Söyleşi: Mahir KILINÇ
İnsanın yaratılış gayelerinden biriydi yeryüzünü iyilikle, güzellikle imar etmek. Zira dünyayı yaşanılır kılan şeydi iyilik ve merhamet. Ve insana yakışan en güzel hasletti iyiliği kuşanmak. Peki, iyilik neydi? Güler yüz tatlı dildi. Tebessümle selam vermek, verilen selamı almak ve yaymaktı. Hal hatır sormak bir başkasının derdiyle hemhâl olmaktı. En çok da aile fertlerinden haberdar olmak, onlara güzellikle davranmaktı. İyiliği çok büyük davranışlarda aramamak gerekirdi. Aslında iyilik gündelik yaşamın içinde küçük ama etkisi bir o kadar büyük davranışlarda gizliydi. Kötülüğün aksine o bağırmaz gönül yormazdı. Sessizce gönül kapılarını aralardı. Sessiz olmasından mütevellit kötülüğe nisbeten yaygınlığı az sanılırdı. Oysa iyilik gizli saklıydı. O hâlde iyiliği aşikâr kılmalı, daha çok konuşmalı ve dalga dalga tüm dünyaya yaymalıyız.
İyiliği konuşalım, iyiliği çoğaltalım gayesiyle çıktığımız bu yolda iyi aile örneklerini sizlerle buluşturmak üzere rotamızı Denizli’ye çeviriyoruz. Bu güzel diyarda hayatın zorluklarına birlikte göğüs germiş, birbirlerine destek olmuş, ihsanın, iyiliğin ailede başladığının güzel bir örnekliği olan Meşe ailesi ile yolumuz kesişiyor. Onları tanımak adına sorularımızı kendilerine yöneltiyoruz.
Aile olmak; birbirinde tamamlanmak, aynı ideali paylaşmak ve huzurlu bir yuvada bir ömrü birlikte yaşamaktır. Meşe ailesi olarak sizin huzurlu birlikteliğe adım atmanızın hikâyesi nasıl başladı? Seher ve Halil çifti kimdir?
Bizim huzur dolu hikâyemiz bizden de eski aslında. Büyüklerimiz hem dünya hem gönül gözüyle bakarak bizi birbirimize yakıştırmışlar. Bizim bu hikâyemiz aslında onların gönüllerinden dillerine dökülen bir dua oluverdi. Eski bir aile geleneği de olan bu durum, bizim yuva kurmamızda da etkili oldu. Büyüklerimiz, bir bayram ziyaretinde konuyu bize açtı, biz de birbirimizi gördük ve “Olur.” dedik. Biz aslında teyze çocuklarıyız ama benim ailem İzmir’de; eşim ve ailesi de kayınpederim memur olduğu için Uşak’ta yaşıyor. Dolayısıyla biz birbirimizle orada karşılaştık.
Eşim Seher Hanım’ın görme engelli olduğu bana anlatıldı. Hem onu beğenmiş olmam hem de ailesini az çok tanımam gönlümü bu birlikteliğe daha da ısındırdı. O görüşmeler esnasında işlerini kendisinin yapabildiğini de gördüm ve onun bu hâlinin de bir engel olabileceğini düşünmedim. Akabinde de birbirimizi beğenip de tamam dedikten sonra ailelerimiz söz, nişan ve düğünlerimizi yaptılar. O gün bu gündür Rabbim de nasip etti beraberiz ve çok şükür mutlu bir şekilde hayatımıza devam ediyoruz.
Seher Hanım öncelikle sizi tanıyalım…
Ben Denizli’nin Çivril ilçesine bağlı Özdemirci kasabasında 1976 yılında doğmuşum. Babamın memur olması hasebiyle de Uşak ilinin Eşme ilçesinde ilkokulu arkadaşlarımın ve öğretmenimin yardımlarıyla bitirdim. Çünkü ben sadece ışık ve nesneleri görebiliyordum. Dolayısıyla tahtada yazılanları okuyamıyordum, arkadaşlarım bana okuyor, ben de dinliyordum. İlkokulu bu şekilde bitirdikten sonra eğitimime devam edemedim. 19 yaşında iken Rabbimin bana lütfu olan eşim karşıma çıktı ve bir ömrü birlikte paylaşmak üzere evlendik. Evlilik ve evlatları büyütme süreci esnasında da ara verdiğim okul hayatıma tekrar başlayamadım. Elbette her şey vaktini bekler, insan yeter ki hedeflerinden hayallerinden vazgeçmesin. Okumak, kendimi geliştirmek hayallerimden biriydi. Eşim imam olduktan sonra ortaokul, lise ve iki yıllık üniversite bitirdim. Şu anda lisans eğitimime coğrafya bölümünde devam ediyorum.
