KAÇIRILAN
TARİHÎ MİRASIMZI
Eyüp DEMİR
Tarih boyunca hem doğudan (Persler) hem batıdan (Büyük İskender, Haçlı Seferleri) ve Millî Mücadele yıllarında (İngiliz, Yunan, Fransız işgalleri) istilalar yaşamış; topraklarında kent devletleri, krallıklar, imparatorluklar, cumhuriyetler kurulmuş; göç ve ticaret yollarının üzerinde bulunan, verimli topraklara sahip, zengin ve yüksek kültürlerin beşiği olmuş; ayrıca doğu ile batı kültürleri arasında köprü vazifesi görmüş Anadolu, "güneşin doğduğu yer" anlamına gelmektedir. Anadolu’nun bu özelliklere sahip olmasında şüphesiz ki bulunduğu coğrafi ve jeopolitik konumun etkisi çok önemlidir.
Geçmişten bugüne üzerinde yüzlerce medeniyetin yaşadığı bu coğrafyada pek çok tarihî eser mevcuttur. Bu eserlerin çoğu günümüzde hâlâ dimdik ayaktadır. Bir yanda da bu medeniyetlerin yaşadığı bölgelerde, yapılan kazılar devam etmektedir. Bu kazıların bazıları devlet kontrolünde yapılırken bazıları ise maalesef tarihî eser kaçakçısı dediğimiz kişiler tarafından yapılmaktadır. Devlet kontrolünde yapılan kazılarda çıkarılan tarihî eserler, büyük bir titizlikle korunmaktadır. Ne olduğu ve hangi döneme ait olduğu tespit edilen buluntular, daha sonra ülkemizde bulunan müzelerde sergilenmektedir. Fakat yine de Anadolu’da yaşayan eski uygarlıklara ait olmasına rağmen bir şekilde yurt dışına kaçak yollarla çıkarılan ve Avrupa’da müzelerde sergilenen ya da müzayede ile satılan, coğrafyamıza ait pek çok tarihî eser de mevcuttur.
Aslında Anadolu’da ilk tarihî eser kaçakçılığı veya yağmacılığı, Latin istilası kabul edilebilir. Bizans Kralı İmparator Aleksios, 1071’de Malazgirt’te kaybettiği toprakları tekrar geri alabileceğini düşünerek Haçlılardan yardım istedi. Anlaşmaya göre Müslümanlardan alınan topraklar Bizans’a verilecek, Bizans da buna karşılık Haçlıları destekleyecekti. İlk defa 1096’da İstanbul’a giren Haçlılar, ilerlemelerini devam ettirmiş, 1099’da Kudüs Latin Krallığı’nı kurmuşlardı. Haçlı Seferleri olarak da bilinen bu hareketlerin dördüncüsünde hiç beklenmedik bir şey oldu, Haçlılar yani Latinler Bizans’taki taht kavgalarını da fırsat bilerek İstanbul’u ele geçirdiler. Üç gün boyunca insanları katledip İstanbul’u yağmaladılar. Ayasofya dâhil olmak üzere pek çok tarihî yapı tahrip edildi, yüzlerce yıllık yazma eserler yakıldı, pek çok değerli eser Avrupa’ya kaçırıldı. Bugün bu eserlerin çoğunu Avrupa’da meşhur tarihî yapıların süslemelerinde ve müzelerde görebilirsiniz.
1800’lü yıllarda Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkan antikacılık ve tarihî eser merakı, bu ülkelerin, medeniyetlerin beşiği olan Doğu ülkelerine ve özellikle Anadolu’ya ilgi duymalarına neden oldu. Bu ilgi nedeniyle Avrupa’da üniversitelerde Şarkiyat-Doğu bilim kürsüleri kuruldu. Aslında bu kürsülerin kurulma amacı Doğu’ya açılmak, kendi ürettikleri ürünlere pazar aramak ve Doğu’nun zengin kaynaklarından faydalanmaktı. 1800’lü yılların ortalarında Küçük Asya ve Yakın Doğu dediğimiz bölgeye gelen Batılılar, gördükleri karşısında şaşkına döndü çünkü bu coğrafya tam bir hazineydi. Bundan sonra tarihî eserlerin kaçırılma süreci başladı. Maalesef o dönemki siyasi ve sosyal durum nedeniyle bu tarihî eser kaçakçılarına çok fazla müdahale edilememiştir. Buna rağmen kaçakçılığı engellemek amacıyla Osmanlı Devleti’nde bazı kararlar da alınmamış değildir. Bu durum, Osmanlı belgelerine şöyle yansımıştır: Örneğin Dâhiliye Nezareti tarafından gönderilen 26 Cemaziyülevvel 1321 (20 Ağustos 1903) tarihli bir yazıda, mealen “Memalik-i şahâne olarak bilinen Suriye, Fenike ve Filistin gibi ehemmiyetli tarihleri olan yerlerde pek çok yabancı kimseler, harabe ve mağaraları araştırmaktadır. Bu dönemde Avrupa’da eski eserler hakkında risaleler yazılmaktadır ve asar-ı atîkaya olan ilgi artmıştır. Bundan dolayı bu kişilerin eski eserleri