KADİM ŞEHİR
KUDÜS

Doç. Dr. Eldar HASANOĞLU
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi


Dünyanın uygarlık tarihinde farklı yönleriyle temayüz eden mekânlar bulunmaktadır. Bu mekânlar arasında Kudüs, kutsallığıyla öne çıkan bir şehirdir. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam, Kudüs’ü kıble ve kutsal şehir olarak nitelemiştir. Günümüz dünyasında bu din mensuplarının sayısının toplamı dikkate alındığında, ortalama her beş kişiden üçü bu şehri kutsal bilmektedir. Bu itibar ve değer Kudüs’ün saygınlığını göstermesinin yanı sıra pek çok felaketin yaşanmasına da sebep olmuştur. Şehri ele geçirmek hedefiyle mezkûr dinlerin mensupları arasında sürekli savaşlar çıkmıştır ve bu çatışmalar günümüzde de hız kesmeden devam etmektedir.
Nübüvvet silsilesinin son halkası Hz. Muhammed (s.a.s.) yeryüzünde inşa edilen ilk mabedin Mekke’de (Kâbe) bulunduğunu, ikinci mabedin ise ondan kırk sene sonra Kudüs’te yapıldığını buyurmuştur. (Buhari, 40.) Hadisin metninden, bahis konusu iki mabedin yapımı arasındaki zaman dilimini belirten rakamın gerçek bir sayı mı yoksa sembolik bir ifade mi olduğu net olarak anlaşılmamaktadır. İslam kaynaklarında Kâbe’nin ilk defa Hz. Âdem tarafından yapıldığı geçse de Kudüs’teki mabedin onun tarafından yapılmasına yönelik açık bilgi bulunmamaktadır. Ancak Kâbe’nin yapımında kullanılan bazı malzemelerin Zeytindağı’ndan alındığı rivayeti, Hz. Âdem’in Kudüs’e aşina olduğu ve uğradığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla onun seyahati sırasında Kudüs’te mabet yaptığı tahmin edilebilir.
İslam kaynaklarındaki rivayetlerden Hz. Âdem’in Kudüs’te bulunduğuna yönelik tahmin, Yahudi ve Hristiyan kaynaklarındaki rivayetler tarafından da desteklenmektedir. Yahudiliğe göre Hz. Âdem cennetten çıkarıldıktan sonra Kudüs’e gelmiş, burada bir mezbaha yapmış ve burada kurban kesip affedilmesini dilemiştir. Ondan itibaren bu mezbaha kurban kesimi için kullanılmaya başlamıştır. Oğulları Habil ve Kabil (Kain’in) de kurbanlarını sundukları yer burasıdır. Bu anlatılanlar, Yahudiliğe göre Hz. Âdem’in Kudüs’te bulunduğunu ortaya koymaktadır. Hristiyan kaynakları da Hz. Âdem’in mezarının Kudüs’te olduğunu ifade eder. İnanışa göre İsa Mesih’in idam edildiği çarmıh, bu mezarın üzerine kurulduğu için çarmıhtan dökülen kan, asli günahın faili olan Hz. Âdem’in cesedinin kalıntılarına ulaşmış, dolayısıyla İsa Mesih asli günahın kefaretini kanıyla ödemiştir. Bu bilgi, onun bu şehirde bulunduğuna yönelik kanıttır. Özetle İslam’a göre Hz. Âdem’in Kudüs’te bulunması bilgisi, Yahudilik ve Hristiyanlık tarafından da teyit edilmektedir. Dolayısıyla, her üç dinî geleneğe göre Kudüs’ün dinî statüsü daha ilk insandan, tarihin sıfır noktasından itibaren başlamıştır.
Kudüs’ün, Hz. Âdem’den Hz. Davut zamanında İsrailoğullarının eline geçtiği zamana kadar geçen tarihi hakkında bilgiye İslam kaynaklarında rastlanmaz. Yahudi kaynaklarındaki rivayetler bu boşluğu doldurmaktadır. Bu rivayetler, Tufan zamanında Kudüs’ün su altında kalmadığını, Hz. Nuh’un kurbanını burada kestiğini anlatır. Hz. İbrahim’in birkaç defa şehre geldiği Yahudi kutsal metinlerinde geçmektedir. O, Kudüs’teki mabette yüce Tanrı’nın hizmetkârı olarak görev yapan Melkizedek’i ziyaret etmiş ve onun tarafından takdis edilmiş, oğlunu kurban kesmek için yine buraya gelmiştir. Hz. İbrahim’den İsrailoğulları’nın şehri ele geçirmesine kadar geçen zaman diliminde şehrin durumuyla ilgili Yahudi kaynaklarında bilgi bulunmamaktadır.
