KARAÇAMLARIN MASALI
Zeynep DEMİR
Sırtında eski bir çuval, karaçamların arasında usulca yürümekteydi. Kuru dal ve reçine kokuları eşliğinde ormanın derinliklerine doğru ilerledi. Güneş hüzmeleri karaçamların kesif kokusunu ziyadeleştirdi. Yılın bu zamanlarında ormana hafif bir sis çöker; karaçam dikenleriyle örtülen toprak, ayaklarının altından biteviye kayar, yürümek güçleşir. Yine de bir başına dolaşmak, zihninin kıvrımlarını yoklayarak günlerin ve yılların üzerinden sekmek, hayallere dalmak yahut dalgınlaşarak kendi kabuğuna çekilmek, ruhunu ve bedenini ormanın merhametine bırakmak eşsizdir. Belki bu yüzden kozalak toplama işine herkesten önce o talip olur. Yolun yokuşundan yüksünmez. Her adımla kendini arar, kafasının içini dolduran sesleri ormana emanet eder. O anlarda bir parça hafiflediğini hisseder.
Bakışları yükünü tutmuş bir karınca katarında takılı kaldı. Karıncalar durmadan çalışıyorlar. Bir solucan ölüsünü sürüklüyorlar peşleri sıra. Koca solucanı sırtlanmalarını yakıştıramıyor karıncalara, kendince daha vakarlı bir duruş bekliyor bu küçük karıncalardan. Bir çift kanatın gölgesi düşüyor karıncaların üzerine. Alakarga göz dikmiş karıncaların rızkına. Solucanı bir lokmada yutuyor. Karıncalara belki de iki üç hafta yetecek bu leziz et, kuşun akşam yemeği oluyor. Karıncalardan birkaçı kurtulamıyor bu hengâmeden. Neyse ki zayiat büyük değil. Yüksünmüyor karıncalar kaderlerine. Yeniden el ele verip yola koyuluyorlar. Karıncalar da kendi insanları gibi çalışkan ve mazbut. İçlerinden birini, şu en gayretli olanını, babasına benzetiyor. Babam da çalışkan adamdır diye gururlanıyor o an.
Zeval vaktine kadar öyle avare gezinip durdu. Bir kayalığa sırtını verdi, bir kuş yuvasına daldı, hüdayinabitleri seyretti. Renk renk çiçek tarhları ormana bir canlılık katıyordu. Güneş iyice kendini gösterip vakit öğle olunca telaşla kozalakların peşine düştü. Birkaç saatlik aylaklığın bedelini ödedi. Bir çırpıda çuvalı ağzına kadar doldurdu. Dönüş yolu görece daha kolaydı. Yükünü sırtlandığı gibi yokuş aşağı indi, köyün sırtındaki evlerinin yolunu tuttu. Ağaçlarla, kuşlarla, karıncalarla vedalaştı.
Eve vardığında annesini seccadesinin başında buldu. Sabah erkenden kalkmış, inekleri sağıp çobana teslim etmişti. Selam verince kızının getirdiği kozalakları yokladı. Aferin Fatma, dedi, birkaç gün idare ederiz bunlarla. Yorulmuşsundur, sofra hazır. Ablası da çeşmeden su getirme görevini üstlenmişti. Şen şakrak, pek konuşkan, sıcakkanlı bir genç kız için çeşme başında akranları ile eğleşmek gibisi yoktur. Fatma pek hazzetmez bu sohbetlerden. Muhtarın evine renkli televizyon gelmiş, Himmet Ağalar da telefon bağlatmış, Necibe Nine’nin küçük torununa söz kesmişler, ee darısı diğer kızların başınaymış, yeni bir çamaşır makinesi çıkmış, öyle çamaşırı üstten koymuyorsun, karnından veriyorsun, merdaneli falan da değil. Kim görmüş, Himmet Ağa’nın gelini tabii, hani geçenlerde şehre inmişlerdi ya!
Ablası bir yandan çayını yudumlayıp bir yandan biraz peynirle zeytine ekmeği katık ederken anlatır da anlatır. Bir tek şehir lafına takılır Fatma’nın aklı. Gözlerini iri iri açar. Babamı da görmüş mü, diye atlar lafa. Baban büyükşehirde, diye araya girer annesi. Demek şehirler birbirine benzemez. Büyüğü vardır küçüğü vardır. Fatma hiç şehir görmemiştir, ne bilsin. Onun için şehir baba kokusudur, bitimsiz bir hasrettir, gurbettir şehrin diğer adı. Nice erkeği eşinden, nice babayı evladından ayırmıştır. Bu yüzden hem kızar ona hem de için için merak eder şehri.
