KADINLAR İÇİN
ESKİMEYEN SORU:
GÜN AKŞAMSIZ MIDIR?
Kaan H. SÜLEYMANOĞLU
Modern dünya, erkeği de kadını da binlerce yıldır oturduğu koltuktan alaşağı etti. Bunda şaşılacak bir yan yok. Göçebeliğin ya da tarım toplumunun katı dünyasında güvenlikten, iaşeden, sosyal ve siyasi ilişkilerden sorumlu olan erkek ile evden, sofradan, çocukların terbiyesinden mesul olan kadın kimliği, modern toplumda büyük bir değişime uğradı. Tarihsel anlatılarda bu değişim, kadınların kentlerde çalışma hayatına dâhil olmasıyla milatlandırılır. Kentlerdeki devasa fabrikalarda çalışan kadınlar, Batı’da Fransa kralının, Doğu’da Rus çarının başını yiyen büyük işçi eylemlerinin ve devrimlerinin aktörleri oldular. Her ne kadar devrimlerin ardından istedikleri statüyü elde edememiş olsalar bile kadınlar, ilk kez kolektif olarak tarihin akışının belirlenmesinde erkeklerle iş birliği içinde olmuş, gelecekteki toplumsal rollerini pekiştirmişlerdi.
Rol demişken ufak bir muhasebeyi buraya sıkıştırmamız gerekiyor. Bugün erkek ve kadın rollerinden, toplumsal cinsiyet rollerinden söz ederken hem bizim için hem dünya için oldukça yeni bir dilin içinden konuştuğumuzu hatırlamakta yarar var. Rol kavramı tiyatrodan alınmış bir kavramdır ve gösteriyle akraba bir nüans barındırır. Toplumsal rol dediğimiz anda kamusal alandan, en azından kamusal alandaki gösterilerden de söz etmiş oluruz. Tabii burada unutmamalıyız; ortada bir rol varsa senaryo ve müellif de var demektir. Modern dönemde kadını, erkeği ve çatışan rolleri konuşmaya başladığımız anda aslında Batı’nın kendi iç dinamikleriyle ürettiği kriz alanlarından ve o kriz alanlarının kültürel etkileşim yoluyla Batı dışı toplumlara sirayetinden söz etmiş oluyoruz.
Doğduğu andan itibaren kadın ve erkek olmanın kalıplarını öğrenen insanlar, yaşadıkları kültürlerin kodlarına mahsus davranış formları geliştirerek kendilerini güncellerler. Bu güncellemeler zaman zaman çatışmaları da beraberinde getirir. Binyıllardır yavaş seyreden bu güncelleme, geride bıraktığımız birkaç yüzyıl içinde yaşanan olağanüstü gelişmelerle hız kazandı. Sanayi Devrimi ve Aydınlanma deneyimleri sonrası kadınlar, modern dünyanın tıpkı eski çağlardaki gibi kendilerini mağdur ettiğini, sadece mağduriyet argümanlarının değiştiğini fark ederek genel insan hakları serüveninde kendilerine mahsus bir parantez açarak kadın haklarını gündeme getirdiler.
Tıpkı erkekler gibi ağır şartlarda çalışan, iş kazalarına maruz kalan, bazı kültürlerde ezilen, yok sayılan kadınlar için bu hak arayışları kolayca satın alınabilen bir söylemin yükselmesine de zemin hazırladı. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının bir erkek yıkımı olarak bütün dünyayı etkilediği vasatta kadınların bu masum ve haklı istekleri hem anlaşılır bulundu hem farklı coğrafyalarda karşılık buldu. Fakat ortada bir sorun vardı. Feminist tavrın kadın haklarını “kadını erkek çatışmasına” hapsetmesi uzun vadede karmaşık sonuçlara neden oldu. Post yapısalcılığın öncülerinden Jacques Derrida bunu en erken fark eden filozoflardan biri oldu. Derrida, kadınların erkekler gibi olmayı arzulamasına dayanan feminizmin, kadın erkek karşıtlığı içinde kalmasını, bu karşıtlığın üstünün örtülmesine hizmet ettiğini, kadını ikincil bir dışlama mekanizmasına dâhil ettiğini; bu hâliyle de eril mantığın sürdürülmesine hizmet ettiğini söyledi.
