İlkokul yıllarından hatırlarsınız; sınıf duvarlarında tarih şeridi, insan vücudunun iç organlarını ve iskelet yapımızı gösteren afişler ve bir de mevsim şeridi mutlaka olurdu. Bir köy veya kenar bir mahalle okulunda okuyor idiyseniz yanan sobanın çıtırtıları eşliğinde dersi dinlerken zaman zaman pencereden dışarı gözünüz kaydığında o mevsim şeridindeki sıranın ilkbahara gelmesini iç çekerek beklemişsinizdir. Bembeyaz bir örtüyü üzerine sımsıkı çekmiş doğanın basübadelmevt sırrınca yeniden dirilişinin insanın ölümünden sonra yevm-i kıyamette tekrar dirilişini temsil ettiğini kulağınıza çıtlatmıştır büyükleriniz. Ya sınıfta öğretmeniniz ya cuma vaazında hoca ya da pencere kenarında derin bir tefekküre dalmış gibi oturan dedeniz, nineniz. Ve bir gün arkadaşlarınızdan birisi sınıfa elinde boyun bükmüş sarıçiğdemlerle çıkagelmiştir. İşte o zaman o kapıdan arkadaşınızla beraber bahar da girmiştir içeri. Artık o saatten sonra aylarca kalkmaya üşenen karların hızla eridiğini, yerini yer yer çiğdemlere bıraktığını görmüşsünüzdür. Belki güneş sarılığını bu çiğdemlerden almış gibidir, toprağı ve karı delerek başlarını uzatırlar ve yeryüzünün zemininde açan minik sarı güneşlerdir bu çiğdemler. Güneşe, “Bak bana nasıl da sarıyım, bırak artık solgun yüzünü göstermeyi parla biraz.” demişler midir bilemiyorum ama güneş daha bir sarı olmaya başlamıştır artık. Sonra ellerinde küçük çubuklarla kıra bayıra çiğdem toplamaya çıkan çocukların neşesi yayılır ortalığa. Onları duyan kuşlar kanat kanat bahar taşırlar dallarına ağaçların. Ağaçlar çocuk ve kuş sesleriyle uyanmaya başlar. Gece zikirlerinden sonra cezbe ile ayağa kalkmış gibidir ihtiyar ağaçlar. Ya Mumît zikrinden Ya Hay zikrine geçmiştir âdeta tüm doğa. Sonra ağıllardan sesler gelmeye başlar, merhamet ve şefkat kokusu sarar her yeri. Küçücük melemeler doldurur tertemiz semayı. Bahar gelmiştir yani. Emektar sobalar istirahatgâhlarına çekilir yavaş yavaş. Bağlar ve ağaçlar budanır, damatlık tıraşlarını olur gibidirler. Arılar çiçekler arasındaki semalarına başlarlar. Rahmet iner toprağa, her damlasında bir melek nazeninliğinde buluşur yağmur, toprakla. Eskilere göre baharın ilki ve sonu yoktur. Bahar hep ilktir, diriliştir. Sonbahara güz denir. Hatırlayın bahar gelince hayat gelirdi yeryüzüne.
Oysa şimdi kentliyiz biz, şehirliyiz demeye dilim varmıyor çünkü şehirler bile tarihe karıştı/karışıyor, baharın gelişini belki sadece belediye işçilerinin kaldırımlardaki tarhları rengârenk çiçeklerle bezedikleri zaman anlayabiliyoruz, bir de mağaza vitrinlerindeki mankenlerin mevsimlik kıyafetlerinin değişmesinden. Kapılarımızdan içeri ellerinde çiğdemlerle girmiyor arkadaşlarımız; bir tomar kâğıt, bir yığın dosya bırakıyorlar belki önümüze veya o sınavdan bu sınava savrulurken soru bankaları ya da faturalar, dekontlar. Hasbelkader gittiği bir yerde bir dostumuzun storisinde, reelsinde, profilinde (ne gıcık kelimeler bunlar) paylaştığı köy, dağ ve ağaç arka planlı fotoğraflarından anlıyoruz baharın bir yerlere bizden habersiz geldiğini. Hele bir de hüzünlü bir nağme koyduysa arka fona, efkârımızı bir sıcak “coffee” ile dindirmeye çalışıyoruz kim bilir? Bir hatıra arıyor zihnimiz, ufacık bir uç bulsak dalıp gideceğiz maziye ama yok bulamıyoruz belki. Cüzdanımızda ya da kitaplarımızın yaprakları arasında çiğdem çiçekleri de saklayamıyoruz ki artık, onlara tutunup yeniden dönsek çocukluğumuzun baharlarına. Kafamızı uzatsak pencerelerden kuzu seslerini duymak için motor ve korna seslerinin kavgası doluyor kulaklarımıza. Eve dönerken kaldırımda gördüğümüz münzevi ağaçlara müzelik bir nesneymişlercesine bakıyor kimimiz. Çölde vaha bulmuş seyyah gibi hissediyoruz bir küçük park görsek. Park isminde bile bir sınırlama var, nerede çayır çimenin, kırın bahçenin yerini tutacak. Söylerken bile kalın bir “k” sesiyle kesiveriyor insanın hevesini. Hayata yazının ilk bölümündeki gibi anlattığım bir yerde başlama nimetine erememiş kentliler için bu söylediklerim garip gelebilir. Hoş, canları sağ olsun. Ama köy deyince tatil köylerini anlayan az insan yok memleketimizde.
