KAYBOLAN ERKEKLİK
AZALAN KADINLIK:
DEĞİŞİMİN SOSYAL
PSİKOLOJİK ANALİZİ
Prof. Dr. Asım YAPICI
ASBÜ İlahiyat Fakültesi
Feminist söylemin ezilen kadın temasını öne çıkartmasına karşılık daha insaflı olanlar hem kadınların hem de erkeklerin yaşadığı zorlayıcı hadiselerin travmatik sonuçlarını açıkça dillendirmektedir. Öyle ki günümüzde artık azalan ve kaybolan erkeklikten de bahsedilir olmuştur. Hatta “etekli erkekler” şeklinde benzetmeler bile yapılmaktadır. Bu benzetme yabana atılmamalı; hem mecaz hem de gerçek anlamıyla. Erkekler azalan erkeklik ve kaybolan otoriteleriyle âdeta kadınlaşırken kadınlar da kaybolan kadınlıklarıyla erkekleşmektedir.
Modernitenin temellerini oluşturan pozitivizm, sekülarizm ve feminizm yeni bir dünyanın kuruluşunu beraberinde getirmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte kırsal nüfus azalmaya, şehirleşme artmaya, geleneksel dinî ve ahlaki değerler gerilemeye, bireysel ve toplumsal hafıza modernleşmeye başlamıştır. Bu süreçten en çok etkilenen kurumların başında da aile gelmektedir. Yapı ve işlev olarak hızlı bir değişim yaşayan ailede, ebeveynlerin rolleri de köklü biçimde farklılaşmıştır.
Modernleşme sürecinde gerek bireysel bilinç dışında baskılanmış gerek kolektif bilinçte depolanmış sorunlar, özellikle sekülerleşme ve sanayileşmenin etkisiyle gün yüzüne çıkmıştır. Yani bahsi geçen sorunlar yeniden ele alınarak tarihsel hatalarla yüzleşilmesi, bir daha aynı problemlerin yaşanmaması için öncelikle kadının korunması ve haklarının iyileştirilmesi bağlamında yoğun bir mücadeleye girişilmiştir. Bu mücadele, elbette haklı ve yerinde bir tavır olarak karşılanabilir. Ancak Anadolu’da “kaş yapalım derken göz çıkartmak” diye bir tabir vardır ya, işte bu süreçte tam da böyle bir durum tezahür etmiştir. Kuşkusuz eğitim, istihdam, güvenlik ve sağlık başta olmak üzere pek çok alanda kadınları korumak ve geliştirmek gereklidir. Buna itiraz etmek mümkün değil. Burada şöyle bir soru sorabiliriz: Kadınlar lehine atılacak adımlar, erkeklerle birlikte mi yoksa erkeklere rağmen mi olacak? “Elbette erkeklerle birlikte gelişim sağlanacak.” sesini duyar gibiyiz. Doğrusu da budur. Ancak ilke ve eylem olarak doğru olan bu yaklaşım, sonuç itibarıyla erkekliği ve kadınlığı zayıflatmıştır.
Aşırı öz güven ve yüksek farkındalık, kaygı bozukluğu ve mutsuzluk çıktılarını beraberinde getirir. Aşırı öz güven denen şey zaten narsistik kişiliği en iyi betimleyen özelliklerdendir yani ayakları yere basmayan kof bir durumdur bu. Anne ve babaların “Benim yaşadığım olumsuzlukları çocuğum yaşamasın.” düşüncesiyle herhangi bir disiplin uygulamadan bazen ilgisiz bazen aşırı koruyucu bazen de tutarsız ebeveyn tutumuyla çocuk yetiştirmeye çalışmasını özellikle burada anmak gerekir. Zira böyle büyüyen çocuklar; zorluk yaşamadan, sorumluluk almadan, daha açık bir ifadeyle hayatı tanımadan “tecrübesiz büyüme” şeklinde tanımlayabileceğimiz durumla karşı karşıyadır. Ayrıca çocuk sayısının azalmasının da aşırı koruyuculuk başta olmak üzere olumsuz ebeveyn tutumlarını görece sempatik hâle getirdiği görülmektedir. İnsanlara çocukluk yıllarında gerçekçi olmayan bir şekilde prensler ve prensesler gibi bir hayat vadedilmiştir. Jean Twenge, süreci şöyle açıklıyor: “Sanki biri bizimle dalga geçiyor. Zengin olacağımızı umarak yetiştiriliyoruz ama cebimizdeki para, kötü bir apartman dairesinin kirasını ödemeye bile yetmiyor…” Sonuç şu: Her taraftan kasırga gibi mutsuzluk çığlıkları fışkırmakta. Mutsuzluk çığlıkları başta aile kurumu olmak üzere gündelik hayatın pek çok alanında verimsizlik, keyifsizlik ve anlamsızlık duygusuyla boğuşmayı beraberinde getirme riski taşıyor.
