KENDİLİK BİLİNCİ VE YASA

Ali Necip ERDOĞAN

Borges, İskoç felsefeci David Hume’dan bir cümle aktarır, “Ne zaman kendimi arasam evde kimse yoktu.” Bizde de şöyle bir hikâye anlatılır, her gün kendisini ziyarete gelen dervişe şeyhi der ki, “Her gün bana geleceğine ara sıra da kendine gel.” Kendilik bilinci nasıl bir şey? Ben kendimde olduğumu nasıl anlayabilirim? Kendimde olmadığımda neredeyim? Kendimde olmadığımda, beni kendime davet eden biri (kendine gel diyen biri), benim kendimde olduğum hâli nereden biliyor?

Kişi bir öfke anında kendinden beklenmeyen bir davranış sergileyebilir ve neden böyle yaptığı sorulduğunda kendisini şöyle savunur: Kendimde değildim, çok öfkeliydim. Burada iki şey açığa çıkıyor: Birincisi, öfke hâlinde kendimizde olmuyoruz. İkincisi, kendimizde olduğumuz anlar bir “normal”i ifade ediyor. Hukuk, öfkeliyken işlenen bir suç için “tahrik” ya da “ağır tahrik” kavramlarıyla kişiyi öfkelendireni de suçun unsuru hâline getiriyor. Böylece tahrik edenin de “kendisinden beklenmeyen” bir davranış sergilediği (normalin dışına çıktığı) tespit edilmiş oluyor.

Kişi, tanımlanmış bir “normal”in içinde olduğu sürece “kendilik bilinci” de tanımlanmıştır. Gelenek görenek, örf ve âdetler, görgü kuralları, ahlaki değerler ve nihayetinde hukuk söz konusu “normal”i tanımlamıştır. Kişi kendisiyle, diğeriyle, toplumla ve devletle ilişki içinde bir “normal”i yaşar. Kişiyi “normal”in dışına çıkaran bir diğer unsur da estetiğin yani güzelliğin, beğeninin alanıdır. Kişi güzel olan ile karşılaştığında beğeni, şaşkınlık ve hayranlıkla kendinden geçer. Mantık ve tutarlılıkla örülen aklın alanı bir an için ortadan kalkar ve yerine aşkın olanın coşkusu dolar. İster doğal isterse yapay (sentetik) olsun bir sanat eserinin karşısında kişi transa geçerek aşkın olanla bağ kurar. Dolayısıyla kendinde değildir.

“İki şey var ki, ruhumu hep yeni, hep artan bir hayranlık ve müthiş bir saygıyla dolduruyor: Üzerimde yıldızlı gök, içerimde ahlak yasası. (…) Yukarıda ve içimde bir Tanrı olduğunun kanıtı bunlar.” der Kant. Bu ifade mezar taşına da yazılmıştır ve insanın, hayatını düzenleyen ahlaki ilkelerle onu ayartan gökyüzündeki yıldızlar arasında bir yerde olduğunu ifade eder. Yasa ve yıldız, Kant’ın ruhunu hayranlık ve saygıyla dolduruyor. Hayranlık yıldızlara, saygı da yasayadır. Yıldızlar özgürlüğü, yasa ise kurallara, ilkelere bağlı kalmayı ifade eder. Kant bu ikisini Tanrı’nın varlığının kanıtı saymaktadır ki bu yaklaşım son derece akla uygundur. Zira özgürlük kavramı olmasa yasanın, yasa olmasa özgürlüğün anlamı kalmaz. Yıldız, kişiyi kendisinin dışına çağırırken yasa, kendisinde kalmasını söyler. Demek ki kendinde olmamak ve kendine gelmek hayatın en önemli iki salınımıdır. Aynı zamanda da yıldızlar beğeninin ve hayranlığın alanıyken yasa aklın alanıdır.

Dış dünya bilginin toplanması, iç dünya da bilginin işlenmesi için gereklidir. Bilgi dışarıdadır, gözlem ve tecrübelerle elde edilmesi gerekir. Dünya güzelliklerle donatılmıştır ve cazibesi vardır bu da kişiyi harekete geçirir. Fakat bir süre sonra bilginin insanın içinde de olabileceğini düşündürtür. Dış dünyaya yönelerek kişi kendini unutur, kendini dünyaya kaptırır, badireler atlatır, sarp yokuşlar çıkıp iner, başına türlü işler gelir böylelikle anlar ki bilgi güzellikle donatılmış olsa bile öyle kolayca elde edilen bir “şey” değildir. Acılar ve sıkıntılar sonucunda kendini ele veren bir güzelliktir o. İşte bu sürecin sonucunda kişi bu bilginin aslında içinde olabileceğini düşünmeye başlar. Buna sebep olan, iç dünyasına dönmesidir. Artık dünyanın çekiciliğinin geçici olduğunu tecrübeyle ve gözlemle bilmektedir. Şimdi kendine dönmüştür. İç dünyasının farkına varan kişi bu noktadan sonra bilgiyi anlamaya ve işlemeye başlar.

