KANAAT

Merve ÖZGENLİ ÇELİK

“Kime yeteri kadarı az gelirse ona hiçbir şey yetmez”

Epikür

Kanaat, kişinin, elinde olana saygısını, vefasını ifade etme biçimidir. İnsanların kendilerini tükettikleriyle tanımladıkları bir çağda kanâatten bahsetmek, hatta bunu hayat felsefesi önerisi olarak sunmak hiç kolay değil. Ama kapitalizm tecrübemizdeki çıkmazlarımızın bizi bir arayışa sevk ettiği de gerçek. Tükettikçe zahiren “kıymetli” insanın içinde yaşadığı değer kaybı, geçici tatmin olma duygusunun, hazzın yerini uzun süreçte mutsuzluğa bırakması, asıl kıymetli olanın tüketmenin dışında bir şey olduğunu anlatmaya, göstermeye çalışıyor. Peki, nedir bu kanaat?

Geçen zaman; insanları, toplumları değiştirdiği gibi ihtiyaç kavramımızı da değiştirdi. İhtiyaç tanımımızdaki değişimde beklentilerimiz daima artmakta, bunun yanında kanaat ise zayıflamakta hatta yok olmakta. Bu grafiği değiştirmek için ihtiyaç tanımını sorgulamamız ve bu tanımı yeniden yapmamız gerekiyor. İktisatta ihtiyaç kavramı, “tatmin edildiğinde haz, tatmin edilmediğinde acı ve ıstırap veren duygular” olarak tanımlanıyor. Bu; tüketim merkezli bir tanım olmasından dolayı kapitalist cepheden yapılmış, haz yüceltilerek insan hayatında vazgeçilmez bir noktaya oturtulmuş. Hazzın insana uzun süreçte şifa sağlamadığı aşikârdır. Buna rağmen insanın anlık olana, geçici olana, dünyevi olana tutunma isteği günden güne artıyor. Zihinlerimize kodladığımız bu ihtiyaç tanımı, bizi hazza daha çok yakınlaştırırken alternatif ihtiyaç tanımlarını doğru okumamızı engelliyor.

Peki, ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz şeyin gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını nasıl anlayacağız? Asıl ihtiyaç nedir? Son yıllarda hem dünya genelinde hem de ülkemizde minimalizm ve sade yaşama dair kitaplarda uzmanların “azla hayatı idame ettirebilme” üzerine söyledikleri oldukça aydınlatıcıdır. Bu konudaki fikirler en basit şekliyle ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz şeyi almadan önce şu soruları sormanın faydalı olacağını salık verir:

Benim buna gerçekten ihtiyacım var mı?

Bunu almazsam ne olur?

Alacağım bu şeye benzer, bu işlevi görecek başka bir şeye sahip miyim?

Bu sorular, alacağımız şey üzerinde düşünmemizi sağlayarak bize zaman kazandırırken bunun gerçekten ihtiyacımız olup olmadığını anlamamıza yardımcı olur. Kanaat-ihtiyaç ilişkisinde yükselen kanaat davranışı, ihtiyaçlarımızı zamanla azaltacaktır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “Zenginlik mal çokluğuyla değil göz tokluğuyladır.” (Buhari, Rikak, 15) sözü, kanaatin yaşam tarzına, yaşam tarzının dile yansıması bakımından kıymetlidir.

İhtiyaç ve kanaat ilişkisinde tükettiğimiz gıdalar da modern dünyanın tüketim anlayışıyla paraleldir. Kaçımız gerçekten yediğimiz şeyleri vücudumuza faydalı olacağı için tüketiyoruz? Kaçımız paketli gıdaların etiketlerini okuyoruz? Ya da doyduğumuzu hissettiğimiz anda yemeyi bırakıyoruz? Yediğimiz şeylerin birçoğunu sadece tadına göre seçerken bir öğünde toplamda birkaç dakika süren lezzet uğruna vücudumuza iyi gelecek, şifa olacak besinleri terk etmiyor muyuz çoğu zaman? İşte bu kanıksadığımız, normalleştirdiğimiz davranış biçimlerinden dolayı hepimizin gayet iyi bildiği obezite, kanser, alzheimer başta olmak üzere yüzlerce hastalık, çevremizde yayılmaya devam ediyor. Bunlar sadece adı konulmuş, bildiğimiz rahatsızlıklarımız. Diğer taraftan aşırı tüketme alışkanlığımızda başta psikolojik rahatsızlıklar olmak üzere pek çok manevi rahatsızlıklarımız var ki bunların tedavisi ve onarılması, diğer rahatsızlıklara nazaran çok daha güç. Bu hastalıkların özellikle uzun süreçteki etkileri fiziksel hastalıklara nazaran çok daha hasarlı olmaktadır.

