İZ BIRAKAN İSLAM ÂLİMİ: MUSTAFA ASIM KÖKSAL
Yazdığı eserlerle tanıdığımız, ilmiyle amil olan
Mustafa Asım Köksal’ı, torunu Prof. Dr. Asım Cüneyd Köksal’a sorduk…
İslam Tarihi adlı büyük eseriyle tanıdığımız M. Asım Köksal’ın torunu ve aynı zamanda talebesisiniz. Onun hayatınızdaki yerini sorsak neler söylemek istersiniz?
Ben doğduğumda merhum dedem 63 yaşındaydı. Benim küçüklük yıllarımda İslam Tarihi’nin son ciltlerini yazıyor, devamlı çalışıyordu. Ama bizimle de ilgilenir, bize büyük insan gibi muamele ederdi. 8-10 yaşlarında çocuklar olmamıza rağmen karşısına alır, bize ciddi ciddi şeyler anlatırdı. Daktilosunu kullanmayı çok severdim, titiz olmasına rağmen buna müsaade ederdi.
Yaşım büyüdükçe, onu daha iyi anlayabildikçe mümkün olduğunca onunla daha çok vakit geçirebilmek için sömestr ve yaz tatillerinde Ankara’ya gider dedemlerin evinde kalırdım. Güzel ahlak nasıl olur, insana insanca muamele ne demektir onda gördüm. Allah ve Peygamber sevgisi, İslami hassasiyet nasıl olur ondan öğrendim. Titizlik, iş disiplini, kendini bir ideale adamak bir insanda nasıl tecessüm eder onunla anladım.
Okuyabildiğim zamanlardan itibaren dedemin yazdığı kitapları okudum, eserlerini yazarken faydalandığı kitaplara bakmaya çalıştım. Sonra ben ilahiyat fakültesine girip yavaş yavaş Arapça ve Osmanlıca öğrenince, dedem bana birtakım Arapça ve Osmanlıca kitaplar hediye etmeye başladı. Vefatından sonra da bazı kitaplarını bana vasiyet etti. Bir bölüm kitabını da ben İstanbul’dayım, göz kulak olurum diye Marmara İlahiyat Fakültesi Kütüphanesine bağışladı.
“İslam’ı ana kaynaklarından öğrenmek” diye ifadelendirip sık sık vurguladığı bir husus vardı, bu bende çok yer etti ve hayatımın seyrini etkiledi.
Kendisine hizmet edebilmek, dualarını alabilmek nasip oldu. Yüce Mevla’dan niyazımız ebedî hayatımızda bizleri tekrar bir araya getirmesidir.
M. Asım Köksal’ın ilk şiirlerini yazmasında Mehmet Akif Ersoy’un önemli yeri olduğunu biliyoruz. Onun manzum eserlerinden ve Ersoy’un hayatındaki yerinden bahseder misiniz?
Yazı hayatına başlaması Mehmet Akif’in tesiriyle manzum eserler yazmasıyla olmuştur. Safahat’ın birçok pasajını ezbere bildiğini söylerdi.
1936 yılında Mısır’dan yurdumuza dönen Mehmet Akif Bey’in gelişine, herkes gibi M. Asım Köksal da çok sevinir, ilk manzumelerini yazmasına vesile olan, eserlerinden tanıdığı büyük şairi görmeyi çok arzu etmektedir. Ancak Türkiye’ye döndüğünde zaten hasta olan Akif, kısa bir müddet sonra vefat eder. Vefatından az bir zaman önce hastanede gazetecilere, “Eğer Allah nasip eder de kurtulursam, Peygamberimizin (s.a.s.) hayatını Haccetü’l-Vedâ adlı bir eserle nazmedeceğim.” diye beyanat vermiştir. Fakat kurtulamayıp Hakk’ın rahmetine kavuşunca, Akif’in bu son emelini M. Asım Köksal kendi başına gerçekleştirmek isteyecek ve ilk baskısı 1944’de yapılan Peygamberimiz adlı manzum eserini kaleme alacaktır. Kendi nevinde tek olan yaklaşık üç yüz sayfalık bu eser, hece ölçüsü ile ve beyitlerle yazılmış manzum bir sîrettir. Eser tamamlandığı zaman, devrin Diyanet İşleri Reisi bulunan Şerefeddin Yaltkaya’ya eseri sunar, Yaltkaya’nın isteği üzerine kitabın başından biraz okur ve ön söz bölümündeki,
Günahlarım üzerinde bir damla yaş bu eserim;
Onu belki eritecek yavaş yavaş bu eserim.
