazmak suretiyle kaç yetim öğrenciyi bünyelerine alabileceklerini sormuş ve birçok çocuğun eğitiminin devam etmesini sağlamıştır.
Muhacirin Müdüriyetinin çabaları netice verip bazı çocukların eğitim hayatı devam etse de oldukça fazla olan göç sebebiyle bu yeterli olamamıştır. Bununla birlikte savaş yetimlerinin barınma ihtiyacı, iaşe sıkıntıları baş gösterince payitahtta bir asayiş sıkıntısı da yaşanmaya başlamıştır.
1877-78 Osmanlı Rus Harbi, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Harbi derken Osmanlı Devleti’nin elinden çıkan hemen tüm topraklardaki insanlar, Anadolu’ya gelmiş; muhacir çocuklarla birlikte ve savaşlarda kaybedilen canların evlatları yetim kalmışlardı. Elimizdeki bazı kaynaklara göre o dönemde yetim sayısı 100.000’i aşmıştı. Ülke genelinde toplam 65 eytamhane bulunuyor, bunlar da yalnızca 11.680 çocuğa kucak açabiliyordu Kalan yetimlerin büyük kısmı sokaklarda yaşıyordu.
Yetimhanelere yerleştirilemeyen çocuklar, zamanla dilenmeye, sokaklarda satıcılık yapmaya başlayınca bu durum bazı asayiş sorunlarını da beraberinde getirdi. Bu sebeple dönemin hükümeti, yetimhaneler kurmayı uygun gördü. Böylece anne babasını yahut bunlardan birini kaybetmiş çocuklar, açılan bu yetimhanelere yerleştirilmeye başlandı. Bunun yanı sıra annesini kaybetmiş, babası askere alınmış iaşesini temin edemeyen çocuklar, yine anne babasından biri olmayıp diğeri engelli olanlar, yaşlı ve hasta olanlar, savaşta bir uzvunu kaybedip geçimini devlet eliyle karşılayanların çocukları da darüleytamlara kabul edilmekteydi. Doktorlar tarafından muayene edilerek kuruma kabul edilen çocuklar ilgi ve yeteneklerine göre bir eğitime tabi tutulur, hocaları tarafından kabiliyetli görüldükleri alanda eğitim almaları sağlanırdı (Hakan Aytekin, 1914-1924 Yılları Arasında Korunmaya Muhtaç Çocuklar ve Eğitimleri, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) İstanbul, s. 70).
Arapça ev, yer anlamına gelen “dâr” ve yetimler anlamındaki “eytam” kelimesinin birleşmesinden oluşan darüleytam; yetim evi veya daha çok yetimhane anlamında kullanılmıştır. Ancak darüleytam kelimesi Osmanlı’nın son dönemlerinde ihtiyaçtan hâsıl olarak kurulan yetimlere mahsus birçok kurum için kullanılmıştır. Özel anlamda ise darüleytam, 13 Kasım 1914’de Maarif Nazırı Şükrü Bey’in teklifi ve Enver Paşa’nın katkısıyla kurulan İttihat ve Terakki döneminden Millî Mücadele dönemine kadar varlığını sürdüren kurumlara verilen bir isim olmuştur. Kuruluşunun ilk vakitlerinde İttihat ve Terakki Fırkası’na bağlı bir kuruluş gibi faaliyet göstermiş, kurumun ilk müdürü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın İstanbul Merkez Başkanı Kemal Bey ve ilk genel müdürü ise Kastamonu Mebusu İsmail Mahir Efendi olmuştur.
Nihayet 4 Haziran 1915 tarihli Takvim-i Vekâyî gazetesinde ilan edilen geçici kanun ile şehit çocukları için kurulması düşünülen kurumlara gereken gelirler belirlenmiştir. Bu geçici kanun ile içki, sigara, tütün, posta ve telgraf ücretlerine ek vergiler getirilmiş ve nihayetinde darüleytam kurumundaki çocukların sağlıklı ve topluma faydalı bireyler olarak yetiştirilmeleri için büyük özveri gösterilmiştir.
Darüleytamların nasıl hizmet verdiği ve buralara çocukların alınması ile alakalı Osmanlı arşivlerinde sayısız evrak bulunmaktadır. Bu belgelerde rastladığımız en önemli detaylardan biri, Balkan Savaşı’nda İstanbul’a göç eden ve hastalığından dolayı zor durumda kalan Tahsildar Mehmet Efendi’nin çocuklarının darüleytamlara kabul edilmesinin istenmesidir. Bir diğeri ise Yüzbaşı Hüseyin Efendi’nin kızı Adalet Hanım’ın ve babaları Yüzbaşı Abdülaziz Efendi’nin Seddülbahir cephesinde bulunması ve annelerinin de vefat etmesi sebebiyle bakacak kimseleri olmadığından ortada kalan Şevki ve Lütfi efendilerin darüleytamlara kabul edilmesi ile alakalı olan evraklardır. Darüleytamlarda âdeta yeniden hayata dönmüş isimler arasında Çağlayan Kasrı darüleytamında yetişip sonrasında Türk müziği sanatçılarının en değerlilerinden biri olmayı başaran Safiye Ayla ve Balkan Savaşlarında babasını, amcası ve dayısını şehit veren ve sonrasında da annesinin veremden ölmesiyle birlikte savaş sonucunda Anadolu’ya göç eden Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal da vardır (BOA, MF. MKT, 1210/60. BOA, MF. MKT, 1210/83. BOA, MF. MKT, 1210/80. BOA, MF. MKT, 1212/56)
1916 yılına kadar varlıklarını oldukça güzel bir şekilde sürdüren darüleytamlarda siyasi bazı sebeplerden ve idare edilememelerinden doğan sıkıntıyla birçok çocuk açlıktan ve bakımsızlıktan hayatını kaybetti. 1918 yılında Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ile birlikte işgal kuvvetlerin İstanbul’a gelerek darüleytamların binalarına yerleşmesiyle birlikte binlerce çocuk yeniden sokaklarda atıldı. Devletin sahip çıkabildiklerinin bazıları boş kalan saraylara diğer bir kısmı da İstanbul dışındaki kapatılan okul binalarına yerleştirildiler. Son kalanlar ise Şehir Yatı Mektebi ismiyle Özel İdare’ye sevk edildiler. 1927 yılında bu okullardaki öğrencilerin en yetenekli olanları Darüşşafaka’ya alındı ve kısa bir zaman sonra darüleytamlar tamamen kaldırıldı.