Toprak pek verimli sayılmaz bu köyde. İnsanların alın terine, el emeğine taliptir. Bu yüzden kadın erkek çoluk çocuk tarlalarda, bağ bahçelerde kol kola çalışır. Yine de ellerine pek bir şey geçmez. Kışı atlatacak kadar peynir ve yağ, ambarın üçte birini anca dolduracak buğday, hayvanları enikonu semirtmese de açta açıkta bırakmayacak kadar saman, şanslılarsa bu yıl bir gayret bakıp ilgilendikleri kovanlardan bal da alacaklardır.
Köyün yamacında ninesinden kalma kârgir bir evde, kalabalıktan uzakta yaşarlar. Köyün kalabalığından ne olur, yine de dayanamaz Fatma üzerine çevrilen gözlere, içini dolduran seslere. Söz sihirdir, derdi ninesi. İnsanı teskin eden de bir kıvılcımı koca yangına çeviren de sözdü. İnsan diline hâkim olsa gerekti bu yüzden. Bin düşünüp bir konuşmalıydı. Hem boğaz neden dokuz boğumdu. Tefekkür gerekti insana. Yaratılana bakıp Yaradan’ı düşünmek gerekti. Doğayı bu yüzden çok sever Fatma. Ninesinin de dediği gibi, gece yıldızları düşünür, gündüz ağaçları, yaprakları; bir fidanın nasıl da büyüyüp serpildiğine hayretle bakar.
Uzun kış gecelerinde ninesinin dizlerine yatar ondan eskinin masallarını dinlerdi. Peri kızlarının saçlarını birlikte örerler, Keloğlan’ın kavalını dinler, Boğaç Han’la birlikte yumruklarını sıkarlardı. Gerçekten bir yumruğu ile devirmiş miydi boğayı, ondan mı Boğaç Han demişlerdi o tüyü bitmemiş delikanlıya? Sorularıyla masalı kırk yerinden bölerdi ya, ninesi hiç ses etmez, gözünden sakındığı torununun bitip tükenmeyen suallerini bir bir cevaplardı. Masallarda ne güzeldi dünya. Masallara ve kitaplara meftundu Fatma. İyilerin muhakkak kazandığı, kötülerin eninde sonunda yaptıklarından pişman olduğu bir dünya düşlerdi. Ninesi yoktu şimdi ama kitapları vardı. Kelimelere dalar, satırların arasında kendine bir dünya kurardı Fatma, ille de okumak isterdi. İlkokulu bitirmişti ama köyde ortaokul yoktu. Taşımalı eğitimle ilçeye giderdi akranlarıyla. O da zar zor. Kışın yollar kapanır, günlerce okul yüzü göremezdi.
Bir de ormanı severdi. Ninesi rahmetli olup onu masalsız bırakınca ormanın masalını dinlemeye giderdi. Her ağacın kokusu, sesi farklıydı. Ninesi anlatırdı. Dinle derdi, bak ne güzel fısıldaşıyor meşenin yaprakları. Fatma da çözmüştü ağaçların dilini. Köyü kuzeyden saran derenin yanı başında boy veren salkım söğütler ıslık çalar, şehre uzanan yolu iki yandan tutan kaşık kavakları rüzgârla yapraklarını şaklatır. Muşmulalar bile eşlik eder bu alayişe. Pınar başında güğümleri ile bekleşen kızların cıvıltıları da başladı mı, sanırsın insan ve tabiat el ele vermiş bayram ediyor. Neşe onların hanesine yazılmıştır. Karaçamlar ise insanlardan uzak yaşarlar. Salkım söğüdü, kavakları, bodur muşmulaları uzaktan severdi sevmesine de karaçamlara meftundu. Karaçamlar onu içine çekerdi. Dizlerine kadar battığı siste, rüzgârın etkisiyle bir yükselen bir alçalan hışırtılarda kendini arardı. Ormanın dinginliğinden nasibine düşeni alır, içi az da olsa ferahlamış dönerdi yuvasına.