Hiçbir insan, hiçbir genç içinde büyüdüğü dünyanın ve toplumun hayat anlayışından, sosyokültürel ve sosyopsikolojik etkilerinden uzak değildir. Gelişim psikolojisi kitaplarında “zamanın ruhu” diye bir kavram geçer. Bunun anlamı şudur: Her insan çağının ve kültürünün ürünüdür. Zamanın ruhu, bireyin karakterini ailesi başta olmak üzere sosyal çevresinden daha fazla etkiler. Özellikle teknolojinin kendi ahlakını beraberinde getirdiğini ısrarla vurgulamalıyız. Son tahlilde değişen dünya her geçen gün bizi dönüştürüyor ancak farkına bile varamıyoruz. Kadınlık ve erkeklik de bu dönüşümden nasibini almakta. Bir kere eş değil partner arayışı daha belirgin. Evlilikler “gönül”süz yani gönlün iştirak etmediği bir yapı ve muhteva, eşlerin birbirine bağlılığı da “kayıtsız” yönelim arz ediyor. “Ben önemliyim sen değilsin, ben sana karşı kayıtsızım.” düşüncesi her geçen gün artış gösteriyor. Elbette diğer bağlanma stilleri de mevcut ancak aşırı bireyleşme, bencillik ve hedonik mutluluk arzusu, kadınıyla erkeğiyle insanları geleneksel bağlardan uzaklaşmaya sevk ediyor. Bu süreçte mahremiyet algısı da her geçen gün daha da zayıflıyor.
Yüksek farkındalık düzeyi erkek ve kadın tüm bireylerde “kendini yakalama”, “kendisi olabilme” ve “kendini gerçekleştirme” gibi tutkuları kışkırtıyor. Bu tutkular, ailenin temelini oluşturan erkek ve kadını birbirine yabancılaştırıyor. Bu noktada “eşlerin birbirine ilgisiz kaldığı” evliliklerin sayıca çoğaldığı görülüyor. Keza boşanmalarda ve evlilik dışı ilişkilerde gözlenebilen bir artış da söz konusu. Bu tür olumsuz sonuçlar “bastırılmış hazların patlaması” şeklinde ifade edilebilir. Bir de yeni insanda sınırsız özgürlük tutkusu ve olabildiğince güçlü olma arzusu ziyadesiyle kuvvetli. Bunlar, rekabetçi bir yaşama davet ettiği erkeği ve kadını birbirine yabancılaştıran unsurların başında geliyor. Evlenme yaşının ilerlemesi ve bekâr kalmayı tercih etme durumu da kadın ve erkek arasındaki gerilimi besleyen nedenler olarak çıkıyor karşımıza. Güvensizlik duygusu kökleştikçe kadın ve erkek birbirinden daha da uzaklaşıyor. Bu uzaklaşmayı basite almamak gerek. Zira her uzaklaşma, kadın ve erkeğin geleneksel rollerinde kırılmaları beraberinde getirmekte. Kadın, aşırı güçlendikçe erkek kendisini sorgulamaya başlamakta; açık ya da örtük biçimde yitirilmiş erkekliğini arama, bulma ve yaşama arzusuyla farklı arayışlara girişmektedir.
