KEDİLİ SOKAK

Mustafa UÇURUM

Avuç içlerimi ağzıma yaklaştırdım, ısıttım, kediyi aldım, sıcaklığı hissedince kucağıma iyice yerleşti. Uyudu uyuyacak nerdeyse. Bir kediyi uyurken seyretmek de huzur veriyor insana. Mırıl mırıl sesler çıkararak uyuyan bir kedi evin de huzuru gibi âdeta.
Baktım, iyice dalmış kedi, alıp yan koltuğa koydum. Bir iki kıpırdadı ama sonra mırıltılı uykusuna daldı. Arabanın her yerinden ses geliyor. Başka zaman olsa çok aldırmam bu seslere ama şimdi kedi uyanacak diye yavaş sürüyorum arabayı. Alışkanlıklarını çabuk terk eden biri değilim. Her şeye çabuk alışıyorum ama bir türlü o şeyi terk edemiyorum. Sadece araba için geçerli değil bu kural, her şey için. Cebimdeki kalem bile yıllardır aynı. Bittikçe içini değiştirip kullanıyorum. Okula giderken hep aynı yolu kullanıyorum. Tam cami ile çeşme arasındaki bankta bir süre soluklanıyorum. Aynı markete uğrayıp marketin sağdaki kasiyerine gidiyorum. Baktım ki orada kimse yok, buraya birini gönderebilir misiniz, dediğim bile oluyor.
Bu kediye de öyle alıştım işte. İçinde huzur olan eski zaman resimleri vardı. Hayat bilgisi kitaplarında aile konusunun işlendiği sayfada bir resim olurdu. Evin tam ortasında kuzine sobası, sobanın üstünde kaynayan bir güğüm, üzerinde duman tüten bir tencere, sobanın yanında bir kedi mindere uzanmış uyuyor. O kedinin uyuyan hâlini çocukluğumdan beri evimizde görmek isterdim. Annemin alerjisi vardı, eve hiç kedi alamadık. Evlendim, eşime ilk söylediğim söz; “Eve kedi alıyoruz hanım.” oldu. Aldık ama artık evlerde ne soba ne de sobanın verdiği sıcaklık vardı. Kedimizin yeri kışın kaloriferin hemen dibi oldu. Minderini koyduk oraya, gitti, uzandı, oynadı, sonunda dünyanın en huzurlu uykusuna daldı.
Cebimde her zaman kedilerin yiyebileceği bir şeyler olur. Parkta, bahçede mutlaka karşıma bir kedi çıkar. Çocuklar da alıştı buna. Nerede bir kedi görseler hemen daldırıyorlar ellerini ceplerime.
Mahallenin hemen arkasında, sokağın köşesinde, apartmanın gölgeliğinde, ağacın dalında, bahçenin içinde sadece onlar var. Kimseyi rahatsız etmeden, hayatın tadına varmanın en huzurlu yüzünü herkese anlatmak istercesine karşımıza çıkıyor bu masum yüzler.
Sakin anlarında yüzü o kadar masum oluyor ki kedilerin. İşi gücü bırakıp onları izleyeceksin. Öyle de yapıyorum zaten. Bir yerde kedi görmeyeyim, hemen geçiyorum karşısına, başlıyorum izlemeye. En çok güneşli havalarda… Güneşin keyfini çıkarmanın ustasıdır kediler. Kimseye zararı dokunmadan yaşamanın en pisi pisi hâlini onlarda görüyorum. İnsanlara hemen yanaşmaları, hâlini anlatırcasına insanların ayaklarına sürünerek geçmeleri, bir lokma bir hırka misali yaşayıp karınları doyunca kıyılarına çekilmeleri ve bir duayı tekrarlar gibi mırıldanmaları hep gönülden geliyor bana.
Yazarlık var bir de serde. Geleneğe uymak gerek. Birçok yazarın kedili fotoğraflarını gördükçe öyle özenirdim ki onlara. Kütüphanelerinin başköşesinde, yazı masasının ucunda, daktilonun hemen yanında, bazen kitapların üstünde yazarların kedileri sanatsal duruşu tamamlayan sahici bir aksesuar olarak hiç eksik olmazdı. Ahmet Hamdi Tanpınar, Albert Camus, Bilge Karasu, Borges, Edgar Allan Poe, Ezra Pound, Picasso, Ernest Hemingway, Derrida aklıma ilk gelen isimlerden. Kedimizi ben de kitaplığımıza alıştırmaya çalıştım. Hiç yabancılamadı. Birkaç gün sonra baktım ansiklopedilerin üstünde huzurlu uykusuna dalmıştı bile.