Karınca katarlarını düşünürdü, bir de babasını. Rızık Allah’tan derdi ya ninesi. Neden bu köyde nasipsiz kalmışlardı da babacığı şehrin yolunu tutmuştu. Hem ne vardı şehirde. Büyük fabrikalar varmış. Babası öyle demişti ilk mektubunda. Bir de şehrin ortasından bir nehir geçiyormuş ama bizim köyün deresi gibi değil, ucu bucağı gözükmeyen koca bir nehir. Nehir de değil, deniz. Hiç deniz şehrin içinden geçer mi, geçiyormuş işte. Koca koca köprüler yapmışlar üstlerine. Muhtarın otomobili gibi üç tanesini, yok yok altı tanesini yan yana koy öyle geniş, uzunluğu bizim köyden şu karşıki tek çama kadar. Ablası mektupları tane tane okur, Fatma her bir kelimeyi beller, babasının anlattıklarını gözünde canlandırmaya çalışırdı. Hele bir düzenini kursun, onları da alacaktı yanına. Fatma şehirde okuyacaktı, hem öyle köy okulu gibi değildi şehirdeki okullar, dört beş katlıydı okul dedikleri yer. Fatma en çok bu okul işine sevinirdi. Az kalmıştı. Eylülden önce, okullar başlamadan müjdeyi verecekti babası, hele iki göz bir ev tutsun, birkaç parça eşya ile dayayıp döşesin. O da çok özlemişti kızlarını, Fatma’yı ve ablasını gözlerinden öpüyor, Muhtar’a, Himmet Ağa’ya hususi selam ediyordu.
O yaz geçmek bilmedi. Fatma her gün ablasına eylüle kaç gün kaldığını soruyor, şehre dair hayaller kuruyor, hele okula gideceği için içi içine sığmıyordu. Bir akşam Muhtar’ın evinde televizyonda gördü babasının anlattığı dereyi, o koca köprüyü. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Babam, dedi yerinden sıçrayarak, babam orada, onun anlattığı gibi, tıpkısı gibi, babamı da görür müyüz televizyonda anne. Köyün kadınları epey gülüştüler Fatma’nın hâline. Artiz mi kız senin baban, dedi muhtarın karısı, ne işi olur televizyonda. Fatma önce utanmış sonra o da gülmüştü. Olsundu, babasını değil ama onun yaşadığı şehri görmüştü ya. Bu bile yeterdi içindeki hasreti bir nebze olsun dindirmeye.
Ağustos sonunda müjdeli haber geldi. Muhtar’ın oğlu, elinde mektup müjdemi isterim, diye kapılarını çaldı. Annesi bir tepsi börek sözü verdi, Fatma en sevdiği hikâye kitabını hediye etti. Babası geliyordu. Belki çoktan yola çıkmıştı. Mektup bir hafta öncesinden yazılmıştı, demek ki eli kulağındaydı, bugün yarın gelirdi babası. Fatma annesine sarıldı. Sevinçliydi ama gözlerinden süzülen yaşlara mâni olamıyordu. Başını kaldırıp annesinin gözlerine baktığında onun da gözlerinden damla damla yaşların süzüldüğünü gördü.
Babası birkaç güne çıkıp geldi. Evleri bayram yerine döndü. Pek fazla eşya almayacaklardı yanlarına. Çok şükür işleri yolundaydı babasının. Ustabaşı pek sevmişti onu, patron da dürüstlüğüne hayran kalmıştı. Kısa süre önce bir ev bulmuş, içini gerekli eşyalarla dayayıp döşemişti. Birkaç güne yola çıkmalıydılar. İzni azdı babasının. Evde bir telaş başladı. Yola çıkacakları günü kararlaştırdılar. Bir gün öncesinde Fatma’nın yüreğini bir hüzün kapladı. Her kavuşma başka bir ayrılığa gebeydi. Ormanını, ninesini geride bırakacaktı. Çocukluğuydu bu köy. Karaçamlar en yakın arkadaşlarıydı. Fatma, ormana koştu, karaçamlarla vedalaştı, kuşlara müjdeli haberleri verdi. Yine geleceğim, dedi. Vedalaşırken, babam söyledi, her yaz geleceğiz köye. Siz de üzülmeyin, sevinin benim için, orada büyük okullara gideceğim. Ardından ninesinin kabrinde aldı soluğu. Onunla vedalaştı. Yola çıktıklarında kulağında ninesinin öğütleri, heybesinde hayalleri vardı.