KALBİN KARANLIĞI
RİYA

Dr. Kübra ÇİÇEKLİ
DİB Başkanlık Vaizi

Riya; görmek, “gözlemlemek” anlamında Arapça ra-e-ye kökünden türeyen rü’yet kelimesinden gelmektedir. İtibar ve saygınlık kazanma, çıkar sağlama gibi dünyevi amaçlarla kendisinde güzel ve iyi özellikler bulunduğuna başkalarını inandıracak tarzda davranma, şeklinde açıklanır. (Mustafa Çağrıcı, “Riya”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul:2008, 137-138) Gazali ise bunu iyi hasletler göstermek suretiyle insanların gönüllerinde yer alma isteği ve bu vesileyle itibar kazanma olarak tanımlamaktadır.
Övülme, beğenilme, özenilme isteği bazen etrafın beğenisini kazanma ve gösteriş için davranmaya iterken bazen de insanların gerçekteki hâlinden farklı olmasına, yapmadığı hâlde yapmış gibi davranmasına sebep olmaktadır. Modern çağda hayatımıza giren sosyal medya, yaşantısını gösterme isteğini körüklerken insanları ikiyüzlü bir yaşama iterek gerçek ile sanal arasına sıkıştırdı. Bu durumun sebep olduğu algı kayması, paylaşım yapanın da izleyenin de bilinç düzeyinde bir yanılsama oluşturdu. Öyle ki kendisi dışındaki herkesin yaşamının mükemmel olduğu zannı gerçekte kendi yaşamında karşılaştığı olumsuzluklara tahammülsüzlüğe ve isyana teşne bir hâle getirdi insanları. Bu durum aile içinde de olumsuz durumlara sebebiyet verdi.
Olduğundan farklı görünme ve gösterme isteği tüm toplumu saran bir hastalık hâline gelirken insanları topyekûn bir riyakarlığa sürüklemekte. İnsanlar sadece yaptıklarını göstermekle kalmayıp yapmadıklarını da yapmış gibi lanse etmekteler. Bu anlamda riyanın dinî boyutunun yanı sıra dünyevi boyutuyla ahlaki değerler açısından insan benliğinde oluşturduğu erozyondan bahsedebiliriz. İnsanın tavır ve davranışlarında içten, candan ve hesap kitap yapmadan hissettiği gibi davranması, kurduğu her türlü ilişkide ister yaratıcı ile ister toplum ile çıkar, menfaat, gösteriş ve “ne derler” hesapları gütmeden dürüst, doğru ve samimi olması ihlaslı olmasının tanımıdır. İnsan ilişkilerinde samimi davranmak aile ve akraba ortamında, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinde, iş ve ticaret hayatında dünyevi hırs ve çıkarların körüklediği davranışların bertaraf edilmesini sağlar. Bu anlamda her türlü hâl ve kâlin ilk filizlenmeye başladığı yer olan kalp, ihlas ile donatıldığında sahibinin sırat-ı müstakimi olur. Öyle ki şeytanın insanları yoldan çıkartmak için "Rabb’im! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlasa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım." (Hicr, 15/39-40) söylemi, ihlasın şeytanın saptırmalarına karşı bizim için kalkan olduğunu anlatır. Kulluk yani yaratıcı ile kurulan bağ önce kalpte başlar. Çünkü kişi, dinini yaşarken önce kalbi ile hisseder sonra uzuvları ile onu davranışa döker. Kalpteki niyet ile amel arasında sıkı bir ilişki vardır. Amelin sıhhati, niyetin samimiyetine ve sağlamlığına bağlıdır. Uzuvların ameli ile kalbin ameli arasındaki bağ ilahi ilkelere ne kadar uygunsa kişinin ameli o ölçüde derece kazanır. Niyetin amelden daha kıymetli olduğunu, niyet edip de yapamayan kimsenin aldığı sevabı (Taberani, el-Mü’cemü’l- kebir, V, 185) Allah Resulü bize müjdelerken Cenab-ı Hak herkesin hesaba çekildiği o günde kurtarıcı olan tek şeyin samimiyetsizlik hastalığından kurtulup teslimiyet şifasına erişmiş “şirkten kurtulmuş selim ve temiz bir kalp” (Şuara, 26/89) olduğunu buyurmaktadır. Bu noktada “Temiz, selim ve şifalanmış bir kalp nasıl olur?” sorusu akla gelmektedir. Aslında Allah Teâlâ bir başka ayette bu soruya “dinlerini yalnızca Allah’a has kılanlar” (Nisa, 4/146) diye cevap vermektedir. Dini Allah’a has kılmak, din adına zahirde yapılanın batında olan ile aynı olması, görünürde Allah rızası için olan amelin arka planında kalpte başka bir muradın olmamasıdır.