beytine geldiğinde Yaltkaya heyecanlanır ve memnuniyetini belirterek eserin Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları arasında basılması gerektiğini söyler. Kitabın ilk baskısı böylece gerçekleşir.
M. Asım Köksal, Peygamberimizin (s.a.s.) hayatı ve sîreti hakkında temel bir eser yazma arzusuyla emekliye ayrılıyor ve otuz yıl kendisini ilme adıyor. Bize biraz bu döneminden ve bazılarının ödül de aldığı kıymetli eserlerinden bahseder misiniz?
M. Asım Köksal, 1955-1960 yılları arasında yoğun bir çalışma neticesinde müsteşrik Caetani’nin (İslam’ın esaslarıyla, sevgili Peygamberimizle alakalı yalan ve iftiralarla dolu) İslam Tarihi’ne bir reddiye yazdıktan sonra, Peygamberimizin (s.a.s.) hayatı ve sîreti hakkında temel bir eser yazma arzusu, zihninde ve gönlünde şekillenmeye başlamış, böyle bir eser yazmanın kendisi için bir farz-ı ayn hâline geldiğine inanmıştır. Yazmak istediği bu eserini, konuyla ilgili en temel ve en güvenilir kaynaklara dayandırmak ve yabancı dillerde yazılmış yanlışlar ve tahriflerle dolu kitapların aracılığına olan ihtiyacı bu suretle ortadan kaldırmak istemektedir.
Böylesine büyük ve şerefli olan bir işe girişebilmek ve bu işin altından hakkıyla kalkabilmek için emekli olmak ve kendini bütünüyle bu çalışmaya vermek gerektiğini anlamıştır. Böylece 1933 yılında başladığı diyanet memurluğunda otuz bir sene çeşitli kademelerde hizmet verdikten ve altı diyanet reisiyle birlikte çalıştıktan sonra hayatında yeni bir safhaya doğru adım atmış olur. Böylelikle 1964’ten vefatının gerçekleştiği 1998’e kadarki yıllarını bütünüyle İslam Tarihi (ve bunun yan ürünü sayılabilecek) çalışmaları dolduracaktır.
İlk adım olarak iki ciltlik muhtasar bir eser yazmayı planlamakta, daha sonra kitabının uzun ve geniş şeklini kaleme almayı düşünmektedir. Bu muhtasar iki cildin ilki Mekke Devri’ne, ikinci cildi ise Medine Devri’ne ait olacak; bu bittikten sonra Peygamberimizin hayatını ve İslamiyet’in doğuşunu bütün genişliği ve teferruatıyla kaleme alacaktır. İki senelik bir çalışmadan sonra tasarlamış olduğu iki ciltlik eserin ilk cildi olan Mekke Devri’ni tamamlar ve eser, 1966’da basılır. Mekke Devri’ni muhtasar olarak içeren bu cilt neşredildikten sonra, ilk kararından vazgeçerek Medine Devri’ni geniş olarak kaleme almaya başlar. Resulüllah’ın Medine’de geçirdiği 11 seneye mukabil, eserin Medine Devri’ni içeren kısmı da (her sene için bir cilt şeklinde) 11 cilt olacaktır. Bu plan üzere çalışmalarına devam eder. Her cilt 2-3 senede tamamlanmakta ve tamamlandıkça basılmaktadır.
