KALPLERİN HUZURU NEREDE SAKLI?
Sena UÇAR TAŞ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِؕ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُؕ
“Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura erenlerdir. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.”
(Rad, 13/28)
Modern insan, inanç dünyasının kayganlaşması ile birlikte her geçen gün bir arayışın peşinde sürüklenip gitmektedir. Kimi yalnızlığından kurtulmak kimi içinde kaybettiği o huzura ulaşmak kimi de derdine şifa bulmak adına İslami öğretilerden uzak, ismi farklılaşan ama özünde çok da değişmeyen uçsuz bucaksız bir kayboluşlar ülkesinde o mahalleden bu mahalleye dolaşıp durmaktadır. Serlevhada yer verdiğimiz ayet, bu safsatalı arayışın çok ötesinde ruhlarımızın huzurunun nerede saklı olduğuna dair bir ipucu sunmaktadır: Yüce Allah’ı zikretmek.
Zikir, bir şeyi anmak, hatırlamak anlamlarına gelmektedir. Literatürde ise Allah’ı anmak ve unutmamak suretiyle gafletten ve nisyandan kurtuluş manasındadır. Zikir ya dil veya kalp ile ya da her ikisiyle birlikte yapılır. (Ragıb el-İsfahani, el-Müfredât, “zikr” md.) Kur’an’da türevleriyle birlikte farklı ayetlerde yer verilen zikir, Allah’ı dille hamd, tesbih ve tekbir şekliyle övmek; nimetlerini anmak; kulluğun gereklerini akıl, beden ve mal ile yerine getirmek; namaz kılmak, dua ve istiğfarda bulunmak şeklinde farklı anlamlarda kullanılmaktadır. (Reşat Öngören, “Zikir”, TDV İslam Ansiklopedisi, 44/409)
Yüce Allah’ı anmaktan uzak kalmak bir gaflettir. Gaflet ise büyük bir musibet ve yanılgıdır; derin bir uyku hâlidir. Rabb’imiz Teâlâ, insana nefsin illetinden ve gaflet gemisinden kurtulmanın anahtarını zikir olarak tayin etmiş; musibet ve yanılgıdan Yüce Allah’ı hatırlama yoluyla kurtulunabileceğini bize bildirmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 3/221) Allah’ı unutmak aynı zamanda insanın kendi özünü de unutmasıdır. Kur’an’da, “Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın…” (Haşr, 59/19) buyruğu buna işaret etmektedir. Kalabalıklar içinde yalnız kalan, kim olduğunu unutan, kendi özünden uzaklaşan, savrulmamak adına köksüz ağaçların dallarına tutunmaya çalışan insanın ilk yapması gereken Rabb’ini hatırlaması, O’nu gereğince anması ve bunun gerekliliklerini hayatına yansıtmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah’ı zikredenle zikretmeyenin misali diri ile ölü gibidir.” (Buhari, Daavat, 66) buyurarak insana nefes kadar değerli bir işaret bırakmıştır. Bu sebepledir ki Allah’ı çokça zikretmek emredilmiş, dünya hayatında hiçbir şeyin insanı O’nu zikretmekten alıkoymamasının gerekliliği vurgulanmıştır.
