İSMAİL DEDEM VE ÇOCUKLUĞUM
Hatice KURT
Makbule Öğretmen bir lisede edebiyat öğretmeniydi. Bir gün derste öğrencilerinden bir kompozisyon yazmalarını istedi. Kompozisyonun konusu, büyüklere hürmet ve saygı konusuydu. Her biri birbirinden güzel anılardan oluşan yazılar yazdılar. Makbule Öğretmen, sevgi ve saygının küçüklükte yaşanılarak öğrenilen ve sonrasında sunulan bir değer olduğunu biliyordu. Bu sebeple kimler neler yazacak merak ediyor ve çocukları daha yakından tanımayı istiyordu. O gün gelmişti, öğretmen içlerinden seçip okumaya başladı. Herkes pürdikkat öğretmeni dinliyordu.
İnsanın anavatanı çocukluğudur, derler. Coğrafya ve ailelerimiz kaderdir. Yeşil ve mavi arasında, şehirler arası otoyolun girdiği bir mekândan Karadeniz’i temaşa etmek de bizim çocukluk yazgımızdı. Sadece yol kenarında oturanların bilebileceği bir çocuk oyunuydu yoldan geçen arabaları saymak. Kışın denizin eve kadar gelen coşkulu sesi, baharda bizim “Haydi köye gidelim!" diye tercüme ettiğimiz kuş sesleri... Mayıs ayında fındık bahçelerine serilen dağ çiçekleri, özenle toplanır, mis gibi sütle ezilir, afiyetle yenilir, reçeller yapılır; haziran ayı ıhlamurlar toplanır, eve bir nebze katkı sağlanır. Ağustos ayı ise en telaşeli ay, fındık ayıdır. Toplanması, kurutulması, elle ayıklanması ve sabahın ışığında eleğin tıngır tıngır sesiyle küçüklerinin elenmesi… Sonra da körünü, boşunu, çatlağını ayırması bir hayli iştir. Telaşeli geçen bu ayda aileye katkılar sağlanır, sağlamamak ne mümkün taşıma suyla dönen bir değirmendir o zamanlarda aile...
Çocukluğumuz, hayata olumlu ve olumsuz bakışımızı, hayatla mücadelemizi derinden etkiliyor. Ondan dolayı çocukların hayatında güzel anılar biriktirmek de bir o kadar önemli. Seneler sonra hatırlanan, muhabbet kokan anılar... Zihindeki güzel fotoğraf albümleri...
O zamanlar evlerde taşıma su kullanılırdı. Evin suyu dereden taşınırdı. En çok da kim mi taşırdı? Tabii ki evin küçükleri... Büyüklerin yapacak o kadar çok işi vardı ki bu iş küçüklere kalırdı. Yapamam kelimesi dağarcığımızda sanırım yoktu. Hanenin her bireyi aileye katkı sunardı. Çocuklara mesuliyet duygusu vermek için ailelerin çokça düşünmesi gerekmezdi. Arabanın nadirattan olduğu, bir yerden bir yere gitmenin daha çok Allah vergisi ayaklarla yapıldığı zamanlardı. Bulunduğumuz sahil köyünden anne baba köyümüze gidebilmek için üç dört tane yol vardı. Küçük olduğumdan sen yorulursun denilince hiç geride kalmak istemez, yorulduğumu belli etmezdim. Kâh dağ meyveleri toplar kâh “dinlenecek” denilen yerde biraz dinlenir kâh mutlaka bir ismi olan fakat benim şu an hatırlamadığım dağ suyundan su içer, sohbet ede ede yolculuk ederdik. Bazen de annemin Sarıkız’ı, Aynalı’sı da bize arkadaş olurdu... Kâh geçtiğimiz dereleri sayar, “dereyi görmeden paçaları sıvamak” deyiminin anlamını yaşayarak öğrenir, içinde bulunduğumuz şartları hep bir sevince dönüştürürdük. Ormanda tam anlamıyla dağ, tepe, dere derken ağaçlarla çiçeklerle dost olurduk. Bir yolun ucu rahmetli halama çıkar, orada biraz soluklanırdık.