Bu minval üzere çalışmak ve her 2-3 senede bir cilt neşretmek suretiyle 1980 yılında, 11 ciltlik Medine Devri’ni de tamamlar ve böylece 12 ciltlik bir takım meydana gelmiş olur. Fakat bu takımın ilk cildi olan bir ciltlik Mekke Devri, 11 ciltlik Medine Devri’ne ait olmayıp ilk önceki plana göre iki cilt hâlinde yazılması düşünülen muhtasar esere aittir. Bu sebeple, 1980 yılında 11 ciltlik Medine Devri’ni tamamlamış bulunan M. Asım Köksal, Mekke Devri’ni de buna uygun ve geniş tarzda kaleme almak gerekliliğini hissetmekte olduğundan, kısa bir dinlenme döneminden sonra hemen bu iş için çalışmalara başlamış, 1987 yılında eserini tamamlamıştır.
Bu arada Peygamberimizden önceki peygamberlerin hayatını ele alan Peygamberler Tarihi ile İslam Tarihi’nin son cildinde kısaca ele aldığı “Peygamberimizin bıraktığı iki büyük emanet: Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet” bölümünü genişleterek ayrıca kitaplaştırdı. Sonrasında tekrar İslam Tarihi’ne döndü, hayatının son 8 yılını tekrar bu eseri yazmakla geçirdi. Bir miktar ihtisar etti, yeni kaynakları değerlendirdi, bazı yazım hatalarını düzeltti, “Caetani’ye Reddiye” kısımlarını bu takımdan çıkararak iki cilt olarak ayrıca neşre hazırladı. İslam Tarihi şu an bu son hâliyle basılmaya devam ediyor.
Âlim bir şahsiyet olan dedenizin özelliklerinden biri de güzel ahlakıydı. M. Asım Köksal’ın nasıl bir kişiliği vardı, günlük hayatı nasıl geçerdi, biraz da bu yönlerini anlatır mısınız?
Benim hatırladığım ömrünün son 15 senesinde (70-85 yaşları arasında) sabah namazından sonra yatar, 8-9 gibi kalkar; kısaca bir şeyler yedikten sonra akşam namazına kadar -yemek ve namaz gibi ihtiyaçlar haricinde- fasılasız çalışırdı. O yaşlardaki temposu oydu, akşam namazından sonra yorulurdu. Ama daha önceki yıllarda sabah namazından yatsı namazına kadar çalışırmış. Bana sık sık şöyle yakınıyordu: “Artık yaşlandım. Namazdan sonra 1-2 saat daha uyuma ihtiyacım oluyor. Akşamdan sonra da yoruluyorum.”
Özellikle 1964 yılında memuriyet hayatı sona erdikten sonraki uzun yıllar boyunca sabah namazından yatsıya kadar çalışıyordu. Çevresinde olaylar olup biterdi; çocuklar doğar, büyür, evlenirler ama o hep vazife şuuruyla devam ederdi. Fakat dünyadan kopuk da değildi.
Yazları bir ay, en azından 2-3 hafta memleketine giderdi. Tabii onun dinlenme tarzı (ilim adamlarının dinlenme tarzı) da şu şekilde oluyordu: Bir yere giderken elindekini bırakıp başka bir şey okumak. Yine boş durmazdı fakat tebdil-i hava yapardı, sıla-ı rahim yapardı. Kayınpederi ve kayınvalidesi hayattaydı; onları ihmal etmez, ziyaret ederdi. Bunların dışında, evde kendisini ziyarete gelenler olduğunda çalışmasının ortasında da olsa ara verir, konuklarla sohbet ederdi. Randevusuz geldi diye insanları çevirmezdi. Hatta kendi eliyle misafirlerine hizmet ederdi. İnsanlara İslam’ı ve Peygamberimizin hayatını anlatmayı kendi misyonunun bir parçası olarak gördüğü için kendini bir yere kapatmazdı. Tüm boyutlarıyla örnek insan olmaya çabalardı. Mesela bir kez beraber cuma namazına gitmiştik. Hoca gelmemiş, 5-10 dakika geçti. Kendisi geçti kıble tarafına, anlatmaya başladı. Daha ezana 10-15 dakika var, insanlar boşa beklemesin istedi. Bu, vefatından 1-2 sene önceydi.