Edebiyat Ayna Tutar
Peki realitede ne oldu? Kadınların sosyal hayata dâhil olması sadece çalışmaları dolayısıyla gerçekleşmedi. Çalışmayan kadınlar da çocuklarının eğitimleri, alışveriş ve benzeri süreçlerin aktörü olarak ailenin iş yükünü sırtlandılar. Bu yeni durum, kadının da erkeğin de birlikte omuz omuza yürüdüğü bir süreci doğurmadı. Rollerin iç içe girmesine sebep oldu. Ne kadın tam bir erkek gibi imtiyaz kazandı ne erkek geleneksel sorumluluğundan tümüyle sıyrıldı. Cinsiyetlerden beklentiler, biraz fıtratın biraz binyılların kültürel alışkanlıklarının sonucu olarak aşağı yukarı aynı kaldı ama babalar babalığın, anneler anneliğin nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremez oldu. Bu yeni durum doğal olarak yeni problemleri beraberinde getirdi. Dürüst olmak gerekirse yeni durumun mağdurları yine kadınlar oldu.
Modern hayat, kolaylaştırıcı pek çok imkânın yanı sıra dinmek bilmeyen bir gürültüyü de gündelik yaşamlarımızın içine boca etti. İş yerinde, evde, okulda sonu gelmeyen bir telaş egemen. Hayat her şeyden güçlü olduğunu ispat etmek için geliyor ve aşındırıyor. İnsana kendi debisini dayatıyor. Bıkmadan, usanmadan yontuyor, biçimlendiriyor. Bir bakıma bireyi ve toplumu aynı anda bitimsiz bir değişimin kollarında oyuncağa çeviriyor. Kadın ve erkek, bu değişim sağanağında yerini bulmaya çalışıyor. Edebiyat, tarih boyunca toplumsal krizlerin tercümanı olmuştur. Bunu bireye ayna tutarak, onu kendi düşünce kalıplarının dışına çıkararak yapmıştır.
Öykülerinin yaklaşık üçte ikisinde kadını ve kadının gündelik hayat içinde çeşitlenen sorunlarını merkeze alan Fatma Barbarosoğlu, 1990’ların ikinci yarısında ortaya koyduğu performansla toplumsal koronun bastırdığı pek çok sese tercüman olmuştur; modern hayatın çarpık biçimde konumlandırdığı kadınların acılarını, maruz kaldıkları vefasızlığı ve ihaneti öykülerine cesaretle konu edinmiş, gündelik hayatı gerçekçi fragmanlar eşliğinde ve klişelerden uzak kalarak kurmaca evrenine aktarmayı başarmıştır. Ayrıca başörtüsü mağduriyetlerinin işlendiği öykülerini de bu titizlikle dönemin herkesi içine çeken ağır politik havasından korumuştur. Bir metnin edebî niteliği, onun gündelik hayatı, gündelik algı ve aldanışlarına kapılmadan işleyebilmiş olmasında aranır. Konjonktür geçici, acılar kalıcıdır. Yazar, slogandan ve klişeden uzak durabildiği ölçüde, söz gelimi toplumsal travmaları bireysel derinleşmeler çerçevesinde ele alabildiği ve serinkanlılıkla dokuyabildiği ölçüde sesinin menzilini artırır. Barbarosoğlu hem 1990’ların ağır havasını hem de yeni sosyal bunalımları edebiyata aktarmaya odaklanmıştır. Onun tematik bir bütünlük arz eden öykü kitabı Gün Akşamsızdır’daki kadın tipleri, modern dünyada iç içe geçen kadın erkek rollerinin, ortaya çıkardığı krizlere ayna tutması bakımından önemli bir kitap olmayı sürdürüyor.
