KAYBETMENİN
Dayanılmaz Hafifliği
The Perfect Candidate / Mükemmel Aday Filmi
İshak KOÇ
İnsan izleyen, izlediğine kendince anlam yükleyen, hiçbir sebebe tutunmasa bile seyirlik malzeme arayıp izleme ihtiyacını gideren bir varlıktır. Belki bu izlenenler için sinema, tiyatro, gösteri tanımı yapılmaz ama hareket eden görüntünün insanda seyirlik malzeme addedildiği göz önünde bulundurulabilir. Yaşını başını almış ve çoğu emekli kişilerin ellerini arkaya bağlayıp bir inşaat faaliyetini keyifle izlemesi gibi… Bir oyunun, spor müsabakasının, yarışmanın kitle hâlinde ya da bireysel seyredilebilmesi gibi... Tabiatta olan bitenin; yağan yağmurun, akıp giden nehrin, kıyıyı döven dalgaların huzurla temaşa edilmesi gibi…
Görselin sanata dönüşümü adına Antik Yunan’da tragedyalar vardır. Yunan tragedyası, milattan önce 6. yüzyılın sonlarından itibaren sahnelenen popüler ve etkili tiyatro türünü oluşturur. Bir yandan sanatla iştigal edenlerin ilk iş alanı olarak kabul görürken diğer taraftan toplum ve aydınlar nezdinde düşünselliği güçlendirir. Çok daha önemlisi mezkûr toplumda sunulan görselin alıcısı bulunur. Bu bilindik zamanların sistematik seyirci profilini ibraz eder. Elbette ilk değildir; antik devirlerin daha uzağında gladyatörlerin savaş oyunlarını, kahramanlık gösterilerini, daha belirgin şekilde vahşetlerini heyecan ve keyifle izleyen kitleler hatırlanabilir. Belki daha da öncesi, insanın dünya serencamındaki başlangıç noktasından itibaren anlatıların, seyirlik malzemelerin, görselin çokluğundan söz edilebilir. Nitekim insanlığın atası Hz. Âdem ile Havva, Âdem ile İblis, Âdem’in oğulları arasındaki münakaşa ayrı ayrı birer sürükleyici, dikkat celbedici, ibretlik kıssadır.
Anlam arayışı ya da anlamlandırma çabası, görünenin değil görme biçiminin niteliğine tekabül eder. Kutsal kabul edilmeyen bir kitap nasıl ki okunduğunda arananı buldurmazsa görüntü de izleneceklerin ideal biçimi değildir. Ancak hem kitabın hem de görüntünün (kısmen) olduran, olgunlaştıran tarafı, muhatabını anlama götürür. Okumak yahut izlemek, merak diye tabir edilen hissin sürükleyiciliği dolayısıyla devamlılık arz eder. Ya sonra ne olur? İşte bu minvalde bir soru sorulduğunda okunan malzeme ya da hareketli görsel için içeriğin niteliğinden söz edilebilir.
Esasen izleyici iptidai olarak filme merak hâlinde başlamaz. Ki ilk on dakikadan sonra hâlihazırda uyarılmamışsa görselden kopar. (Bu durum elbette genelgeçer kaide değildir ama çoğunlukla böyle olduğu varsayılabilir.) İzlediğinden kopmamışsa yine arayışa dair ısrarındandır. Böyle bir sebatı celbetmek elbette mühimdir ama doğal akış içinde merak duygusunu uyararak sürekliliği sağlamak yapım işleriyle uğraşanın ilkesel vazifesidir. Ve bunu doğal yoldan yapmak, izleyicinin görselden kopmamasını sağlamak, doğrudan düşünselliğe değil de ilk anda göze hitap etmek mühimdir. Sonra zaten kompozisyon, dikkatini teslim edeni duygusal ve duyusal olarak yapıta bağlar.