yurt dışına kaçırma ihtimali vardır, özellikle idarey-i bahriye ve sevâhil-i muhafaza fevkalade tedbirler almalıdır.” (BOA, DH.MKT, 260/81, 26-05-1321) denmiştir. Bölgenin idarecilerine bu şekilde bir emirname gönderilse de gizlice arama yapan tarihî eser kaçakçıları yine de vardır. Yine 18 Zilhicce 1328 (16 Aralık 19120) tarihli bir belgeye göre “Halep’e bağlı Rakka kazasında bazı yerlerde antika eserler olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca yine kimliği belirsiz bazı kişiler, istedikleri her yerde kaçak kazılar yapmakta ve tarihî eserleri yurt dışına kaçırmaktadır. Bölgede bulunan jandarmanın yetersiz olması nedeniyle buralara acilen müze namına bekçiler gönderilmelidir. Halep’ten gelen isteğe göre buralarda acilen resmî kazılar yapılmalıdır fakat resmî kazı yapacak yeterince ekipman yoktur. Bu yüzden buraların devlet eliyle koruma altına alınması gerekmektedir. Ayrıca kaçak kazı yapan kişiler bir an önce derdest edilmelidir.” (BOA, DH.İD, 129/12, 17-04-1332) Devlet arşivlerinde bu ve buna benzer içerikte pek çok belge vardır.
Görüldüğü gibi geç de olsa Osmanlı Devleti, tarihî eser kaçakçılığının farkındadır ve bazı önlemler almıştır. Fakat bu önlemleri almada maalesef geç kalınmıştır. Çünkü bu tarihlerden çok önceleri, çoğu değerli eser yurt dışına çıkarılmıştır. Onlardan bir tanesi, belki de en önemlisi, günümüzde Çanakkale sınırları içerisinde yer alan Troya hazineleridir. Homeros’a ait “İlyada Destanı”nda anlatılan Troya kentinden ve Troya Savaşı’ndan etkilenen Heinrich Schliemann, 1868 yılında Troya kentini bulmak için ilk defa Çanakkale’ye gelmiş ve burada daha önce araştırmalar yapan arkeologların görüşleri doğrultusunda Pınarbaşı köyünde incelemeler yapmıştır. Daha önceden Çanakkale’de kazılar yapan İngiliz konsolosu Frank Calvert, parasızlık nedeniyle faaliyetlerine son vermiştir. Burada tanışan ikili, birlikte bu hazine için arama yapmaya başlarlar. Bölgede ilk olarak kaçak kazılar yapan Schliemann yüzünden Calvert’in başı belaya girer. Bu durum, Osmanlı belgelerine de yansır. Schliemann daha sonra hatırlı dostlarının yardımıyla bu alanda kazı yapmak için Osmanlı Devleti’nden kazı izni alır ve bu sırada ortaya çıkan Roma Dönemi duvarını kaldırır, büyük mabedi yok eder. Bu, arkeolojik kazıdan ziyade bir tahrip kazısıdır.
Schliemann, kazılara devam etmiş, nihayet 31 Mart 1873 tarihinde Troya hazinelerini bulmuştur. Toplam 8333 parçadan oluşan kalıntılar; altın, gümüş, bakır ve tunçtan yapılmıştı. En muhteşemleri filigran sarkaçlı 2 diyadem (taç), 4 küpe, kolye ve bilezikler ve 8700 adet boncuktu. Bunların yanında halkalar, küpeler, altın ve gümüşten imal edilmiş kap ve vazolar vardı. Schliemann’ın en büyük hedefi, hazineyi bulmak ve onu yurt dışına kaçırmaktı. Nihayet hazineyi bulunca üç seferde Atina’ya kaçırdı. Hazinenin büyük bir kısmını, nisan sonu mayıs başı 1873 yılında Kumkale’deki Karanlık Liman’da kereste yüklemek için bekleyen Yunanlı Kaptan Andreya’nın gemisiyle Atina’ya götürdü. Hafif olan altın ve mücevherleri de kendisinin ve yanındakilerin cep ve elbise içlerine saklayarak kaçırdı. Bu hazine, daha sonra bulunmuş, diplomatik girişimler sayesinde bir kısmı ülkemize geri getirilmiştir.
Osmanlı belgelerinde gözümüze çarpan bir başka tarihî eser kaçakçılığı da Fransa asıllı Mösyö Jacques de Morgan adında bir seyyahın yaptıklarıdır. Bu kişi, yaklaşık 18 ay Azerbaycan ve Anadolu’nun doğusunda kimselerin uğramadığı yerlerde eşi ile seyahat etmiş ve pek çok eski mezar kazısında bulunmuştur. Bu mezarlardan çok değerli nadir eserler çıkarmıştır. Kaçırılan nadir eserlerin içeriği hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Bu durum, Petersburg’da yayınlanan Novosti adındaki gazetenin 13 Aralık 1875 tarihli baskısında yer almaktadır (BOA, Y..PRK.TKM., 23/48, 18-05-1309).