Mutsuzluğun Sebebi: Rol Krizi
Barbarosoğlu’nun öykülerinde mutsuz kadınlar geniş yer tutar. Sosyal statüsü, eğitimi, hayata dâhil olduğu mecra ne olursa olsun kadınların kaçamayacakları ve her seferinde başka bir yönüyle tosladıkları mutsuzluk, Gün Akşamsızdır kitabındaki öyküleri derin bir muvazeneyle birbirine bağlar. “Sevilmek İçin Randevu Alan Çocuk” öyküsünde çocuğunu sevmeye zaman ayıramayan kadının mutsuzluğu, “İmajatörün Evi”nde hayatını kocasına ve çocuklarına adayan kadının uğradığı vefasızlık, “Tamir Görmemiş Aşk”ta kendisi çalışıp şair kocası çalışmayan kadının talihsizliği, “Dostluk Efekti”nde ise eğitimli olduğu hâlde modern hayata bir tavır olarak evine ve çocuklarına kapanan kadının düştüğü ruhsal krizler anlatılır.
“İmajatörün Evi” öyküsünde kendisini evine, kocasına ve çocuklarına adayan kadının yıllar sonra eşi tarafından beğenilmemesi konu edilir. Kocası ondan başarılı bir anne, başarılı bir eş ve başarılı bir iş kadını olmasını ister. “Ben başarı nedir bilmem. Bilmediğim şeyi nasıl yapabilirim. Yaptığım şeyi bunca yıl öyle olması gerektiği için yaptım.” sözleri hayal kırıklığı yaşayan ev kadınlarının ortak çığlığı olarak yükselir öyküde. Ama sahipsiz bir başkaldırmadır bu. Çünkü kanaatkâr ve adanmışlıkla geçen yılların sonunda vefasız serzenişlerle karşılaşılmıştır. Kocası tarafından “kabuğunu kırması” istenen kadın derinlerde daha büyük bir kırılma yaşar ve umutsuzluk girdabına kapılır.
“Sevilmek İçin Randevu Alan Çocuk” adlı öykü ise, çalışmayan kadının anlatıldığı “İmajatör”deki kadının trajedisine bir bakıma cevap/cevapsızlık niteliği taşır. Çalışan ebeveyni tarafından telaşla uyandırılıp yuvaya bırakılan ve akşam alınan kız çocuğunun yaşadığı ilgisizlik, öykünün dramatik eksenini oluşturur. İş kadını anne eve gelir ama işi de peşinden gelir. Bir yandan telefonla konuşmakta bir yandan da yemek hazırlamakta olan anneye yaklaşmak isteyen çocuk her seferinde itilir. Bir ara ışıklar kesilir. Çocuğun muhayyilesinde “ilgi”yi temsil eden anne, gerçekliğini kaybetmiştir. Çocuk mum ışığında, tatilde ananesiyle geçirdiği güzel zamanları hayal eder. Işıklar geri gelir. Dizlerini karnına doğru çekip kanepede uykuya dalan çocuğun uykusundaki mırıldanması anneyle beraber okuru da sarsar: “İşin bitince beni sever misin anne.” Barbarosoğlu’nun öyküleri getirip bıraktığı kıyılar, okurun dikkatini sadece kadın erkek ilişkilerindeki uyumsuzluklara değil, modern hayatta kendi ayakları üzerinde durmak isteyen kadını bekleyen açmazlara da yöneltir.
“Tamir Görmemiş Aşk”ta yine talihsiz ve çalışan bir kadının öyküsü anlatılır. Bankada çalışan Nurgül’ün, şair kocası Özhan Bey herhangi bir işte çalışmamakta, evde çocuk bakımıyla uğraşmaktadır. Bir zaman sonra kocası tarafından beğenilmeyen bir kadına dönüşen Nurgül, aldatılmış, ötekileştirilmiş, vefasızlığa ve kıymet bilmezliğe uğramış kadını temsil etmektedir. Barbarosoğlu öykülerinde erkekler tarafından sıklıkla yıkım yaşayan kadın, bu defa toplumsal statü ve eğitim durumundan bağımsız olarak bu kaderle yüzleşmiştir. Eczacı Aysel’le yakınlaşan Özhan Bey’in şahsında, her kadının kocasından alacağı intikam Nurgül’ün omuzlarına yüklenir. Kocası tarafından şiirden anlamamakla, şairliğine kıymet vermemekle itham edilen Nurgül’ün edebiyat mezunu olduğu hâlde sırf kocası için İstanbul’da kalıp bankacılık yaptığı aktarılır. Nurgül kendine yapılan vefasızlığı affetmez ve toplumsal baskıları umursamadan hatıralarını alıp kocasını terk eder.