Şu hususu da vurgulayalım: Baba, çocuğun hem ruh sağlığının korunmasında hem de sağlıklı sosyalleşmesinde yaşamsal öneme sahip. Bu nedenle zayıflayan babalık ister istemez çocukları olumsuz etkilemekte. Günde bir defa anne, baba ve çocukların yani bütün ailenin birlikte yemek yemesi sadece sevgi ve saygıyı artırmamakta, buna ek olarak madde bağımlılığı başta olmak üzere istenmeyen davranış bozukluklarına karşı koruyucu olabilmektedir. Zayıflayan erkeklik ve zayıflatılan babalığın çocuklar üzerindeki etkisi azaldıkça çocukların suça bulaşma riski de artmaktadır. Adorno ve arkadaşları tarafından ABD’de 1950’li yıllarda geliştirilen otoriteryan (yetkeci) kişilik kuramı, her türlü otoriteyi olumsuz bir şekilde tanımlarken 1970’li yıllarda Çiğdem Kağıtçıbaşı yaptığı araştırma sonuçlarına dayanarak şöyle diyordu: “Otoriteryan kişilik tipi, evrensel değildir. ABD ve Avrupa ailelerinde otoriter olmak çocuklar tarafından olumsuz algılansa ve ‘Ebeveynimiz (bilhassa babamız) bizi sevmiyor.’ diye yorumlansa da Türk gençleri ebeveynleri hakkında bu şekilde düşünmemektedir. Baba öfkelense, sert ve otoriter davransa bile çocuk babasını sevmekten vazgeçmemektedir. Anne için de aynı durum söz konusudur.” Gerçi 2024’ü yaşadığımız bu günlerde “Otriteryan kişilik yapısı, Türk toplumuna da sirayet etti mi acaba?” diye anlamlı ve esaslı bir soru sorabiliriz. Erkeklik kaybolmaya, kadınlık zayıflamaya başlayınca bu sorunun anlamsızlaştığı düşünülebilir. Tam da bu noktada yeni insanın otoriteden hoşlanmadığı gerçeğini dikkate alırsak söz konusu soruyu cevaplamanın iyice zorlaştığı söylenebilir. Kaybolan erkeklik, çocuk eğitimini de olumsuz etkilemektedir.
Başarı; iş hayatına atılma, kariyer yapma ve sürekli ilerleme olarak kabul görmeye başlayınca iyi bir annelik, iyi evlatlar yetiştirme ve iyi bir eş olma anlamını kaybetmeye başlar. Artık evde oturan, çocuklarını büyüten, ailenin mutluluğunu temin etmeye çalışan kadının mutsuz bir yaşama mahkûm olduğu gibi bir düşünce peydahlanmıştır. Elbette kadınlar iş hayatında yer almalı ve kariyer basamaklarında ilerleyebilmelidir. Ancak bu durum, yaşam felsefesi hâline gelince kaygı ve mutsuzluğu besleyici bir faktöre dönüşebilmektedir. Bu durumda kadınlık da azalabilmektedir. İş hayatı başta olmak üzere rekabetçilik ve güçlü olma arzusu, azalan kadınlığı besleyen faktörler olarak karşımıza çıkmakta.
1960’lı yıllarda ABD ve Avrupa’da esen hümanizm rüzgârları ile aile fertlerinin birbirini denetleme, yönlendirme ve şekillendirme gücü de zayıflamıştır. Kadının annelik, erkeğin babalık rolünü unutmaya başlaması iki sonucu beraberinde getirmiştir: Erkek ve kadın yani anne ve baba iki farklı bireydir. Keza çocuklar da bu kapsamdadır. Dolayısıyla ailenin vahdeti bozulmuştur. Bunun anlamı şudur: Aileyi oluşturan kadın ve erkek tıpkı hidrojen ve oksijen gibidir. Bunlardan biri yanıcı diğeri yakıcı iki farklı elementtir. Hidrojen ve oksijen şahsi kimlikleriyle (özellikleriyle) yan yana gelirse birbirini zayıflatıp yok edebilme potansiyeline sahiptir. Ancak bu iki element anlamlı bir geştalt (bütünlük) yani vahdet oluşturursa ortaya H2O=SU çıkar. Yanıcı ve yakıcı iki unsur hayat veren bir kaynağa dönüşür. Erkek ve kadının aile ortamında rolleri ve işlevleri zayıflarsa, sözleşme (nikâh) ile kurulan yapı aile değil, belirli bir müddet ile hedonik tutkuları karşılamak için oluşturulmuş zayıf bir birliktelik olur. Birliktelik kelimesini özellikle kullandığımı belirtmeliyim. Çünkü birliktelik, birlik (vahdet) demek değildir. Birlikteliği oluşturan unsurlar, aileye hayat verecek güçte değildir. Daha açık bir dille şunu söylemek mümkün: Birliktelikte aile bilinci tam anlamıyla oluşmaz. Görünürde bir aile var gibidir. Ancak o aile; benlik çatışmalarının yaşandığı, “sen-ben” ikileminden dolayı bir türlü “biz” şuurunun neşet etmediği, erkeğin kadını kadının da erkeği rol ve statü olarak zayıflattığı bir ev arkadaşlığına dönüşmeye başlar. Ev arkadaşlığı ile hayat yoldaşlığını da birbirinden ayırmak gerekir.
Kadın ve erkeği birbirine alternatif görme yerine birbirini tamamlayan unsurlar olarak değerlendirmek gerekir. Aile ortamında eşler iki farklı elma gibi değil bir elmanın iki yarısı gibi algılanmalıdır.