Sokağın başında küçük bir yeşil alan var. Oraya bir kedi evi yapsınlar diye belediyeye dilekçe verdik. Bir hafta olmadan gelip koydular evi. Mübarek, müstakil ev gibi. Çatısı bile var. Önüne suluk ve yemek kabı da koymuşlar. İlk birkaç gün kediler girmedi eve. Sonra yavaş yavaş alışmaya başladılar. Birkaç tane derken evin içine girip çıkmaya başladılar. Mahalleli de alıştı. Kedilerin yiyebileceği ne varsa getirmeye başladılar. Ben de iş çıkışı önce kedi evine uğrayıp baktım nasıllar diye. Keyiflerine diyecek yok. Eşim, “Sana kedi babası diyecek mahalleli, az kaldı.” dedi bir gün. “Ah keşke!” dedim. Ebu Hureyre’nin adıyla anılsak keşke diye geçirdim içimden.
Annem bize gelince kedimiz hemen kızımın odasına gidiyor. Hisleri o kadar güçlü ki. Seveni de sevmeyeni de çok iyi anlıyor kediler. Biri onlara uzak duruyorsa onlar o kişiye hiç yaklaşmıyor. Annemin gittiğini hisseder hissetmez hemen çıkıyor odadan, minderine kuruluyor. Evin neşesi dedikleri bu can dostu gidip yerini alıyor.
Sadece ben mi… Kızım okuldan gelince çantasını odasına bırakıp koşuyor kedinin yanına. Onları karşıdan görünce hemen anlaşılıyor birbirlerini çok özledikleri. Topu yuvarlıyor kızım, kedi de ona gönderiyor aynı hızda. Topu atmayınca bir mırıltı çıkıyor ağzından, hadi bana gönder topu, diyor âdeta.
Küçük kızım ilk başlarda çok korktu kediden. Hep uzak durdu. Kedi peşine takılınca ağladı, koştu; kaçtı. Kedi bunları hep oyun zannetti. Devam etti oyuna. Birkaç gün kızımın yatağına gitti, orada uyudu. Kızım da uyanınca kediyi yanında görünce ses çıkarmadı. Böyle böyle alıştılar birbirilerine. Sabah okula giderken sadece annesi değil, kedimiz de yolcu etti kızımı.
Bir gün okuldan geldi kızım. “Baba, arkadaşlarım kedilerine isim vermişler. Bizim kedimiz hâlâ isimsiz.” dedi. Evet, bu hiç aklımıza gelmemişti. Kediyi sevmekten isim vermeyi düşünememiştik. “Dede Korkut’u bekliyoruz.” kızım dedim gülerek. “Dede Korkut’u mu? Onun gelmesi imkânsız olduğuna göre isimsiz kalacak kedimiz desene.” dedi o da gülerek. “Kahramanlık yapmasını beklersek o imkânsız görünüyor. Biz de kedimize; hâline, durumuna göre bir isim verelim.” dedim.
Tüyleri bembeyaz kedimizin. Duruşu da çok havalı. Cana yakınlığı, sevgisini belli etmesi, sessizce köşesine kurulup yatması hep kendine has. İsim konusunu da bu arada unutup gitmiştik. Bir akşam küçük kızım; “Baba, kedimiz bembeyaz tüyleriyle çok nazlı bir kedi. Adı Nazlı olsun mu?” dedi. Hepimiz bir anda başımız çevirip kediye baktık, sanki ona niye baktığımızı anlamış gibi yerinden kalktı, gerindi, nazlı nazlı yürümeye başladı, önümüzde durdu. Olduğu yere uzandı. “Tamam, adı Nazlı olsun, adını biz koyduk, ömrünü Allah versin.” dedim bir Dede Korkut edasıyla. “Ebu Hureyre’den sonra Dede Korkutluk da yakıştı sana.” dedi eşim Nazlı’yı kucağına alırken.