Kalbî hastalıkların başında gelen ve pek çok derecesi olup ayırt edilmesi zor olan riya, riyakârın kalbinde yaptığı amelle Allah’ın rızası dışında başka şeyleri de murat etmesidir. Kabaca ikiyüzlü olma hâli diye tanımlansa da dinde riya, özelde dinî ritüellerin gösteriş için yapılması, halkın beğenisi ve övgüsünü kazanma arzusu ile yapılan her türlü eylem anlamına gelir. Kişinin kalbinde Allah inancı olmadığı hâlde gösteriş için yaptığı her şey münafıklık ve riyakârlıktır. Ayet-i kerimede “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın. O kimsenin misali üzerinde toprak bulunan düzgün ve yalçın bir kayadır; kayanın üzerine şiddetli bir yağmur yağmış, onu çıplak hâlde bırakmıştır. Bu gibilerin kazandıkları hiçbir şeyden istifadeleri olmaz ve Allah, inkârcı topluluğa hidayet vermez.” (Bakara, 2/264) ifadeleriyle Cenab-ı Hak, heybesini doldurduğunu zanneden insanoğlunun nasıl da aldandığını anlatmaktadır. Riya insanı gafil avlayan, onlarca nimetin olduğu bir sofrada yediği ama asla doyamadığı bir zillet hâlidir. Riya bir anlamda münafıklıktır. Ancak münafık, inkârını gizlerken imanlı olduğunu göstermeye çalışır. Mürai ise dindarlığını çevresindekilere göstermek ister. Münafık, kimsenin olmadığı yerde namaz kılmaz ama riyakâr namazını özellikle insanların yanında kılar çünkü amacı Allah rızası değil insanlara göstermektir. Münafıklıkta gizli inkâr, açık riya; mürailikte ise gizli şirk vardır. Allah Resulü’nün “Sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk yani riyadır. Dikkat edin onlar puta, güneşe, aya, taşa tapmazlar. Ancak amelleriyle gösterişte bulunurlar.” (İbn Mace, Zühd, 21; Tirmizi, Hudut, 24) diye bahsettiği riyakâr kimsenin ibadetini Allah rızası için yapmanın yanında insanlara gösterme ve övgü alma isteğinin oluşu şirke kapı aralamaktadır. Peygamber Efendimiz bir kudsi hadiste Allah’ın “Benim için yaptığı bir amele benden başkasını ortak eden kimsenin bu ameli tamamen kendisinindir. Ben ondan uzağım. Ben ortaklıktan müstağni olanların en zenginiyim.” (Müslim, Zühd, 46) buyurduğunu nakleder. Kur’an’da imandan sonra zikredilen salih amel, ancak kalpte sağlanan vahdetle gerçekleşir. Dolayısıyla Allah rızası dışında kalpte taşınan her türlü istek ve beraberinde yapılan amel ile vahdet kaybolur. Bu durum için Kur’an’da, kalplerinde riya bulunan ve mallarını gösteriş için harcayan kimselerin durumunun şeytanla arkadaşlık etmek olduğunu “Bunlar Allah’a ve ahiret gününe de inanmadıkları hâlde mallarını, insanlara gösteriş için sarfeden kimselerdir. Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa, o ne kötü arkadaştır.” (Nisa, 4/38) ayetiyle; riya ile namaz kılanların, aslında namazlarından gafil oldukları için onların asıl amaçlarının gösteriş olduğunu ise “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarının özünden uzaktırlar. Onlar (namazlarıyla) halka gösteriş yaparlar. Hayra da engel olurlar.” (Maun, 107/4-7) ayetiyle anlıyoruz. İkiyüzlü bir yaşantı sergileyen insanın şekilde kalan ibadetleri, gösterişe dayalı davranışları, onu imanı bütün samimi bir mümin yapmaya yetmemektedir.
