Kahvenin HATIRI

Hatice YILDIRIM NAÇ

Geçmişin hafızama fısıldadıklarıyla girmek istiyorum, konu komşuya çocuk emanet edilen günlerden… Akrabaların birbirinin borcunu kapattığı zamanlardan. Köyden gelen tarhanadan, bakkala yazdırılan yağdan, şekerden, yazlık sinemalardan, kek ve hamur kızartmasının misafire gururla takdim edildiği günlerden. Polis radyosundan, düğünlerde annenin önüne konulan ve onun “Ben bunları sevmiyorum.” diyerek sana doğru ittirdiği incecik pasta dilimi ve bol sulandırılmış limonatadan. Sonra taze çekilmiş kahveden ve ikram edilince arkasında bıraktığı hatırdan… 40 yıldan… Vefadan bahisle girmek istiyorum.

“Bunca yaşanmışlığın içinden bu mesafeli günlere nasıl geldik?” sitemleriyle devam edecek değilim, süreci birkaç cümleyle özetlemek yeterli olacaktır. Suların kesilmesi cami avlularında, paranın bitmesi akraba ziyaretlerinde, düğünler, cenazeler, mutfakta tencere başlarında buluştururdu insanları. Sonrası zaten gelirdi. Annem terziydi ve giysi dediğimiz şey nesilden nesle aktarılan miras kıymetindeydi. Bir parça kumaşı olan ama parası olmayan komşu gelini için “Camları sileyim abla.” demek “Bana bir etek dikiver ama param yok ben de sana yardım edeyim borçlu kalmayayım.” demekti. Camlar silinir, etekler dikilir, üstüne de bol köpüklü kahve içilirdi. Terzi diktiğine, gelin camlara bakar, zaferiyle gurur duyardı. Akşam yemeğinin konusu bu küçük ama gönül fetheden olaylar olurdu.
Bugün için bu hikâyelerin yeniden yazıldığı evler, kasabalar, köyler yok değil. Başkalarıyla ve güncellenerek o tatlılık eminiz ki devam ediyor. Fakat büyükşehirlerde derde düştüğünde kimsenin kapısına gitmemen için eline tutuşturulan kredi kartları var artık. Hasta olduğunuzda aramanız için kaydedilmiş, belediyenin yaşlı bakım hattı var. Market çıkışı poşetlerinizi evin önüne bırakan servisler. Mustafa Kutlu hikâyelerini sokaklarımızdan çekip aldı tüm bu yaşananlar. Komşunun oğlunu bakkala gönderip para üstünü çocuğa bırakma hakkımızın olduğu günler yok artık. Çocuklara iyilik yapabilmemiz için bize açık kapı kaldı mı bilemiyoruz. Hatır oluşturacak, hatıraya dönüşecek yaşanmışlıklarımızı ağır ağır siliyor modern hayat. Hatır olmayınca ortada vefa kuşunun da konacak dalı kalmıyor. Oysa ki İkbal ne güzel demişti: “Yaşamak ve çalışmak çamura gönül tohumu atmak demektir.” Bugünlerde tohum atacak bir avuç çamur bulana ne mutlu
Muhabbetin ruhuna işledi esen rüzgârın soğukluğu. Bir zamanlar ayaküstü karşılaşmak bile dertleşmenin kapısını aralamak için yeterliydi.
Dostlukların dokusuna da işledi esen rüzgârın soğukluğu. “Dost, haydi kalk gidiyoruz, dediğinde ‘Nereye?’ diye sormayandır.” diyor Gazali. Hatırsız dostlukların vardığı yerde hadi gidiyoruz, dersen “Nereye?” sorusunu cevaplıyorsun kaçarı yok. Üstelik sadece nereye gittiğin de değil; neden gittiğin, ne zaman döneceğin, kaç kişi gideceğiniz konuşulacak konu başlıkları. Her şey cevaplanmak zorunda bırakıldığın sınav kâğıdı gibi bırakılıyor kulağına. Aldığın nota göre, verdiğin cevapların doygunluğuna göre ikna edebilirsen dostu (!) o zaman kaldırabiliyorsun oturduğu yerden. Son günlerde bolca yalnız görüyorum, belki de doğru cevapları verememişlerdir, diyorum içimden, belki de bu yüzden her yere yalnız kendileriyle gidiyorlardır. Parklarda, yollarda, AVM’lerde, yağmurun altında, kitapçılarda, butik çikolatacıların aromasında, hastanelerde, kafelerde, yanlarında birileriyle ama yalnız gelmiş bolca insan var. Yüzlerinden akıyor kendi başınalıkları.