Kediye nankör falan deseler de hiç inanmam öyle sözlere. Bu kadar sevimli olan hayvanlar nasıl nankör olsun ki. Nankörlük de insanlara has bir özellik. Bir parça ekmek verince bile sevgisini göstermeye çalışan kediler nankörlük nedir bilmezler ki. Kendisine fenalık geleceğini hissedince bir hayvan içgüdüsü ile kendisini savunmaya çalışmanın adını nankörlük koymuşlar işte. Bizim kızlar evimize kedi gelmeden önce de çok severlerdi kedileri. Kedi nankör olur mu bile derlerdi. Gördükleri kediyi kucaklarına almaya çalışırlardı. Birçok çocuğun kedi görünce korkması, yaramazlıklarına alet etmek istemesinin altındaki sebep de çizgi filmlerdeki kedilerden kaynaklanıyor olabilirdi. Çok iyi örnekler yoktu ne yazık ki çocukların önünde. Saflığıyla Jerry’nin âdeta oyuncağı olan Tom, Gargamel’in kötü emellerine alet etmeye çalıştığı Azman, Tweety’nin “Bir kedi gördüm sanki” diyerek türlü oyunlarla hayattan bezdirdiği Sylvester ve fırıl fırıl dönen gözlerle yeni planlar peşinde olan Garfield’ı izleyen çocukların kediler hakkında çok da iyi şeyler düşünmesini bekleyemeyiz. Sonuçta, çizgi film kedileri böyle olsa da onların masumluğu hakkında kimsenin şüphesi olamaz.
Bir akşam haberleri izlerken İstanbul’daki camilere kedilerin girmesinin serbest olduğu haberini görünce kızım; “Camide kedi olur mu baba?” dedi. “Hani camiye hayvanlar giremezdi?” “Giremez ama kediler hariç çünkü kediler en temiz hayvandır. Kendisini temizler, çevresini temiz tutar. Hatta Peygamber Efendimizin mescidinde bile kediler olurmuş. Kedilerin çıkardıkları mırıltılara, dua ediyorlar, derler. Öylesine özel hayvanlardandır kediler.” deyip Nazlı’yı kucağıma aldım, sarıldım, sarıldım.
Bir akşam işten çıkıp eve doğru giderken alışkanlık bu ya mahallenin kedi evine bakayım dedim. Evin etrafı çocuklarla dolmuş, telaşlandım, acaba kedilere bir şey mi oldu diyerek adımlarımı hızlandırdım. Yaklaştım, yaklaştım, bir de ne göreyim, evin içi minik kedilerle dolu. Anne kedinin yavruları olmuş, bunu gören çocuklar da ışıldayan gözlerle heyecanla yavruyu ve anneyi seyrediyor. Kalabalığı gören eşim de bize doğru geldi. Yavruları görünce; “Şimdi tam kedi babası oldun.” dedi gülerek. Çocuklar büyük bir merakla; “Kedi babası ne demek ki?” diye sordular. “Toplanın etrafıma.” dedim. Anlattım.
“Peygamberimizin en yakınında bulunmuş, en çok hadis bilen bir sahabe olan Ebu Hureyre, sahipsiz kedileri sahiplendiği ve kedileri çok sevdiği için ona ‘kedicik babası’ anlamında bu isim verilmiş. Biz onun gibi olamayız ama işte ben de kedileri çok sevdiğim için eşim bana kedi babası diyor.”
Sokağımız artık tam bir kedi sokağı olmuştu. Onların dokunulmazlığı vardı. Tüm mahalleli sahip çıkmıştı kedilere. Sevgi yumağı denen bu güzelliği biz kedilerin sayesinde yaşıyorduk. Kedilerden biri hastalansa hemen veterinere götürüyordu mahalleden birisi. Hatta hastalanıp ölen bir kediyi gömerken mahallenin emekli öğretmeni Rafet Hoca, dokunaklı bir konuşma yapmıştı. Hayvanları sevmenin de bir sevme çeşidi olduğu, bunun da herkese nasip olamadığını söyledikten sonra hiçbirimizin unutmayacağı bir şiir okumuştu.
“Divan şairi Melalî, ölen kedisinin ardından şu mersiyeyi yazmış.” deyip bir bölümünü titreyen sesiyle okumuştu.
Çıkdın elden nidelüm ansızın eyvâh pisi
Yandun ölüm oduna derd ile nâgâh pisi
Hasretâ şîr-i ecel buldu sana râh pisi
Nidelüm ah pisi neyleyelüm vah pisi
Kedi mahallesi diyorlar artık bizim buralara. Acaba değiştirirler mi mahallenin adını bilmiyorum, bir dilekçeye bakar aslında. Bunu da yapar mıyız, yaparız. Sevgi nelere kadir…