Halil Hocam…
Ben de eşimle aynı kasabada 1975 yılında doğdum. İlkokulu köyümde okudum. Sonrasında babam iş için İzmir’in Tokatbaşı Köyü’ne gidince biz de onunla birlikte gittik. O köyün cami hocası babama Kur’an’ı okumaya yönelik kabiliyetim olduğunu söyledi. Babam da beni İzmir’e Kur’an kursuna gönderdi. Orada bir yıl okuduktan sonra imam hatip lisesine gittim. Sonrasında Seher Hanım’la evlendik ve Denizli’ye yerleştik. Evlendikten sonra özel sektörde on yıl kadar çalıştım ve beraberinde ilahiyat okudum. İlahiyatı okurken eşimin de tavsiyesiyle imam oldum. O gün bugündür imamlığa devam ediyorum.
Her insan farklı niteliklere, kabiliyetlere sahiptir. Öğrenmeye, çalışmaya azmettiği sürece bu yetenekleri ortaya çıkar ve kişi kendini, geliştirir, gerçekleştirir. Seher Hanım, sizin de azimle gayretle dolu bir hayat hikâyeniz var. Ne gibi zorluklarla karşılaştınız, engelleri nasıl aştınız?
Ben hiçbir zaman engelliyim diyerek bir köşeye oturup hayata küsmedim. Şu işi yapamıyorum, bu işi yapamam diye kendimi kısıtlamadım. Aksine bu işleri yapmalıyım ve de yapmam lazım diyerek sürekli kendimi geliştirmek için uğraştım. Bu düşünce üzerine bir mücadele içerisinde olunca da çok zorluk çekmedim. Kendimi kısıtlasaydım çok zorluk çekerdim. Belki başkasına muhtaç olurdum veya işlerde pek çok engel önüme çıkardı ama kendimi geliştirmeyi tercih ettim. Diyanet İşleri Başkanlığımızın engelli bireylere yönelik güzel çalışmaları var. Onlardan birisi de müftülüklerin açmış olduğu Kur’an kursları. Evlatlarımdan biri beni Kur’an kursuna getirdi götürdü sağ olsun. Yaşım hayli ilerlemiş olmasına rağmen Braille alfabesini öğrendim, epey zorlandım ama başardık. Ortaokul, lise ve üniversite okurken gerekli materyaller olmadığı için biraz sıkıntı yaşadım ama gerek eşim gerek çocuklarım bana bu konuda da destek oldular. Bir de sınav esnasında okuyucu olan kimseler umarsızca okuyup moralimi bozdukları ya da bazı öğretmenlerin bilemediğim sorularda “Bilemeyecektin niye sınava giriyorsun.” gibi söylemlerini dahi işittim. Yılmadım, elhamdülillah başardım.
Ayrıca ev işlerinde de ütü ve yemek yapabiliyorum. Mesela yemek yaparken soğanın çıtırtı sesinden kavrulup kavrulmadığını biliyorum. Yemeğin piştiğini etrafa yaydığı kokusundan anlıyorum. Ayrıca örgü örmeyi de öğrendim. Kısaca insan kendisine inandığı ve güvendiği sürece Allah’ın izni ve keremiyle yapamayacağı bir iş yok.
İyilik ailede başlar ve tüm topluma yayılır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de “insanların en hayırlısının ailesine karşı en hayırlı olanlar” buyururken öncelikle aile fertlerine iyi davranılması gerektiğine dikkatlerimizi çekiyor. Halil Bey, bir eş ve baba olarak ailenizde ihsan kavramını yaşanılır kılmak için neler yaptınız?
Ben kendimi bildim bileli hep başkaları için yaşamayı tercih etmişim. Bir tebessümün dahi sadaka olduğunu bizlere tavsiye eden Peygamber Efendimizin ümmetinden bir fert olarak bekârlığımda sürekli şöyle dua ederdim: “Rabbim beni ihtiyacı olanlarla tanıştır.” Her gün evden çıkarken bile böyle dualarla ve düşüncelerle çıkardım. Çünkü insanlara yardımda bulunarak Rabbimin rızasını kazanmak isterdim. Rabbim de bana lütfedip yolda giderken birilerini karşıma çıkarır ve insanlara yardım etmemi sağlardı. Böyle bir hayat üzereyken Rabbim karşıma eşim Seher Hanım’ı çıkardı. Büyüklerimiz kendisinden ve engelinden bahsedince aklıma ettiğim dua geldi ve işte fırsat dedim. Artık iyilik yapma fırsatını aramama gerek kalmadı, fırsatın kendisi geldi ve hayatıma girdi diye düşündüm. Eşim benim için Allah’ın (c.c.) sadece bir emaneti değil, bana sunulmuş en güzel hediyesiydi. Eşimle evlendikten sonra da ailemizde diğer ailelerde olmayan bir güzellik gördüm. Bu durum benim davranışlarıma da yansıdı ve eşime karşı daha dikkatli olmam gerektiğini düşündüm. Ailemizin bu kadar güzel olmasının belki de en büyük vesilesiydi. Dolayısıyla bu güzelliğin kaynağını koruyan, kollayan bir tavır içerisinde bulunmam gerektiğini düşündüm. Evde ona yapabileceğim ne varsa ev işlerine dair hepsini yapmaya gayret ettim ve ediyorum. Büyüklerimizin de duasıyla çıktığımız bu yolculukta benim eşimi düşündüğüm kadar eşim de beni düşünür.