Hiç unutmam annemin akrabalarından olan bir adamcağız, köyünden kasabaya, kasabadan bulunduğumuz yerdeki yazlık fındık evine kadar öküz arabasıyla giderdi. Şimdi düşündüğümde yolunu çokça uzatırdı. Asfalt yolun kenarından hanımı ile muhtemelen taşıması lazım gelen ev ve bahçe ihtiyaçlarını yüklediği öküz arabasıyla arada geçerken tekerleklerin gıcırtısını dinlerdik.
İnsanın bir köyünün olması, hele ki sıkılıp bunaldığı şehir hayatından arada kaçabileceği, özellikle doğal afet ve salgın gibi zaman dilimlerinde ne büyük bir nimet. Annemin köyü, babamın köyü, bir de babamın büyük zahmetlerle aldığı bu sahildeki kasabaya yakın olan köyümüz... Havanın güzel olduğu her hafta sonumuz ve yazımız hep burada geçerdi.
Herkes gelmeden ve büyükler başlamadan küçükler yemeğe başlamazdı. Sofrada misafir varsa önce misafirlere ikram yapılırdı. Hele misafirimiz İsmail Dede ise, küçükler bir anda yarışa girerdik. İsmail Dede her ne zaman su istese koşar, hemen getirir, sadece onun ağzından o güne kadar duyduğumuz "Berhudar ol evladım." sözünü, "Su gibi aziz olasın." duasını kapmaya çalışırdık. Abdestler ibrikle alınır, eve gelen misafire yardım edilirdi. Evin küçükleri temiz havlu tutardı. Seccadeyi doğru bir şekilde serer, tespihine kadar hazır ederdi. Yemekler yer sofrasında yenirdi. En büyük keyfimiz, denize nazır bahçemizde ailece ve misafirlerimizle çay içmek, sohbet etmekti. Babamın kısa zamanda yetiştirdiği meyve ağaçları, sebzeleri; göz, gönül ve karın doyurur, misafirimiz eksik olmazdı. Bizim için “Kızım bir çay koy, misafirimiz geldi.” sözü yanına küçük bir hazırlık da yapılacağı anlamına gelirdi.
Küçük bir sahil kasabasının iç kesimlerinde bir köyde yaşayan, hayatı hep toprakla meşgul olmakla geçmiş, tatlı dilli, ağzı dualı, ibadetlerine düşkün bir dedeydi İsmail Dede. Elli beş altmış yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum o zamanlar. Çocukluğumdan hatırladığım iki oğlu ve sayısını tam bilemediğim birkaç kız evladı, torunları vardı. Hayat arkadaşını çok erken yaşta kaybetmiş, çocuklarına hem annelik hem babalık, torunlarına ise hem dedelik hem de ninelik yapıyordu. Rabbine dayanarak hayatına devam etmiş koca yürekli bir adamdı.
Sevmek gibi sevilmek de bir rızıktır hayatta. O da bir lütuftur, ihsandır insana. Ya hiç sevilmeseydik, hiç sevenimiz olmasaydı. Sadece maddi çıkarlar için hep seviliyor veya yine maddi çıkarlar için sevilmiyor olsaydık nice olurdu hâlimiz? Bazen kan bağı olmadan da aile olabiliyor insan. Aile olmak, aynı sevinci, aynı sıkıntıyı paylaşarak aynı gönül dünyasında buluşmak, aynı pencereden hayata bakmak değil miydi neticede?
“Sevgi, değer gördüğü yere akar.” derler. Sevgisini sunmak istiyor insan, bir insana, çocuğa, çiçeğe, hayvana; gönlünü yormayana, yükünü, gamını alana... Değer bulduğu, kıymet gördüğü yerde sevgisini büyütüp derinleştiriyor ve birilerine dede oluyor, baba oluyor, abi oluyor, kardeş oluyor.
Dede veyahut da bazılarının dilinde büyükbaba. Hep güven, sevgi aşılar insana, onun orada olduğunu bilmek. Arada ziyarete geleceğini umutla beklemek, küçük tatlı bir söz duymak ağzından. Cebine senin için sakladığı küçük bir şekerlemenin veya yeni turfanda bir meyvenin eline bırakılması büyük huzur verir insanın çocuk ruhuna.