Bu husus Beled Suresinde şu şekilde ifade edilmiştir: “Yemin ederim şu beldeye; senin de içinde oturmakta olduğun o kente; ana babaya ve bunlardan meydana gelen çocuklara! Hiç kuşkusuz biz insanı zahmetli bir hayat için yarattık. O, hiçbir kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? ‘Pek çok mal harcadım’ diyor. Onu kimsenin görmediğini mi sanıyor? Ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? Ve ona iki yolu göstermedik mi? Fakat o, sarp yolu göze alamadı. O sarp yol nedir, bilir misin? Köle azat etmektir. Veya bir kıtlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç açık bir yoksulu doyurmaktır. Sonra iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve acımayı öğütleyenlerden olmaktır. İşte bunlar hakkın ve erdemin yanında olanlardır. Ayetlerimizi inkâr edenler ise batılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır. Onların hakkı, üzerlerine kapatılmış bir ateştir.” (Beled, 90/1-20)

Özellikle 8, 9 ve 10. ayetlerde çok güzel ifade edildiği üzere, “İnsana lütfedilen duyu organlarından söz edildikten sonra ona, “iki yol”un da gösterildiği belirtilmektedir. Duyu organları dış dünyadan bilgi edinme araçlarıdır; “iki yol” ise genellikle “iyilik ve kötülük yolları” olarak açıklanmış olup bu ifade insanın, olgular ve eylemler üzerine “doğru-yanlış, iyi-kötü” şeklinde hüküm verme ve tercihte bulunma yetenekleriyle donatıldığı anlamına gelir. Böylece bu iki kısa ayette veciz bir üslûpla Allah Teâlâ’nın insana bilgi edinme, düşünüp yargıda bulunma ve seçim yapma yetenekleri lütfederek bu yetenekleriyle onu yeryüzünün en seçkin varlığı hâlinde yarattığı anlatılmaktadır. Bu yetenekler aynı zamanda insanın bir ödev ve sorumluluk varlığı olmasını da gerektirmiştir.” (Kur’an Yolu Tefsiri, C.5, S. 626-627)

Özellikle “insanın, olgular ve eylemler üzerine ‘doğru-yanlış, iyi-kötü’ şeklinde hüküm verme ve tercihte bulunma yetenekleriyle donatıldığı anlamına gelir” sözünü Kant da “içimdeki yasa” şeklinde ifade etmiş gözüküyor.

Kant’ın “içimdeki yasa” dediği yasa, şu sözüyle görünür hâle gelir: “Fiillerini öyle icra etmelisin ki, fiillerinin ilkesi genel bir yasa olabilsin.” Ayrıca “içindeki yasayı” Tanrı’nın varlığının kanıtı kabul ettiğine göre, bu yasa, Tanrı tarafından “içine” konulmuştur dolayısıyla da aşkındır. Demek ki bu yasa kişinin davranışlarına hem kaynak olan hem de bu davranışları güvence altına alan yasadır. Erdemli olmanın şartı kişinin içindeki yasayla iletişim hâlinde olmasıdır. Bu iletişim ahlaki yasaları aşmayı, onun üstünde konumlanmayı ifade eder. Çünkü erdem ahlaki yasaları kapsar yani daha yüksek bir derecedir. Hatta ahlaki yasaları (bu arada hukuku da) yıldızların varlığı nedeniyle ve ona (yıldızlara) rağmen güvence altına alır. Çünkü yıldızların aşıladığı özgürlük fikri kişinin içindeki yasayla anlamlıdır. Öyleyse kişinin fiillerinin ilkesi ilahi (aşkın) ilkeye dayandığında genel yasaya dönüşebilir. Kant yeni ahlaki yasaların konulabilmesinin kaynağını ve yolunu işaret eder.

Hz. Musa’ya (a.s.) indirilen on emri düşündüğümüzde yıldızların aşıladığı özgürlük fikrini en genel kapsamıyla bu on emrin belirlediği anlaşılmış olur. Toplumsal düzenin sürekliliği açısından “içimdeki yasa”nın yetmeyeceği, ek olarak bir de toplumsal yasanın gerekliliği ortaya çıkacaktır, bu gereklilik de on emir ile tanzim edilmiş olacaktır. Şu hâlde hem içimizdeki yasa hem dışımızdaki yasa adalet kavramından kaynaklanır. “Allah (c.c.) adildir ve adaletle hükmeder.” Adalet denkleştirici, eşitleyici ve düzenleyicidir. Latin düşünce dünyası “Dünya yok olsa bile adalet hüküm sürmeye devam eder.” der. Adaletin varlığı nedeniyle kişi kendisiyle, ötekiyle ve devletle ilişki kurar, ayrıca devletlerin devletlerle ilişkisi de mümkün olur ve bu ilişkiler yasayla düzenlenir. Yasa bu yönüyle çok önemli bir bilgi kaynağıdır. Çünkü gözlem ve tecrübe, hayal gücü ve yargı gücü, bilgi birikiminin oluşmasını sağlamıştır. Bu bilgi birikimi ayrıca bilgi kaynağına dönüşmüştür. “Yasaya uymak, özgürlüktür.” der Rousseau. Özgürlükle yasa arasındaki ilişki bilgiyi mümkün kılan ilişkidir. Çünkü yasa yoksa sınır yoktur, sınır yoksa kavramak mümkün olmaz, kavrayamadığımız bir şeyi tanımlayamayız, dolayısıyla da onu bilgiye dönüştüremeyiz. Özgürlük yoksa zaten yasa yoktur.