Vefatına kadar gayreti hiç tükenmedi. Hastaneye kaldırıldığı gün manzum bir eser yazıyordu Ahiret Yolculuğu adında. Esasında mensur yazacağı bir eserdi ancak fazla ömrü kalmadığını düşününce manzuma çevirmişti. O gün de sabahtan cuma namazına kadar çalışmış devamlı, 15 beyit falan yazmış. Sonra namaza giderken fenalaştı, 9 gün sonra da vefat etti. Yani sağlıklı olduğu son güne kadar çalışmasını bırakmadı.
Resulullah’tan (s.a.s.) bahsettiğinde çok vakur bir ifadeye bürünürdü. Onun ahlakıyla ahlaklanmış olup daima güler yüzlü ve hoşsohbet idi.
Son olarak aynı zamanda talebesi olma şansına da sahip olduğunuz dedeniz M. Asım Köksal ile ilgili unutamadığınız bir anınızı paylaşır mısınız?
Çok ihtiyatlı bir insandı. Kendi eşi, çocukları, torunları da olsa insanları rahatsız ederim kaygısı vardı. Vefatından bir sene evvel (babasının ahlakıyla ahlaklı, ömrünü kendini düşünmeden insanlara iyilik etme çabasıyla geçirmiş) rahmetli Selma halamın evindeydik. Ben, dedeme hizmet edeyim diye (evin üst katında) aynı odada kalıyordum. Erkenden kalkardı, uyuyamazdı. Fakat dizleri çok sorunluydu, tek elle trabzanı dahi tutsa inemiyor, destek gerekiyordu. Ancak ben uyuyorsam beni uyandırmak yerine iki eliyle trabzanı tutup güçlükle inmeye çalışıyordu. 1-2 defa sesini duyup onu yakaladım, yardım etmeye çalıştım.
Mustafa Asım Köksal Kimdir?
Kayseri Develi’de doğdu. Babası Hafız Mehmed Edip Efendi, annesi Döne Hanım’dır. İlköğrenimini Develi Merkez Numune Mektebinde tamamladı (1927). Kayseri Lisesi ve Erzurum Askerî Lisesinin giriş imtihanlarında başarılı olduysa da çeşitli imkânsızlıklar sebebiyle bu okullara devam edemedi. Bunun üzerine Develi Müftüsü İzzet Efendi’nin mukaddimât-ı ulûm derslerini takip etti. 1928’den Haziran 1930’a kadar Develi Ticaret ve Sanayi Odasında başkâtip olarak çalıştı. 1933’te Ankara’ya gitti. Aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığının açtığı kâtiplik imtihanını kazandı. Emekli olduğu 1964 yılına kadar Diyanet İşleri Başkanlığında evrak kitabeti memurluğu, tahsis memurluğu, sicil şefliği, yazı işleri müdürlüğü, yayın müdürlüğü, hayrat hademesi işleri müdürlüğü, zat İşleri müdür vekilliği, Müşâvere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu üye baş muavinliği görevlerinde bulundu. Safahât’tan etkilenerek 1927’den itibaren dinî manzumeler yazmaya başlayan M. Âsım Köksal, daha sonra ilmî çalışmalara yönelmiştir. Çalışmalarının büyük bölümünü Hz. Peygamber Dönemine ayırmış, anlatımda kısaltma yoluna gitmeyi uygun görmemiş, kaynaklarda kısa geçilmiş konuları ayrıntılı biçimde incelemeyi tercih etmiştir. İslâm Tarihi-Hz. Muhammed (a.s.) ve İslâmiyet, Peygamberler Tarihi neşrettiği eserleri arasında. 28 Kasım 1998’de Ankara’da vefat etti ve Bağlum Kabristanına defnedildi.