KARDA UÇAN GÜVERCİNLER
Nagihan AYDIN
Ahmet. Bu adı bana babam vermiş. Büyük dedesinin adıymış. Eskiler böyledir işte, namı yürüsün, soyu adıyla sürsün ister. Buna ister aidiyet deyin ister kemalat, her durumda bana göre emanetin göstergesidir. “Emanet vefadan gelir.” derdi annem. Sözü üstüne söz etmem ama haksız da değilmiş. Çocukluğuma dair çoğu şeyi hatırlamıyorum ama bir gece gördüğüm rüyayı sabah ilk iş anneme anlattım. Rüyamda, evimizin kapısından çıktığımda her yer bembeyazdı. Etrafta sadece adımlarımdan geriye kalan ayak izlerim görünüyordu. Bir de kulağıma gelen kanat sesleri. Annem “Hayır olsun oğlum.” dedi.
Buralarda “Beyaz Dede!” diye seslenir bana çocuklar. Öyle giyindiğim için değil elbet, saçı sakalı ağarmış bir ihtiyar olduğumdan. Babam, ben dört yaşımdayken vefat etmiş. Annem, köydeki akrabalarının kuvvetiyle büyütmüş beni. Dededen kalma iki tarlayı ekip biçmiş yıllarca. Az çok elden artırıp yıllar sonra bir tane de inek alabilmiş. Anlattığına göre ben altı yaşıma gelene kadar buğday çok para etmemiş. O sene yağan yağmuru, iki tarladan çıkan buğday hasadını ve bereketini hayal meyal hatırlıyorum. Ardı sıra gelen senelerde de beni okutacak kadar geçimi olmuş. Hep şükrederdi. “Allah’ım kimselere muhtaç etmeden, emanetini büyütmeyi bana nasip ettin.” derdi. Sonra ağlardı. Başını yana çevirip yazmasının kenarıyla silerdi gözlerini. Sesi hep aynı yere gelince titremeye başlar, bir iç çekip kalkar, ineğe su vermeye giderdi. Beni görmez sanırdı ama ben hepsini görürdüm. Gözündeki yaşı da yüreğindeki harı da.
İlçede okulu bitirdiğim sene annemin ısrarı benim de rızamla komşumuzun kızıyla yuva kurduk. Aynı sene ilçede bir devlet dairesine memur olarak işe başladım. İki göz bir ev tuttuk. Küçük bir mutfağı, beş adımlık da bahçesi vardı. Evin çevresi tahta dış kapısının bitişiğine kadar çitlerle örülüydü. Annemin verdiği iki kilim, bir soba, üç beş tencere, tabakla evimiz dolmuştu.
İlk sene evin dökülen dış sıvasını yaptırdı ev sahibi. Elimden geldiği kadar ustalara yardım ettim. Babamın da eli böyle işlere yatkınmış. Çatıyı aktardık sonra aynı yıl içinde evin bahçesiyle de biraz ilgilendik. Hanım her fırsatta, “Burası bize emanettir bey, eve güzel bakalım.” derdi. O daha çok çiçek dikmeyi severdi ben de ağaç. Ağaçlar durduğu yerde güven verir. İnsandan geriye kalırlardı çünkü. Köyden getirdiğim elma, kiraz ve dut fidanlarını bahçeye diktim. Hanım da kutulara diktiği kırmızı ve beyaz renkli sardunyaları bahçe kapısından eve kadar uzanan yolun kenarlarına koymuştu. Her giriş çıkışta çiçekli bir yoldan geçer oldum. İki yılda alıştım ve şükrettim hayatıma giren her renge. Annemi de getirmek istedik hep ama “İneği bırakıp nasıl geleyim, hem baba ocağı tütmesin mi oğul?” dedi gelmedi.
Haftanın beş günü ilçede, iki günü köyde annemin yanında günler geçip gitti. Beni okutmanın, evlendirmenin, bir başına bunca yükü taşımanın verdiği yorgunlukla annem, tam üç sene sonra artık gözüm arkada kalmaz diyerek dar-ı bekaya yürüdü. Bizi de birbirimize emanet etti. Yalnız kalmadım lakin babamdan sonra annemi de kaybetmenin verdiği yürek sancısı bir yanımı ayaza bıraktı.
İnsan böyledir. Varken yiğit olur. Cüretli olur. Dağlara kafa tutar. Rüzgâr olur eser, yağmur olur, kar olur yağar. “Varlığın kıymetini bil oğul.” derdi annem. “Nefes bile insana kuvvet verir. Hele azalsın kendinden bile korkarsın.” diye eklerdi. Kaybetmekten belki de hep bu yüzden korktum. Korktum ama ne çare, elde tutamadım. Kaybetmeyi, kabullenmeyi öğrendim sonra. Sırası gelince gitmelerin hesabını kimselere soramadım. Geride kaldım. Sıramı bekledim. Daha otuzuma varmadan büyüdüm. İnsanı büyüten acılarıymış meğer. İmtihan dedikleri şeyle küçük yaştan yoğruldum. Kulağıma okunan ezanla çıktığım yolda eksildikçe yanımdakiler, kendimde çoğalır oldum.