“Dostluk Efekti”nde ise mimar karı kocanın öyküsü “farklı bakış açılarıyla” anlatılır. Öykünün kahramanı olan kadın kocası gibi mimardır ve çalışmamayı, evde kalıp çocuklarına bakmayı bir erdem olarak görür. Her türlü idealizmi alt edecek güçlü dalgalara sahip olan gerçek hayat, kendi içinde böyle bir adaya rıza gösterecek midir? O adayı dalgalarıyla kırbaçlamadan, incitmeden, sarsmadan, yerli yerinde bırakacak mıdır? Elbette hayır. Adının “ev kadını” olarak anılmasından rahatsızlık duyduğunu eşiyle paylaştığı hâlde arkadaşlarına karşı bunu bir erdemmişçesine savunan kadın, kendisini evine adamıştır lakin psikolojik olarak bu adanmanın üstesinden gelememiş ve yalnızlaşmıştır.
Rol Paylaşımı mı Birlikte Yaşama Ahlakı mı?
Yukarıdaki dört öyküde yer alan dört kadın karakterin maruz kaldığı sorunların, bugün de geçerliliğini koruyan sorunlar olarak önümüzde durmadığını iddia edemeyiz. Hayat tiyatrodan fazlasıdır. Evliliğin, hayatın, insan ilişkilerinin “rol paylaşımı” gibi kapitalist bir çağrışıma, köklere sahip bir sistemle düzene sokulması pek de mümkün gözükmüyor. En azından modern dönemde bunu tecrübe ettik. Annelik ve babalık, sonsuz değişkenli bir denklemi beraberinde getirir. İnsan olmak, yuva kurduğumuz insanı her şeyden önce eşrefi mahlukat olarak görmemizi; aile olmanın sorumluluğunu bu bakış zaviyesinden şekillendirmemizi gerektirir. Hukuk, sadece evlenirken ve boşanırken eşlerin başvuracağı bir merci olarak orada durur. Eşler arasında huzuru temin edecek olan hukuk değil, ahlaktır. Rollerin dağılımından ziyade ahlaki bir zeminin esas alınması, bunun merkezinde de merhamet duygusunun yer bulması elzemdir. Kaldı ki kurallar, iş paylaşımları, sorumluluk taksimleri; evlilik gibi metafizik bir derinliğe de tekabül eden bir ilişkide ne kadar işe yarar tartışılır. Merhum Alev Alatlı’nın ifadesiyle, “Her yasal hak helal değildir.” zaten. Merhamet ve karşılıklı anlayış üzerine bina edilen bir evlilik, doğal olarak iş ve sorumluluk dağılımını da hakkaniyetle tesis edecektir.
Rol dağılımındaki adaletsizliğin, iç içe geçen kimliklerin, kendi kendine bir paradoksa dönüşen feminizmin, erkeğe ya da kadına buyurgan bir tavırla yapması ve yapmaması gerekenleri dikte eden anlayışların, bazen faşizan bir hâl alan eşitlik söylemlerinin üstesinden gelemediği, gelmekte zorlandığı sorunlar yumağı; ancak ve ancak İslam’ın teklif ettiği birlikte yaşama ahlakıyla mümkün olacaktır. Çünkü İslam, hayatın gereksinimleri kadar insanın ve eşyanın tabiatını da esas alır; insanlık onurunu her şeyin üzerinde tutar, kadına ve erkeğe bahşedilen saygınlığın, dinamikleri mütemadiyen değişen hayat karşısında zedelenmesine izin vermez.