Kanaatten bahsederken üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri de “şükür”dür. “Eğer verilen nimetlere şükredip, iman ederseniz Allah size neden azap versin.” (Nisâ, 4/147) ayeti, kulun imanıyla birlikte şükretmesi karşısında Yaradan’ın insana bir müjdesi gibidir. “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin ve Allah’a şükredin; eğer O’na kulluk ediyorsanız.” (Bakara, 2/172) ayeti ise sınırları belirleyip şükrü vurgularken “Yiyiniz içiniz fakat israf etmeyiniz” (A’râf, 7/31) ayeti ise direkt emir niteliğinde israfı yasaklaması bakımından dikkat çekicidir.

İsraf, dünya genelinde önemli bir sorun olarak yıllardır varlığını sürdürüyor. Bu konuda başta Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) olmak üzere yüzlerce çalışma yapılmasına rağmen çözümler yetersiz kalıyor, açlıktan ölen insanların sayısı her geçen yıl daha da artıyor. Gıda ve Tarım Örgütü ve Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) 2019’da ortak yayımlanan “Dünya’da Gıda Güvenliği ve Beslenme Raporu”na göre 821 milyon kişi açlık ve güvencesiz gıda tehdidi altındayken aynı rapora göre dünyada üretilen gıdaların % 14’ü üreticiye ulaşmadan israf oluyor (The State of Food and Agriculture 2019). Bunlara bizim keyfi kullanımlarımız ve gıda kullanım hatalarımızı da eklediğimizde israf oranı hayli yükseliyor. İsrafın geldiği bu noktada kanaatin barınamayacağı da kesindir.

Dikkat edilmesi gereken bir durum da kanaat adı altında gelişip serpilen müstağniliktir. Kimseye muhtaç olmadan kendi kendine yetebilme hâli egoyu besler ve kibre kapı aralar. Bu sebeple kanaat duygusu şükürle birlikte geliştirilmeli ve kişinin davranışlarında herhangi bir enaniyet kırıntısına dahi mahal bırakılmamalıdır. Şükür, nimetlerin başka bir kudret tarafından verildiği idraki, egonun önüne geçmektedir. Bu çerçevede kanaati şükürle beslemenin ehemmiyeti bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Müminin izzeti Allah’ın kendine verdiğine kanaat ederek, insanlardan bir şey beklememesidir. İnsanlardan bir şey beklememek, kendini müstağni görmek olarak yansımamalıdır. Bu ifadenin yol açabileceği, istiğnanın içindeki kendini beğenmişlik hâlini engelleyecek tek şey, nimet verene karşı minnet, teşekkür ve şükür olacaktır. Bu anlamda kanaat, şükürden ayrı düşünülmemelidir. İki ifade ve davranış birbirini beslemekte ve desteklemektedir.

Doyuramadığımız nefislerimizin doğurduğu tatminsizliklerimiz karşısında sarıldığımız hep anlık hazlarımız olacaktır. Çoğu zaman haz ve mutluluğu ayırt edemezken “kana kana” tükettiklerimizin bizlere külfet olarak geri döndüğünü göremiyoruz. Düşünmeden yaptığımız her eylem bir şekilde bize sıkıntı verirken düşünmeden tükettiklerimiz de bizi kanaat yoksunu insanlara çeviriyor. Bu kanaat yoksunluğu içindeki döngüde yeniden anlık hazlarımıza, tükettiklerimize sarılarak “var olmaya” devam ediyoruz. Bu var olma çabasında tüketim davranışımız düşünmeden tekrar ettiğimiz bir alışkanlık hâline döndüğünden, hakiki olana ulaşmayı arada bir yerde kaybetmiş oluyoruz. Ya da hızlı tüketim alışkanlığımızda baştan hiç göremediğimiz, bulamadığımız böyle bir nasibe hiç erişemiyoruz. “Kanaat nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin etsin?” (Ferîdüddin-i Attâr) sözündeki kanaat nasipsizleri modern insan olabilir mi?