Şehirlerin duruşuna da yansıdı soğukluğumuz. Büyük büyük siteler, katlarını sayamayacağımız gökdelenler bir dolu değişik şekildeler. Estetikten uzak beton kütleleri arasında hareket etmeye, nefes almaya çalışıyoruz. Tek katlı, bahçeli, mütevazı evlerin camlarından sofra bezi silkeleyen teyzeleri ara ki bulasın. Uzaktan bakıyorum İstanbul’a, gördüğüm manzara ürkütüyor. Ben Robot filminden bir kareye bakar gibi, insana yaşanılır gelmekten uzak. Diğer şehirler sakın “Orası İstanbul, şükür biz iyiyiz.” diyerek kendini kandırmasın. İçimdeki seyyahla yıllardır gezerim, bildiğim gördüğüm şey şu ki diğer şehirler İstanbul’un sureti olma yolunda ilerliyor. Az kaldı onların da ruhunun çekilip alınmasına. Gözü toprakta kentlerin. Şimdi sokak çeşmeleri kalmadı Eyüp mahallelerinde ya da havuç tarlaları. Üsküdar’da sükûnet Fatih’te nezaket kalmadı. Bir bir yerini betonsu hâl hareketlere bıraktı sanırım yaşadığımız alanlar. Toprağın kendisinden uzaklaştıkça içimizde bir şeyler yitti.
Tüm bu dondurucu sosyal gidişata bir virgül bırakıp yarım nefes durup düşünmek gerekiyor dostlar. Durmalı ve içimizde kalan donmamış parçaları koruma altına almalıyız. Evvela kendimize verdiğimiz değerin nedenini hatırlayıp başlamalıyız belki de. “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü.” mantığını alnımızın çatına yazma vakti geldi de geçiyor. Zorlansak da yaratılan her varlıkla bir bağımız olduğunu yeniden hatırlamak fena olmazdı...
Düzenlediğimiz program sırasında küçük bir çocukla geçen muhabbetimi aktarmak istiyorum. Konumuz, ihtiyaç sahiplerine yardımcı olabilmekti. Konuşma sırasında bu çocuk, yardım etmek istemediğini, sadece elindeki kutuyu içine para konsun diye getirdiğini, onu da zaten çöpe atacaklarını, o yüzden verdiğini üstüne bastırarak söyledi. Çocuk altı yaşında ve konuya bakışını böyle ifade etti. Program sonrası yolda yürümemiz gerekti, çocukla muhabbet etmek istedim. Özetle “Senin herhangi bir yardıma ihtiyacın olursa ne yaparsın?” diye sordum. “Kendi paramla alırım.” dedi. “O biterse?” dedim “Kredi kartı var merak etme, kimseden istemem.” dedi. “Duygusal olarak ihtiyacın olursa elini tutan birileri olsun istemez misin?” dedim, “Ben hallederim hepsini.” dedi böbürlenerek. Çocuk, değil kahvenin, insanlığın hatırından beri gibiydi; bu yüzden de ihtiyaç sahibi olmanın beceriksizlikten kaynaklandığına inanıyor, onlara yardım etmenin akılsızlık olduğunu ima ediyordu konuşmanın devamında. Daha acı olan, benzer düşüncelerle çok sık karşılaşıyor olmam. Şimdi tüm yeni nesli yaşadığımız bu örnekle genelleyip üstünü çizmek derdinde değilim fakat karşılıklı muhabbetimizi, güzelliklerimizi, diğerkâm olmaklığımızı, özlemlerimizi aktarırken yaşanan kopuklukların, ardımızdan gelen yeni nesli de nasıl olumsuz etkilediğini ifade etmek istiyorum; ki bunun çoğumuz farkındayız, belki de dertlisiyiz ama konuşmanın dışında adımlara ihtiyaç var. “Nereye gidiyor insanlık?” sorusundan çıkıp “İnsanlığımı nereye bıraktım?” boyutuna dönmeye ihtiyacımız var. Pandemi dönemi hepimizin çevresinde kayıplar oldu, ortak acılar yaşadık. Bu vesileyle ciğerimizin yerinde durduğunu görmüşken vicdanlarımızda da donmamış noktalar olduğunu hatırlayalım. Kahvenin “nes” olanından “mis” olanına geçmek için mucizeler beklemeye gerek yoktur sanırım. Komşulara yeniden selam vermeye başlamak, çocuklara tüm kirli propagandaları unutturacak tebessümleri sunmak, yol kenarına çökmüş gence “Bu da geçer ya hu.” perdesinden omuz vermek, umut olmak, dost meclisine varıp dizini kırmak. Velhasıl kahvenin hatırını telvesinden alıp kırk yıla yeniden yaymak fena mı olur?

Tüm bu dondurucu sosyal gidişata bir virgül bırakıp yarım nefes durup düşünmek gerekiyor dostlar. Durmalı ve içimizde kalan donmamış parçaları koruma altına almalıyız. Evvela kendimize verdiğimiz değerin nedenini hatırlayıp başlamalıyız belki de. “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü.” mantığını alnımızın çatına yazma vakti geldi de geçiyor. Zorlansak da yaratılan her varlıkla bir bağımız olduğunu yeniden hatırlamak fena olmazdı.

Komşulara yeniden selam vermeye başlamak, çocuklara tüm kirli propagandaları unutturacak tebessümleri sunmak, yol kenarına çökmüş gence “Bu da geçer ya hu.” perdesinden omuz vermek, umut olmak, dost meclisine varıp dizini kırmak. Velhasıl kahvenin hatırını telvesinden alıp kırk yıla yeniden yaymak fena mı olur?