Seyirci gerçekliği çoğu zaman yönetmenin sunduğu gerçeklikten farklıdır. Yani kimse sunulu görseli olduğu gibi almak zorunda değildir. Ancak tamamıyla görselden kopmak da gerekmez. Bu biraz da sinemanın sanat oluşuyla ilgili soruşturmanın konusudur. Nitekim devasa bir endüstri döngüsünün söz konusu olduğu yerde ortaya konan ürünün sanattan sayılıp sayılmayacağı tartışılır. Ancak aynı endüstri, benzer şekilde ticari döngü barındıran alanlarda; müzik, resim, mimari gibi hem sanatsal hem de ekonomik faaliyetlerde kendini gösterir. Dolayısıyla sinemanın yüz ya da yüz otuz yıl gibi kısa bir zaman diliminde milyonlarca insanın ekmek yediği bir endüstriye dönüşmesi, sanat cihetiyle yahut sanat oluşuyla ilgili hezeyanları izale eder…
1970’lerde Suudi Arabistan’da tek tük de olsa sinema salonları bulunur. Ancak toplumda sözü geçen bazı din adamları sinemayı tümden yasaklatır. 2017’den itibaren yönetim tarafından serbest bırakılan hatta desteklenen Suud Sineması, birkaç yıl geçmeden adından söz ettirmeyi başarır. Öyle ki bu sinema açılımını gerçekleştirenlerin 2030 yılı hedefleri arasında ülke geneline yayılmış 300 adet sinema salonu açmak da bulunur. Suud toplumunda yakın tarihlere kadar sinema yasaktır ancak gişe, salon, endüstri olmasa da her evde TV, anten, uydu üçlemesinin varlığı da bir gerçektir. Sırasında bu türden aygıtlar da yasaklanır ama bu da her şey gibi ancak yoksulları sınırlar. Had hudut bilmeksizin küreselleşen dünyada neyin görülmesi, neyin görülmemesi gerektiğine karar vermek, dünyevi herhangi bir otoritenin harcı olmasa gerektir. Bundan böyle her furya sadece imkânı bulunmayanın maruz kalmayacağı ya da erişemeyeceği türden tecelli eder.
Suudi Arabistanlı şair Abdul Rahman Mansour’un 12 çocuğunun sekizincisi olarak 1974’de doğan Haifaa Al-Mansour, ülkesinin ilk ve tek kadın sinemacısı, film senaristi, yapımcısı, yönetmeni olarak işte o mücadelenin örneğini oluşturur. The Perfect Candidate, hem sinema hem de yeni bir hak olarak seçim için, nasıl başlanır ya da bu işlerin içine nasıl girilir sorularının yanıtı gibidir. Doktor Meryem’in (Mila Al Zahrani) tesadüfen politikaya atılıp çalıştığı kliniğin yolunu yaptırmak için belediye meclis üyeliğine aday olma sürecinin işlendiği filmde, bir kadının siyasetin en alt tabakası sayılan belediye meclis üyeliğine aday oluşu ele alınır. Bir yandan da hakların teslimi ve temsili noktasında acemilikler, söz konusu serencamın nasıl işlediği sergilenir. Film, toplum yapısı üstüne gerçeklik izlenimini didaktik olarak diri tutsa da verdiği yanıt kurgusaldır. Zira krallığın hâkim olduğu yerde demokratik bir seçim tahayyül etmek hakikat adına ancak hayal ufkunu zorlamak olur. Hem de kadının adının bile zikredilmediği bir toplum düzeninde seçime girmek, aday olmak, varlık ispatı babından, hakikatte yekûnen trajik diye kabul edilen vurguları komediye dönüştürür. İşte o noktada kurgusal gerçeklik fantastikleşir.