Modern dünyada Allah’ı zikretmenin yerine ikame edilen birtakım hurafeler söz konusudur. Kutsal olanla iletişime geçmek adına kimileri numaralardan kimileri de manifestlerden medet ummaktadır. 1980’lerden itibaren “New Age” ismi altında birtakım öğretilerle yayılmaya başlayan, günümüzde ise tarot, şamanlık, numeroloji, enerji, reiki, astral seyahat, falcılık, spiritüalizm, melek terapi gibi sayısız uygulamalarla sanal veya gerçek ortamlarda varlık bulan birtakım arayışlar huzur, şifa ve ümit vadetmektedir. Her ne kadar modern dünya öğretileri gibi görünseler de pek çoğu eski din ve medeniyetlerden izler barındırmaktadır. Uygulamalarda kullanılan hayvan totemleri, nesnelerin frekansları, kutsal bilgi gibi hususlar ile iddia edilen bilgilerin kişilere özel kanallarla geldiği; ayrıca tanrının ve meleklerin şekli olarak tasvir edilmesi gibi meselelerin İslam dininin temel ilkelerine aykırı olduğu ise açıktır. Dinî öğretilerden uzak olma, maddenin ötesinde mana arayışı ve birtakım heyecanlar kişileri bu arayışa yönlendirebilmektedir. Tüm bu hevesler, modern dünyanın krizi, kaosu ve şaşaası içinde boğulan insana mutluluğa, huzura hatta şifaya ulaşmak için kutsalla iletişim kurma adına vaatlerde bulunmaktadır. Hâlbuki Yüce Allah, kendisi ile nasıl iletişimde olmamız gerektiğini bize şöyle öğretmektedir: “Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım…” (Bakara, 2/152) Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraberim…” (Buhari, Tevhid, 15) buyurarak insanların kutsal olanla iletişime geçmesi için numaralara, manifestlere, enerjilere ihtiyacı olmadığını; bunların dua ve ibadetlerin yerine konulamayacağını bizlere hatırlatmaktadır.
İlgili uygulamalar, yalnız huzur bulmak veya yalnızlıktan kurtulmak için değil sevgi, evlilik, aşk, para, yaşam, güzellik, iş, şans gibi her alana dair bir söylemde bulunmaktadır. Bilinmelidir ki zikir, aynı zamanda Kur’an’ın isimlerindendir. (Hicr, 15/9) Kur’an, ilahi hikmet ve buyruklarının yanında ibadet ve ahlak ilkeleri, sosyal hayata dair birtakım prensipler barındırır. Okunması bir zikirdir ve insanın hayatındaki yol gösterici rehberdir. Yüce Allah yarattığı kulunun haram kılınan fal, büyü, tarot vb. herhangi bir fenalıkla değil; bizatihi ilahi bir hitap olan emirleri ile hayatını düzene koymasını ister. “Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik...” (Enbiya, 21/10) buyruğu da Kur’an’ı anlayan, dinleyen ve onu hatırında tutan ve tüm bunları hayatına ilmek ilmek işleyen için daimi bir öğüt ve zikir olmasının yanında Yüce Allah ile sürekli iletişim hâlinde kalmanın bir yoludur.
Zikir, aynı zamanda bir bilinç hâlidir. Kişinin her anında Allah ile bağ kurması hayatının merkezine O’nu yerleştirmesi demektir. Bu ise kişiye gerçek bir huzur, güven ve sükûn kazandırır. Günümüz insanının bu bilinçten uzaklaşması ise hayatın anlamını kaybetmesine yol açmaktadır. Zira kalplerin gıdası olan Allah’ı anmaktan mahrum kalan bir hayat, eninde sonunda boşluk hissiyle yüzleşecektir. Bu boşluğu ise ne tüketim alışkanlıkları ne de yapay mutluluk araçları doldurabilir. Zikir, kalbi fâni olana değil baki olana bağlar. Böylelikle insan geçici olanlara değil ebedi olana yönelir ve hayatın fırtınaları içinde savrulmak yerine kendisine bir sığınak bulur. Gönlü daraldığında, dünya üstüne geldiğinde, çaresizlik kapıyı çaldığında Allah’ı anmak, bir limana sığınmak gibidir. Çünkü Rabb’ine yaklaşan kişi yalnız kalmaz. Böyle bir yakınlık insanın bütün yalnızlıklarını sona erdirir.
O hâlde, kalplerimize yeniden dönüp sormanın tam zamanıdır: Hangi sesin peşinden gidiyoruz? Hangi kapıları çalıyoruz? Hangi umutlara sarılıyoruz? Gerçek huzur yanı başımızda, bizi yaratanda ve her an bizimle olanda saklı değil mi? O hâlde, “Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.” (Rad, 13/28) ayetiyle çağrılan bu hakikate kulak vermek, kalplerimizin huzura kavuşması için atılacak en sağlam adım olacaktır.