İnsanların nazarında asla bilinemeyecek kişinin kalbinin her zerresinin hükmünü Cenab-ı Hakk’ın ahirette vereceğini görmekteyiz. Allah Resulü, “Kim, görsünler ve duysunlar diye iş yaparsa, Allah kıyamet günü maksadının gösteriş ve insanlara duyurma olduğunu ortaya çıkarır.” (Darimi, Rikak,35) sözleriyle bunun ikazını yaparken herkes bu ince terazinin karşısında tekrar tekrar kendini gözden geçirmek zorundadır. Kendinin bile farkına varamadığı, kalbinin derinliklerinde olan zafiyetlerinin çeşit çeşit olduğunu söyleyen Gazali riyanın dereceleri olduğunu, kerahetten küfre kadar geniş bir alanı kapsadığını belirtir. (Gazali, İhya Ulumi’d-din, 3/683) Azdan çoğa pek çok derecesi olup insanın fark etmekte zorlandığı bu kalbî hastalık karşısında uyanık olmak, ibadetlerine farkına varmadan da olsa riyayı bulaştırmamak için Allah Resulü farzlar dışında yapılan nafile ibadetin gizli tutulmasını tavsiye etmiş, sağ elinin verdiğini sol elinden gizleyen müminin kalbinin sağlamlığından sitayişle bahsetmiştir. (Müslim, Zekât, 91) Gazali’ye göre riyanın dereceleri içinde en yükseği ibadet kastı güdülmeden, sevap beklenilmeden -böyle bir istek olsa bile çok zayıf- gösteriş için yapılandır. Böyle kimseler abdestsiz bile namaz kılabilir, yalnız kaldığında asla vermeyeceği sadakayı insanların kınamasından korktuğu için verir. Riyanın bir alt derecesi ise ibadetlerinde yalnız kaldığında göstermeyeceği dikkati ve hassasiyeti başkalarının yanında göstermektir. Tek başına olduğunda Allah’ın kendisini görüyor olmasına aldırış etmezken insanlardan biri gördüğünde kendisine çekidüzen verir, namazına ihtimam gösterir. Riyada bir başka derece ise bir mala kavuşmak veya soylu bir kadınla evlenmek gibi dünya zevklerinden birine sahip olmak yahut da dindar, salih ve zahit biri olmadığı düşüncesi insanlarda oluşmasın diye nafilelere devam etmektir. Buna örnek olarak teravih namazına camiye gitme, pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçirme, cimri denilmesinden çekindiği için sadaka vermeyi sayabiliriz. İnsanların nazarında dini ile övülmek isteyen kişi bunun için pek çok şeyi araç edinebilir. Kılık kıyafeti ile kendine hırpani bir görünüm vererek dünyayı umursamadığını, ne kadar zahit bir hayat yaşadığını ya da seçtiği kıyafetlerle belli bir zümreye ait olduğunu, kullandığı kelimelerle dindar ve dudaklarını kıpırdatma suretiyle zikir ehli olduğunu göstermek ister. Riyakârın etrafında insanların olması olduğundan farklı hareket etmesi için yeterlidir. Bu anlamda riyakârlığın belirtileri arasında Hz. Ali şunları sayar: Yalnız başına tembellik gösterirken halk arasında gayrete gelir, övüldüğünde fazla çalışırken yerildiğinde gevşer.
Farkında olmadan ibadetine şirk karıştıran mürainin belli vasıfları vardır. Aslında gafil avlanır. Sadece yaratıcının rızası ile yetinmeyip insanların övgüsüne tamah eden amelinden kazanacağı sevaptan olur, ahiretini kaybeder, zarar eder. Kendi ayağına çelme takan kişiye benzer hâli. Allah Resulü Allah yolunda öldürülen, malını sadaka olarak dağıtan ve Allah’ın kitabını okuyan üç kişiyle ilgili olarak Allah azze ve cellenin bunlardan her birine “Yalan söylüyorsun, tam tersine sen falanca cömerttir denilsin, falan yiğittir denilsin, falan okuyucudur denilsin niyetindeydin.” (Müslim, İmare, 152) diye seslendiğini aktararak ava giderken avlanan gafil kimselerin hâlini anlatır. Hile yapar ama yaptığının ahirete gitmeyeceğini hesap edemez. O, dünyada âlim olur, kahraman olur, cömert olur ama bunların ahirette bir kıymeti yoktur. Ahiret için değil dünya için çalışmıştır. Riyakârın ahlaki zafiyet içerisinde olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü doğru ve dürüst değildir. Samimiyetten yoksun bir kalp insanın dinini de zedeler. Saflaştırılamamış, arı duru olmayan bir kalp ile kişi ihlasa erişemez. Allah Resulü “Din samimiyettir.” (Müslim, İman, 95) diyerek aslında dünya tarlasında ekin olan amelinin can suyunu samimiyetle veren kişinin dinini ikame edebileceğini özetlemektedir.
İbadetini samimiyetle yaptığını zanneden kişinin bile kalbinde ihlasa gölge düşüren “karıncanın taş üzerinde bıraktığı izden daha gizli” (Ahmed b. Hanbel, Müsned XXXII, 384) olan riya tehlikesi olduğunu söyleyen Allah Resulü, bunu bertaraf etmek için özellikle nafile ibadetlerin gizli yapılmasını tavsiye etmiş, bu duyarlılığı gösterip ibadetini gizli yapan kimsenin daha sonra yaptığı ibadet öğrenilse bile hem amelini gizlediği için gizlilik sevabı hem de işlediği amelin kendi sevabını kazanacağını bildirmiştir. (Tirmizi, Zühd, 49)