KADİM TAKVİMLER

Gülay ASLAN ALBAYRAK

Atalarımızdan gelen kadim bilgiler vardır. Yazılı olarak bir yerde kayıtlı olmasalar da toplumun benlik ve hafızalarında yer alır, nesilden nesile aktarılarak yaşamaya ve uygulanmaya devam ederler. Bu bilgilerden bazıları toprağın bir parçası olan insanın, her türlü hava şartlarından haberdar olmasına ve bu hava şartlarına uygun olarak yaşamasına imkân verir.
Çocukluğumda ninem, miladi takvimden farklı bir takvimden bahseder, bildiğimiz aylardan farklı aylar sayar, yazın veya kışın ne zaman geleceğine, havanın nasıl olacağına ilişkin bilgiler verir ve söylediği bilgiler de neredeyse hep doğru çıkardı. Bahar mevsiminin geldiğini düşünerek sevindiğimiz zamanlar “Aprılın beşi daha gelmedi.” der, soğukların daha bitmediğinden bahseder, çok soğuk olan ay günlerini söyler, zemheriden, gücükten bahseder, iç çekerek o günlerde yaşanan olayları da anlatırdı. Okuma yazması olmayan ninem nasıl oluyordu da bu ayları ve günleri biliyordu ve sayıyordu, çocukken hep merak etmişimdir. Ninemin anlattığı ve hiçbir yerde göremediğim bu takvim, köydeki orta yaş üzerindeki kişiler tarafından da bilinirdi. Birbirleriyle muhabbet ederken gelecek günlerin hava durumlarını anlatırlar, yapılacak tarla işlerinden, ağaçların budanmasından, aşılanmasından, tohumların ekilmesinden ve şu günlerde eskiden şöyle şeyler yaşamıştık diye de anılarından, tecrübelerinden bahsederlerdi. Gerçekten de belirttikleri günlerde, söyledikleri gibi ya hava çok soğur ya da kış içinde yalancı bahar yaşardık.
Halk arasında “kocakarı takvimi” denilen, köyden uzaklaştıkça pek duyamadığım, bir yerlere not alamadığım için üzüldüğüm bu takvimin, daha sonraları Rumi takvim olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım.
Rumi takvim, Osmanlı Devleti zamanında kullanılan bir takvimdir. Hicri takvimin yanında, 1840 yılından sonra kullanılmaya başlamıştır. Yılbaşı günü 1 Mart, ayları ise, zemheri, gücük, mart, abrul, mayıs, kiraz, ocak, ağustos, ilk güz, orta güz, son güz ve karakıştır. Rumi takvimde sadece iki mevsim vardır; kış günleri ve yaz günleri. Kış günleri (kasım günleri) 8 Kasım’da başlar, 5 Mayıs’ta sona erer. Yaz günleri (Hızır günleri) ise 6 Mayıs’ta yani Hıdırellez ile başlar, 7 Kasım’da sona erer. Aslında bir şekilde hep duyduğumuz ama ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz hava durumları ile ilgili bazı kelimeler Rumi takvim ile ilgilidir. Cemrelerin toprağa, suya, havaya düşmesi, kocakarı soğukları, mart dokuz soğukları gibi. Tabii bazı atasözlerimizde de “Kork aprılın beşinden, camızı ayırır eşinden, hele hele on beşinden.”, “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.” şeklinde yer almıştır.
Yaşlı dedeler ve nineler Rumi takvim ile sadece havanın nasıl geçeceğini veya ne zaman hangi tohumların ekileceğini, ağaçların ne zaman budanacağını bilmezlerdi. Mart ayından yaz ayının nasıl geçeceğini bilirler ve o yaz hangi bitkileri yetiştirmeleri gerektiğine de mart ayında karar verirlerdi. Bu bilgileri de yine kadim bilgi olan “sayılı günler” ile yaparlardı.
Sayılı günler, Rumi takvime göre 2, 3, 4, 5 ve 6 Mart günlerinin hava durumuna göre, nisan, mayıs, haziran, temmuz ve ağustos aylarının nasıl geçeğinin değerlendirilmesidir. Rumi takvimde yılbaşı 1 Mart’tır. Rumi takvime göre 2 Mart günü, nisan ayını temsil eder ve o gün nasıl geçerse nisan ayı da öyle geçer. Diyelim 2 Mart’ta yağmur yağdı ise nisan ayının yağmurlu geçeği kabul edilir. Rumi takvime göre 3 Mart günü, mayıs ayını temsil eder ve o gün nasıl geçerse mayıs ayının da öyle geçeceği kabul edilir. Diyelim 3 Martta hava güneşli ise mayıs ayının da güneşli geçeceği kabul edilir. Rumi takvime göre 4 Mart günü haziran ayını, 5 Mart günü temmuz ayını, 6 Mart günü de ağustos ayını temsil eder. Böylece sayılı günler sayesinde nisan, mayıs, haziran, temmuz ve ağustos aylarının nasıl geçeceği bilinirdi. Buna göre de yazın kurak veya yağışlı geçeceği düşünülürse hangi bitkilerin ekileceğine, çift sürme zamanında karar verilirdi. Sayılı günlerde 7 Mart, eylül ayı olarak değerlendirilmez; çünkü ekin ekme dönemi bitmiş, ekin biçme zamanı gelmiştir.