Günümüzde Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da Kudüs’ün önemi ittifakla kabul edilir. Ancak bu dinlerin kutsal metinlerinde yer alan anlatılara ve bunların tarihlerine göre Yahudiler ve Hristiyanların şehre ehemmiyet atfetmeleri kendi din kurucuları Hz. Musa ve İsa Mesih’ten birkaç asır sonra gerçekleşmiştir. Sonradan gelişen bu ehemmiyet sadece dinî olmamış, birtakım başka etkenler de devreye girmiştir.Müslümanlar ise daha peygamberleri Hz. Muhammed (s.a.s.) hayattayken Kudüs’ü kutsal bilmişlerdir.
Kudüs’ün İsrailoğulları nezdinde dinî ehemmiyetinin kabulü, Hz. Musa’dan sonra yaklaşık 6 asır devam eden bir süreç sonucunda gerçekleşmiştir. MÖ XII. yüzyılda Hz. Musa’nın halefi Yuşa b. Nun tarafından Kudüs İsrailoğullarının eline geçmiştir. Ancak onlar burayı pek önemsememiş, ele geçirdikleri diğer şehirlerden farklı olarak yurt edinmemiş, Atalar dedikleri Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakup ve eşlerinin mezarlarının bulunduğu el-Halil/Hebron şehrine odaklanmışlardır. MÖ XI. yüzyılın sonlarında Hz. Davut zamanında İsrailoğulları Kudüs’ü ele geçirip buraya yerleşmiş, bununla da Kudüs onların hayatına girmiştir. Onun şehri ele geçirmesindeki motivasyon, dinî olmaktan ziyade stratejik mahiyette olmuştur. Bu yaklaşıma göre şehrin ele geçirilmesinde 12 kabilenin tamamının hizmeti olacağından kabileler arasında payitahtın yerlisi gibi bir rekabet ve üstünlük yarışına olanak olmayacaktı. İlahi uyarı gereğince Hz. Davut burada bir mabet yaptırmaya niyetlenip gerekli malzemeleri toplasa da inşaatı yapamamış, mabet yapımı Hz. Süleyman tarafından gerçekleşmiştir. Kudüs’teki bu mabet vasıtasıyla şehir dinî niteliğiyle İsrailoğulları’nın gündemine girmiştir. Ne var ki toplum nezdinde bu mabedin pek karşılığı olmamış, merkezî ibadet yeri olarak kitlesel boyutta kabul görmemiş, yerel tapınma noktaları olan bama diye isimlendirilen yerlerde ibadete devam edilmiştir. Sonraki süreçte Hizkiya (MÖ 727-697) ve Yeşayahu (MÖ 640-609) zamanında şehre dinî ehemmiyet kazandırıcı nitelikte girişimler olmuş, ama beklenen sonuç ortaya çıkmamıştır. Yahudi tarihinde Kudüs’ün dinî ehemmiyetinin kitlesel kabulü MÖ 586’da başlayan Babil Sürgünü sırasında gerçekleşmiştir. Kudüs, ana yurtlarından uzak topraklarda sürgünde yaşayan İsrailoğulları için vatana bağlılık duygusunun müşahhas ve mücessem hâli olmuş, toplum hafızasındaki Kudüs’ün önemi vatan özlemi duygusu ile birleşince kutsallık algısı herkes tarafından kabul görmüştür.