2012’de ilk uzun metrajı Vecide’yi yapan Hayfa El Mansur’un The Perfect Candidate’i (2019) Türkçeye Mükemmel Aday ismiyle çevrilir. 76. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde “Altın Aslan” için yarışmak üzere seçilir. Ayrıca 92. Akademi Ödülleri’nde “En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film” için Suudi Arabistan girişi olarak seçilir ancak aday gösterilmez. Filmin uluslararası festivallerdeki adaylığından öte, yönetmenin göstermeye çalıştığı adaylık türü, üstünde durmaya değerdir. Doktor Meryem hakikaten mükemmel aday mıdır ya da bir tekâmül ölçüsü konamayacağına göre ideal aday nasıl olur? Doğrusu Doktor Hanım hayli girişken, sorun tespit edebilen ve çözmeye çalışan bir tutum sergiler. İmkân sunulsa saptadığı her bir sorunun başarıyla üstesinden gelir gibi bir izlenim sunar. Elbette bunlar halkın aradığı özellikler olmasa gerekir ki seçimi kaybeder. Nihayetinde doktor, aday, şarkıcı, organizatör rolleriyle harika bir oyun sergileyen El-Zehrani, tercih edilmeyip kaybedenlerle aynı kaderi paylaşır.
Yönetmen, bu bir seçim elbette kazananı veya kaybedeni olacaktır genel tesellisinden öte seçme seçilme hakkının işleyişini ve halk nezdinde bunun karşılıklarını ele alarak nihayet seçilemeyişi vurgular. Belki de seçime yabancı bir toplumun neyi ve kimi ne sebepsizlikle seçmeyişini ibraz eder. Zira tek konu üzerinden yürürken ayrıntıda toplumun eski ve yeni fertlerinin yani gençlerin ve yaşlıların, kadının konumuna ya da geleneksel olarak konumlandırılışına bakışını ele alır. Kadınlar dışında genel seçmen kitlesiyle muhatap olamamak gibi… Ölümcül rahatsızlıklarla kliniğe gelen bir yaşlı hastanın, kadın doktordan kendisine müdahale etmemesini istemesi hatta yüzünü dahi görmekten imtina etmesi gibi… İki gencin insani bir sebeple muhatabiyetinden hayat birleştirecek ilişki türü geliştirdikleri iması çıkarsamak gibi… Bir yandan da her karakter ayrı sorun bildirir. Usta bir udi ama sanatını icra edemeyen bir baba figürü… Hâliyle üç kızı için de “Çalgıcının çocukları işte ne beklenir ki.” yargısı konuverir. Baba, udunu kapıp sahneye çıktığında Tunus’un Pavarottisi Lütfi Boşnak’ı (Lotfi Bouchnak) andırır. Bir an binlerce izleyicisiyle birlikte “Ecrasu’l Avde” söyleyecekmiş sanrısı verir. Öyle olmaz elbette; ne rejimden kabul görür ne musiki zevkine sahip nitelikli dinleyici kitlesi vardır. Turnedir güya; kendilerince çalıp, söyleyip dönerler. Keza annenin yokluğu, ablanın yılgınlığı, kardeşin öğrenilmiş çaresizliği, arkadaşsızlık, yalnızlık birer tema oluşturur. Din, sosyal hayat, sanat, politika, ekonomi, kadın hakları, ayrı ayrı ve birer ayrıntı olarak ele alınır.
“Her seçiş bir vazgeçiştir” diye söyler Jean Paul Sartre. İnsan seçimlerinin ya da seçim hakkı verilmeyişinin mağdurudur. Yahut da bazı coğrafyalarda kadın erkek her fert hemen hepsinin mağdurudur. Zira ortada bir seçim yoktur ve yönetmen tam olarak bunun ironisini işler. Tıpkı henüz ortada bir sinemanın olmayışı gibi…
Orijinal İsmi
The Perfect Candidate
Süre
1 saat 45 dk
Tür
Komedi, Dram
Yönetmen
Haifa Al Mansur
Senarist
Haifa Al Mansur, Brad Niemann
Yapımı
Almanya, Suudi Arabistan 2019