Sulama sisteminin tam olarak yaygınlaşmadığı, seracılık faaliyetinin olmadığı zamanlarda insanlar bu kadim bilgilerle tarım faaliyetlerini devam ettirmişlerdir. Karadeniz’de yaz mevsiminin yağmurlu geçmesine rağmen annem, küçükken tarlalarında buğday, arpa ve pamuk ektiklerinden bahsederdi. Küçükken bu bana çok garip gelir, kuraklık isteyen buğday veya pamuk neden ekilirdi ya da daha serin yerlerde yetişen arpa nasıl yetiştirilir diye düşünürdüm. Normalde bu bitkiler Karadeniz ikliminde yetişmezdi ama köylüler bu bitkileri ekmeyi göze aldılarsa değişmeyen ve her zaman takip edilen kadim bilgi olan “sayılı günler”e göre rotalarını belirlemiş olduklarını anlardım.
Rumi takvim günümüzde geçerli bir takvim olmadığı için, “sayılı günler” nasıl tespit edilir diye düşünebiliriz. Rumi takvim, her ne kadar yaşayan bir takvim olmasa da çoğu duvar takvimlerinin yapraklarında, hem hicri takvime hem de Rumi takvime göre hangi ay, gün ve yılda olduğumuz yazılıdır. Ama genel bir bilgi verelim; bugün kullandığımız miladi takvimdeki mart ayı ile Rumi takvimdeki mart ayı arasında 13 günlük fark vardır. Örneğin miladi takvime göre 14 Mart 2025 günü, Rumi takvime göre 1 Mart idi. Buradan itibaren saymaya başlıyor, her Rumi mart gününün hava durumunu bir yere not ederek nisan, mayıs, haziran, temmuz ve ağustos aylarının nasıl geçeceğini not ediyoruz. Sonra da bu ayları kontrol ediyoruz gerçekten de örtüşecek mi diye…
Toprak ile yaşam bağını koparmamış orta yaş üzerindeki babam yaşıtları, hâlâ her sene Rumi takvime göre 1 Mart gününü bekler; mart ayından nisan, mayıs, haziran, temmuz ve ağustos aylarının değerlendirmelerini, uzun muhabbetlerini yaparlar. Bakalım bu yaz serin geçecek ve ağustos ayında da fındıklara yağmur yağacak mı?
Tarım toplumu olduğumuz ve hava şartlarına göre tarım yapıldığı dönemlerde, insanoğlu için havaların sıcak veya kurak geçmesi; toprağın sürülebilmesi, ekinlerin büyümesi, ağaçların yeşermesi ve meyve vermesi açısından çok önemliydi. Toprak ve doğa ile bağlarımızın olduğu dönemlerde kadim bilgiler de nesilden nesle daha kolay aktarılıyordu. Sonra şehirleştik ve doğa ile bağımızı yavaş yavaş koparmaya başladık. Muhabbetlerimiz teknoloji üzerine kurulmaya başladı ama bazı şeyleri hemen üstümüzden atamadık. Mektuplaştığımız günlerde hâl hatırdan sonra mutlaka havaları sorduk, “Nasılsın, iyi misin, oralarda havalar nasıl?” diyerek hava durumlarını hep merak ettik, bulunduğumuz yerin hava durumundan bahsettik. Bugün teknoloji gelişti, mektup atmıyoruz ancak büyüklerimizle telefonla konuştuktan sonra mutlaka havaların nasıl gittiğinden bahsetmeye devam ediyoruz. Çünkü havalar, toprak ile bağını koparmamış büyüklerimiz için yaşamın önemli bir parçası olmaya devam ediyor.
Kadim bilgiler her ne kadar teknolojik gelişmelerle arka planda kalmış, önemini kaybetmeye başlamış gibi görünseler de onlarla bağlantı kurmaya başladığımızda ufkumuzu açmaya, bizlere rehberlik etmeye, başka bakış açıları kazandırmaya devam ediyorlar.