Sıcak yaz günlerinde kaldığımız, Karadeniz’in güzelliğine bakan, dağın eski İstanbul yolu üzerindeki evimize yakın iki dağın eteklerinde, arasından küçük bir derenin aktığı güzel meyvelerle dolu fındık bahçesine sahipti İsmail Dede. Derenin bir tarafını bir oğluna, diğer tarafını ise diğer oğluna vermişti. Yazın bahçesine gelince bize de sıkça uğrar, babamı çok sever, hep iyiliğini düşünür, baba gibi destek verir, ablamla bana da dedelik ederdi. Onunla geçirdiğimiz güzel anılar evimize sıkça gelişinden hatta köpeğimizin hâlâ onu tanımamasına serzenişinden, soframızı paylaşmamızdan ibaret değildi tabii ki de. Bugün ardından hep hayırla yâd ettiğim, dualarıma kattığım bu dede “Nurlar içinde yatsın." arada bir aklıma düşüverir. “İyilik yap, denize at. Balık bilmezse Halık bilir.” demişler. Karşılıksız yapılan iyilikler ne kadar kıymetli. Küçük, büyük dememeli bir gönle doğru küçük adımlar atmalı insan.
Çocukluk dönemimde onunla geçen anılarımın hafızamda kalanı; bizi torun sevgisiyle sevmesi, elimizden tutup bahçesindeki meyveleri birlikte toplamaya gitmemiz ve bize özel bir zaman ayırmasıydı. Bugün bazı büyükler bunu, parka götürerek, okuluna bırakarak, birlikte alışveriş yaparak veya tatile giderek yapıyorlar. Önünde ayrı ayrı cepleri olan, siyah renkli olduğunu anımsadığım bir bahçe önlüğüyle orta boylu, kumral, sakallı bir dedeyle birlikte olgun kırmızı elmaları, erikleri, incirleri topluyoruz birlikte. Ve kocaman bir dut ağacı düzlük alanda. Şimdilerde duruyor mu yerinde bilmiyorum? Gönül genişliğiyle herkese helal edilmiş bu ağaçtan bahçesine gelen yiyor, geçen yiyor. Büyük bir aile etkinliği rutinimiz olmuştu. Çarşafın bir ucundan da biz tutuyoruz. Bir kişi dalları silkeliyor ve sonrasında kocaman bir siniye konulmuş enfes lezzetli dutlar hep birlikte afiyetle yeniyor. Dut böyle bir meyve, birleştirici ve bereketli. Birlikte topla, birlikte ye. Aile, akraba, komşu olmayı öğretmek için yaratılmış sanki.
Ağaç diken bir Müslüman’a o ağaçtan yenilen mahsul onun için sadakadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslüman bir ağaç diker de onun meyvesinden bir insan yahut hayvan yerse muhakkak o yenilen şey, ağacı diken kimse için bir sadaka olur.” (Buhârî, Edeb, 27) Bu şuurla her yere meyve dikmiş “Yiyin, için helali hoş olsun.” diyen gönlü geniş, cömert bir insandı İsmail Dede. Onun bahçesine doğru yürümek bile büyük bir zevkti bizim için. Her daim yaşarken de şimdilerde de her zaman hayırla yâd ettiğimiz, sevgisini, ilgisini cömertçe sunan bir büyüğümüzdü bizim. Ve sanırım onlu yaşlardaydım, bizimkiler onun rahmet-i Rahman’a kavuştuğunu çok üzülürüm diye saklamışlardı benden. Memlekete gittiğimde mezarını ziyaret ediyoruz. Geçici olan hayatta en büyük kazanç.
“Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ” bırakmak değil midir?
Dua ediyorum ki çocukları sevindirenlerin, cömertlerin gittiği cennetin en güzel yerinde olasın.
Makbule Öğretmen okumasını bitiriyor. O ve öğrencileri duygulu gözlerle dualar ediyorlar, bu hayırla dünya hayatından geçmiş ve gönüllere güzel dokunmuş İsmail Dede’ye...