Yine buna benzer bir başka olay da İzmir’de yaşanmıştır. Ayasulug’da (Efes) yapılan kazılarda bulunan bazı materyaller müzeye teslim edilmesi gerekirken İngiltere’ye kaçırılmıştır. Bu durumun farkına varan yetkililer derhâl eserlerin korunmasından sorumlu olan müze müdürü mösyö Runye’yi görevden almıştır. Belgede, buluntuların içeriği hakkında yine bilgi yoktur (BOA, HR.SFR.3, 194/8, 30-04-1873).
Bir başka olay da Kıbrıs’ta gerçekleşmiştir. Kıbrıs’ta bir gazete sahibi Derviş Paşa, yaşadığı bölgede bazı ecnebilerin araştırmalar yaptığını ve duyumlarına göre o bölgede kral mezarlarının olduğunu, araştırma yapmak için de Fransa’dan bir kişinin bölgeye geldiğini yetkililere bildirmiştir. Bu bilgi, Kıbrıs’taki müze çalışanlarına bildirilmesine rağmen dikkate alınmamış, Fransızlar o mezarları ortaya çıkarmış ve pek çok tarihî eseri yurt dışına kaçırmıştır. Daha sonra bunu duyan yetkililer bu konuda önlemler almak istemişse de artık çok geçtir (BOA, MF.MKT., 56244, 23-02-1319).
Tabii bu olumsuz durumların dışında bazı olumlu olaylar da yaşanmamış değil. Mesela, “12 Temmuz 1923’te İtalyan Marco adında bir konsolos, İzmir’de mermerden yapılmış kırık Afrodis başıyla yine mermer küçük bir kabartma levhayı kaçırırken yakalanmıştır. Bulunan eşyalar, İzmir Efes Müzesine teslim edilmiştir (BOA, 180-9-0-0/Genel, 29/159/24, 12.07.1923).
Osmanlı belgelerinde bu ve buna benzer örnekler maalesef çok fazladır. Dönemin şartlarından dolayı bu tür hareketlere karşı önlem alınmada çok geç kalınmıştır. Özellikle Almanya, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde pek çok ayrıcalık kazanmış ve bunu da kötü bir şekilde kullanmıştır. Günümüzde Avrupa’da pek çok yerde bizim topraklarımıza ait kalıntılar mevcuttur. Bugün Avrupa’ya seyahat ederseniz, mesela Berlin Müzesine giderseniz, Aydın’da yapılan kazılar sırasında bulunan MS II. yüzyıla ait Güney Agora Kapısı’nı, II. Eumenes Dönemi’ne ait Pergamon Athena Tapınağı Propylon girişini, Aydın Aphrodisias kentinde yapılan kazılarda bulunan İhtiyar Balıkçı Heykeli’ni, Konya’nın Selçuklu ilçesindeki Beyhekim Camii’nin çini mozaikli mihrabını, Hoca Ahmet Yesevi’nin talebelerinden olan Şeyh Hacı İbrahim Veli’nin türbesinin sandukasını ve İzmir’in kuzeyinde Antik Pergamon şehrinde yapılan kazılarda bulunan Zeus Sunağı’nı görebilirsiniz. Yine Paris Louvre Müzesine giderseniz, Antakya’da bulunan MÖ II. yüzyıla ait olduğu düşünülen Üç Güzeller Mozaiği’ni, Amerika Worcester Müzesine giderseniz yine Antakya’da bulunan MÖ IV. yüzyıla ait olduğu düşünülen Dionysos Mozaiği’ni, İngiltere British Müzesine giderseniz Fethiye’ye yakın bir bölgede bulunan Nereidler Anıtı’nı ziyaret edebilirsiniz.
Bunların dışında ülkemiz coğrafyasından kaçırılan birbirinden değerli yazma ve nadir eserleri de Avrupa’nın en büyük kütüphanelerinde görebilirsiniz. Bu ve buna benzer örnekler çok fazladır. Maalesef Avrupa’daki müzelerin çoğu, coğrafyamıza ait birbirinden değerli materyallerle doludur. Bu eserlerin asli vatanlarına döndürülmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı nezdinde pek çok hukuki çalışma yapılmaktadır. Eserlerin bazıları da Bakanlığımızın çabalarıyla ülkemize geri kazandırılmıştır.
Tarihte bu ay neler oldu?
Amerika Diyanet Merkezi hizmete açıldı. (2 Nisan 2016)
Türkiye’de internet ağı ilk defa kullanıldı. (12 Nisan 1993)
Türk Tarih Kurumu kuruldu. (15 Nisan 1931)
İlk yerli kâğıt imal edildi. (18 Nisan 1936)
TBMM açıldı. (23 Nisan 1920)
Kûtü’l-Amâre zaferi kazanıldı. (29 Nisan 1916)