Kudüs’ün Hristiyanlar nezdinde dinî ehemmiyetinin kabulü Hz. İsa’dan sonra IV. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bu zamana kadar Hristiyanlar arasında Kudüs, İsa Mesih’in başına türlü musibetlerin getirildiği ve acılar yaşadığı, bu yüzden defalarca beddua ettiği lanetli bir şehir olarak bilinmiştir. Yahudilikteki Kudüs’ün dinî ehemmiyetinin, Tanrı’nın konutu olan mabetle ilişkili olduğu ama Mesih geldikten sonra bu konutun insan olduğunu, gerçek mabedin de Mesih’in kendisi olduğu doktrinini savunan kilise babalarının söylemleri neticesinde Kudüs itibar görmemiştir. Bu yaklaşımın sebebi olarak Hristiyanlığın daha ilk yüzyılında yaşanan Kudüs ve Antakya merkezli parçalanma görülebilir. Kudüs merkezli Yakup cemaatinin pek gelişmemesine mukabil Pavlus’un doktrinlerini benimseyen Antakya merkezinin çizgisindeki Hristiyanların öne çıkmaları ve Antakya’yı öne çıkarma dürtüsüyle rakiplerinin merkezi olan Kudüs’ü önemsizleştirme temayülü ve itibarsızlaştırıcı bir kurgu geliştirmesi belki de doğal görülmelidir. Söz konusu dönem zarfında Pagan Roma’nın takibatı ve tecziyesi nedeniyle Hristiyanlar gizli faaliyet yürütmek zorunda kalmaları yüzünden bu ve diğer ihtilaflar çözüme kavuşturulamamış, ilahi mesajı sadece İsrailoğulları ile sınırlı tutan Kudüs merkezli doktrine karşın, yabancılara açılmayı savunan Antakya merkezli doktrin hızla yayılmıştır. IV. yüzyıla gelindiğinde durum değişmiştir. İmparatorluğun doğusunda yayılmış Hristiyan kitleyi baskı altında tutmanın onları komşu Sasaniler’e iteceği hesabıyla I. Konstantin 313 yılında Milano Fermanı ile Hristiyanlığı serbest bırakmıştır. Bunun ardından doğu sınırlarını kuvvetlendirmek amacıyla Kudüs’ü öne çıkaracak adımlar atmak için ona dinî ehemmiyet kazandırma politikasına başvurmuştur. Bu yeni gelişme, o yüzyılda bidat olarak algılandığı için kilise babaları arasında ciddi tartışmalar yaşanmışsa da devletin desteklediği yenilik yaygınlaşmış, Kudüs’ün kutsal bir şehir olduğu Hristiyanlıkta kabul görmüş ve şehir Hristiyanların her sene ziyaret ettiği hac merkezine dönüşmüştür.
Kudüs’ün Müslümanlar nezdinde dinî ehemmiyeti, Hz. Muhammed daha hayattayken kabul görmüştür. Nübüvvetin daha ilk yıllarında, Mekke’de Müslümanlar namazlarını Kudüs’e yönelerek kılmışlardır. Hicretten önce sahabeden Medineli Bera b. Marur’un kendi şehrinde Kâbe’ye yönelerek namaz kılmak istemesine karşın Hz. Muhammed’in ona Kudüs’e doğru dönmesini buyurması, İslam’a göre Kudüs’ün ilk kıble oluşunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Daha önce de işaret edildiği üzere, mucizevi bir şekilde gerçekleşen İsra ve Mirac yolculuğunda Hz. Muhammed (s.a.s.), Mekke’den Kudüs’e getirilmiş ve ilahi huzura yükselişi buradan gerçekleşmiştir. Bu tecrübe dolayısıyla ilk inananlar açısından Kudüs’ün dinî değeri daha da perçinlenmiştir. Nitekim Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tüm peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırmasının Kudüs’te gerçekleşmesi, toplum hafızasında bu şehrin taşıdığı değer ile peygamberlik geleneğinin kavşak noktası olarak yeni mesajın bu gelenek ve değeri reddetmeyip bilakis kendinde cemettiği ve meşru temsilcisi olduğunu bir nevi ima yoluyla anlatmaktadır. Medine’ye hicretten yaklaşık bir buçuk sene sonra kıble Kâbe’ye yönelik değiştirilse de Kudüs Müslümanların gündeminde olmaya devam etmiştir. Yeryüzünde ilk mescidin Mekke’de, ikinci mescidin ise Kudüs’te olduğunu buyuran Hz. Muhammed, Kudüs’e yapılan ziyaretin dinî değerini vurgulamış ve burada kılınan namazın sevabının kaç kat olacağını belirterek sahabeye bu şehri ziyaret etmelerini tavsiye etmiştir. Hz. Muhammed, Kudüs’ün değerini anlatmakla kalmamış, bilakis bu şehri Müslüman hâkimiyetine kazandırma amacıyla diplomatik ve askerî girişimlerden de geri durmamıştır. Bu terbiye ile ashab, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Kudüs’ü fethetmiş, burayı bir İslam şehrine çevirmişlerdir.