Şimdi diyeceksiniz belki “Ya kardeşim amma ajitasyon yaptın ha, sanki cennette yaşıyorduk da dünyaya sürüldük.” Evet, öyle. İnsanın kaderi bu galiba. Hep cennetlerden sürülüyoruz. Âdem babamızın sürgünü bizde başka suretlerde ortaya çıkıyor sanki. Ayrıldığımız her mekân geldiğimiz yerlerden daha iyiydi hep. Annemizden evimize, evimizden sokağa, çocukluğumuzdan gençliğimize, gençliğimizden yaşlılığımıza sürülüp duruyoruz belki. Çok olumsuz baktığımı düşünebilirsiniz, belki haklısınız ama amacım biraz olsun dikkat çekmek, mazur görmenizi istirham ederim. Neyse meseleye dönersek efendim, bu sürgünlerimizin biri de doğadan kente, doğaldan yapaya, taş toprak ve ağaçtan çelik beton ve plastiğe sürülüşümüz. En kötü tarafı ise bu sürgünlüğümüz maalesef bilerek isteyerek ve gönüllü bir sürgün. Buna ne denir bilemiyorum. Daha rahat yaşama uğruna rahatımızı, daha özgür olma uğruna asıl özgürlüğümüzü, daha güçlü olma uğruna asıl gücümüzü, daha daha nelerimizi kaybettiğimizi bir bilebilsek. Bunları tüm samimiyetimle söylüyorum. Hatta başka hiçbir yazımda bu kadar samimi olamadığımı hissediyorum şimdi bunları yazarken. İnanıyorum ki sizlerin içinde de bir şeyler kıpırdıyordur. “Arkadaş tüm bunlarda ters giden bir şeyler var.” diye düşündüğümüz olur bazen, peki aklımıza gelmez mi bunlar, kentin tüm keşmekeşliği içinde? Mutlaka geliyordur, aklımız değilse ruhumuz fark ediyordur. İşten eve, evden işe gidiş gelişlerimizdeki oflamalarımız, pazartesi sendromlarımız, mesire alanlarını ve parkları hıncahınç doldurmalarımız ve balkonlu evleri tercihlerimiz hep bu sızının sonucu değil midir sizce?
Bir de beyaz köylüler var şimdi. İyice bir kentli olmuşken tabiatın içinde duyduğu çağrısına duyarsız kalamayan ama bir taraftan da kentten kopamayan bizler. Evet, kendimi de onlardan sayıyorum. Saymak fazla, harbi harbi onlardan biriyim işte: beyaz köylü. Peki, kimdir beyaz köylüler? Kentlerin şehirlikten çıkıp plastik, beton ve çelik cehennemine dönüşünü fark edip kendini yılın belli zamanlarında yazlığına, köydeki bahçesine vs. atan yarı zamanlı köylüler yani. Tüm kentliliğine rağmen köy hayatının nostaljik, çilesiz, tadımlık yanını yaşama hevesinde olanlardır beyaz köylüler. Kötü mü? Elbette hayır! Bir nebze olsun bir çözümdür sadece. Ama bir nebzecik. Herkesin toprağa dönüp kendi ürettiği ile doyduğu hatta fazlasını üretip katma değer kaydettiği bir sistemi getirmek uzak bir hayalden ibaretken belki bir nebzecik bir çözüm. Bu konuda kıymetli hikâyeci Mustafa Kutlu bana katılmayacaktır çünkü o tam bir dönüşü idealleştirir. Ben o kadar cesur görmüyorum kendimi, dedim ya, ben de bir beyaz köylüyüm sonuçta. Kentten kaçamayan ama köyden de kopamayan biri.
Bu hamur çok su götürecek belli ki. Ama dışarıda bahar geliyor, kentlerin dışında. Nereden mi anlıyorum? AVM’nin hobi stantlarında mevsim değişmiş efendim, oradan. Biz beyaz köylülere yol görünüyor. Başka nereden bileceğim baharın geldiğini, kaldırımlarda çiğdem açmıyor ki!