Köye gittikçe baba yadigârı eski evin ufak tefek işlerini yaptım. Kalan iki tarlayı her sene buğday ektik. Emekli olana kadar eskiden nasılsa yine aynı düzende geçti yıllar. Emekli olduktan sonra köye yerleştik. Hanım da ben de köyde daha rahat ettik. Yaşlılıkta lazım olur diye emekli parasıyla da ufak bir araba aldık. Akrabalar içinde benimle yaşıt hala oğlunun dışında ailede nerdeyse hiç büyük kalmadı. Yeğenler, çocukları aile büyüğü bildiler hep beni. Teyzemin kızının anlattığına göre teyzem vefat etmeden önce “Ahmet size göz kulak olsun.” demiş. Ben de bu emanete sahip çıktım. Teyze kızının kocası, geçirdiği trafik kazasında kötürüm kaldı. Onun bakımı, çocukların bakımı derken bütün yükü tek başına omuzladı. Ona sorsanız asla yük değildi. Zaten aile olmak da bu değil miydi? Elimden geldiği kadar yükünü hafifletmeye çalıştım. Hanım da öyle. Çocukların okul masraflarına az çok katkıda bulunduk. İlçeden gelip gidecek işlerde yardım ettim.
Zamanın geçidi geniş, adımlarımız dardı. Acelemiz de yoktu. Hem daha kaç kere gelecektik ki dünyaya. Bütün kalabalığımız akrabalar kadardı. Çocuklar da beni çok severdi. İlçeye gidince kutuyla kaymaklı gofret alır, her gün birer tane verirdim. Cami çıkışı yolumu gözler, beni görünce de kollarını açıp bana doğru koşarlardı. Verdiğim gofretleri yerken gözlerindeki ışıkta her seferinde kendi çocukluğumla yüzleşirdim. Sahi ben hiç çocuk oldum mu, diye sorardım kendime. Sonra bu anlık hüznü kovup evin kapısından girerdim.
Köydeki evin bahçesine emekli olduktan sonra çeşitli meyve ağaçları diktim. Baharda onlarla birlikte yeşerdim. Meyveler oldukça çocuklar yediler. Hanım bahçe kapısının sağına ve soluna gül ağacı dikti. “Gül vefalıdır.” derdi hep. Ne kadar ayaz yese de bahar geldi mi ben açmam demezdi. Yalnız iki candık. Allah bir evlat vermemişti bize ama olsun mahalledeki çocuklar vardı. Onlar da emanetti. Canımıza yoldaş bir de kedimiz vardı artık. Adı Boncuk. İki yıldır bizimle aynı evde yaşıyordu. Boncuk’un mırıltısı, sobanın üstündeki güğümün iniltisi derken yıllar geçti.
Güz geldiğinde kışlık yakacak odunları evin önüne getirdik. Yavaş yavaş kestim hepsini. Hanım da yardım etti; dizdik kuruluğa. Yaşlanmıştık artık, ilaçlar kullanıyorduk. Hanımın nefes darlığı soluk alıp verdikçe daha çok artıyordu sanki. Odun kesme işinin bittiği o akşam hanım, yoğurt çorbası ve sobanın kuzinesinde patates pişirmişti. Çorbasını içtikten sonra patatesi tuzlayıp bana uzattı. Sen neden yemedin, dediğimde “Bugün çok yoruldum sanki boğazlandım.” dedi. Sofrayı kaldırıp namazları kıldıktan sonra ben biraz Kur’an okudum o erkenden yattı. Yorgundum, yatsıya camiye gitmedim.
Cami evimize yakındı. Saatim sabah ezanından beş dakika önceye kuruluydu. O sabah saatten önce uyandım. Abdest alıp ezan okunmaya başlayınca camiye gittim. Gelince her zamanki gibi hanımı namaza uyandırmak için yanına gittim. Seslendim ama cevap vermedi. Duymadı diye iyice yaklaştım ve o zaman anladım can yoldaşım beni geride bırakıp gitmişti. Zaman daha da büyüdü. Ağırlığım öbeklenip oturdu göğsümün üstüne. Teyzemin kızına haber saldım.
Hanımdan geriye, beyaz namaz başörtüsü, el işlemesi seccadesi, kahverengi tesbihi, çok sevdiği çiçekleri, kedisi ve bir de ben kaldım. Vefa en çok toprağa yakışır diye vefatından iki sene sonra bahçeye diktiğim ağaçlardan birinin dibine hanımın kalan eşyalarını gömdüm. Olur ya bana bir şey olursa emanetim ortada kalmasın istedim.
Günler birikip arttıkça zaman balyozunu vurdu. Bunca vakit insan kendini nasıl taşırdı? Gündelik hayatımdan artan vakitlere üç insan ömrü daha sığardı. Ağırdım ama yer kaplamıyordum. Nihayet bu ağırlık artık dizlerime de vurdu. Yaşlılık hâli işte, camiye de gidemez oldum. Sabah namazını kılıp geri yattım. Uyandığımda ilk iş hanımdan kalan emanetin, Boncuk’un yemeğini hazır ettim. Çağırdım gelmedi. Bütün odalara baktım. Boncuk yoktu. Beni bırakıp gitmişti. İyice yavaşlayan adımlarım, daralan nefesimle bahçeye attım kendimi. Beş adım attım soluğum sol yanımda düğümlendi. Biraz soluklanayım diye ağaca dayandım. Yağan karın etkisiyle ayağım kaydı ve sırt üstü yere yığılı verdim. Her yer bembeyazdı. Geride ağaçtan, beş adımlık ayak izinden ve aç kalmasınlar diye ağaca astığım yeme doğru karda uçan güvercinlerin kanat sesinden başka bir şey kalmamıştı.