Peki, siz üç genç evlada sorsak:
Aile fertleri iyiliklerin çoğalması için birbirlerinin aynasıdır. Ailede sevgi, merhamet, adalet, hüsnü muamele, yardımlaşma gibi nice ahlaki erdemlerin yaşanılır olması o hanede iyiliğin varlığını gösterir. Bu anlamda ebeveynleriniz sizlere nasıl bir ayna oldu?
Biz üç erkek kardeşiz. Annemiz ve babamız bizim için çok değerli. Biz hep babamızın bize annemize yönelik nasihatleriyle büyüdük. Annemize dönük korumacı yönünü bize de verdi. Biz daha küçük yaşlardayken annemizin tek başına bir yere gidemeyeceğini ve bazı durumlarda yardımımıza ihtiyacı olduğunu öğrenmiştik. Kısacası annemizin özel ve önemli olduğunun farkındaydık ve babamızdan da bunu bizzat görüyorduk. Babamızın annemize desteğini ve yardımlarını görerek büyüdük. Babam ev işleri dışında annem bir yere gidecek olduğunda onu kesinlikle yalnız bırakmıyor. Her zaman annemle ve annemin yanında olmayı kendisine sanki bir görev addetmişti ve bundan da mutluluk duyuyordu. Bizler de babamın bu merhamet ve sevgisinin, annemin de babama karşı sevgi ve saygısının hüküm sürdüğü bir yuvada yetiştik. Annemizin ve babamızın başka hiçbir anne ve babaya benzemeyen özellikleri vardı. Sanki onların birbirlerine olan sevgileri, saygıları çok farklıydı. İyi ki böyle bir mutluluğun, huzurun içerisine doğmuşuz ve ahlaklı bir şekilde büyümüşüz dedik. Babamızın ve annemizin dediği “biz” kavramı bize de öyle işlemişti ki bir şeyi yapmadan önce annemiz ya da babamız üzülür mü diye düşünürdük. Evimizdeki en önemli terazi annemin üzülmesi ya da mutlu olmasıydı. Dolayısıyla bu durum da bizim yaşantımızda bir otokontrol oluşturdu. Son olarak istişarenin belki de en güzel hâlini anne ve babamızda gördük ve öğrendik diyebiliriz.
Aile; paylaşmayı, geçinmeyi, sıkıntıyı hep birlikte göğüsleyip mutluluğu hep beraber yaşamayı gerektiren sıcak bir yuvadır. Aile fertlerinin zorlukları aşmalarında, birbirlerine destek olmaları ve iyiliği çoğaltmaları noktasında tüm ailelere, insanlara neler söylemek istersiniz?
Eşler görmek istedikleri sevgiyi, saygıyı ve hürmeti birbirlerine göstersinler ve bunu asla sakınmasınlar. İşte o zaman tabiri caizse baba evin kralı, anne evin kraliçesi oluverir. Aile içerisinde “ben” yerine “biz” kavramı yerleştiğinde zaten aile fertleri bir yarış ve enaniyet içerisinde olmayı bırakır ve vücudun birer uzvu gibi hareket eder. Dolayısıyla bir olmayı ve bir vücut olmayı başarmak gerekir aile yaşamında. Ailenin her bir ferdi, birbirini gözünü sakınır gibi sakınmalı hem bu dünya hem ahiret için. Herkes iyiliği, güzelliği, tebessümü, güzel sözü, iltifatı evvela kendi ailesinde yeşertmeli ve çoğaltmalı. Bunu yaptıktan sonra zaten o ailedeki her birey; bu iyilikleri, güzellikleri gittikleri yerlere taşıyacaktır. Hayat hep güllük gülistanlık değil elbette. Sıkıntıların olduğu zamanlar da yaşanır her bir ailede. Mutlulukları nasıl paylaşıyorlarsa sıkıntıları da öyle paylaşmayı bilmeliler. İşte o zaman sağlam bir zemine oturmuş, mutluluk ve huzur dolu bir aile oluveriyor. Rabbim herkese mutlu ve saadet dolu bir yuva nasip eylesin…