İSLAM ÖĞRETİSİNDE AİLE OLMAK
HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)
ÖRNEKLİĞİNDEN KESİTLER
Prof. Dr. Eyüp BAŞ
Kopenhag Din Hizmetleri Müşaviri
Hz. Âdem ve onunla aynı özden yaratılan (Nisa, 4/1.) eşi Hz. Havva ile başlayan insanlık tarihi (Bakara, 2/35.), bir bakıma ailenin de tarihidir. Fıtri bir olgu olan, ülfet ve ünsiyete dayanan, aynı zamanda neslin devamını sağlayan evlilik kurumu, toplumun en küçük birimi olan aileyi oluşturmuştur. İlk insan, ilk eş ve ilk peygamber Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, gönderildikleri toplumlara kendilerinin, eşlerinin ve nesillerinin ebedî hayatı nasıl kazanacaklarını tebliğ etmiş (Bakara, 2/136, 177, 285; Âl-i İmran, 3/84; Nisa, 4/150-152.), aile hukukuna ilişkin esaslar da bu tebliğin önemli bir kısmını teşkil etmiştir.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de başlarından geçen hadiseler anlatılırken eşleri ve çocuklarıyla olan münasebetleri de ayrıntılı bir şekilde ele alınan Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Lut, Hz. Yakup, Hz. Eyyüp, Hz. Musa, Hz. Lokman, Hz. Zekeriyya’nın aile hayatları ile ilgili bilgiler göstermektedir ki peygamberlerin tebliğ mücadelelerinde başta eşleri ve diğer aile fertleri, ilk muhataplarıdır. Zira Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın birlikte işledikleri hatanın hareket noktasını, kadının kocasını yanıltması ve ayartmasında gören Yahudi geleneğinde (Eski Ahit, Yaratılış, 3:16-17.) kadın, kocasının mutlak hâkimiyeti altındaki bir mal varlığı olarak kabul edilmiş, miras hakkından mahrum bırakılmış; evliliği kutsal bir boyuta taşıyan Hristiyan gelenek ise kadını kocasının asli günahı işlemesinin müsebbibi olarak görmekle birlikte, evlilikle tek bir beden hâline geldiği kabul edilen karı kocanın boşanmasını yasaklamıştır. (Yeni Ahit, Markos, 10:8-12.)
Peygamberlerin ortak bir şekilde ortaya koymuş oldukları, hayatlarını bir aile kurarak sürdürme tercih ve kararlılıkları, tarih boyunca hiç değişmemiş ve toplumların huzurlu bir hayat sürmeleri noktasında daima belirleyici olmuştur. Nikâh akdi bağıyla oluşturulmuş bu örnekliklerin dikkate alınmadığı her toplumda ise yozlaşma ortaya çıkmış, ahlaki çöküşler yaşanmıştır.
Evlilik birliği, insanın yeryüzünde halife olarak yaratılmasından (Bakara, 2/30.) itibaren hukuki bir akit olmanın ötesine geçmiş, toplumun temelini oluşturan meşru nesillerin yetişmesini sağlayan hayati bir yapı hâline gelmiştir. Aile sayesinde insanın yaradılış özelliklerinin muhafazası, insan neslinin devamının sağlanması ve neseplerin karışmasının önlenmesi mümkün kılınmıştır. Diğer taraftan aile kurumuna yönelik her türlü yıkıcı unsur, neslin korunması açısından ciddi bir tehdit olarak görülmüştür.
İslam öncesi Arap toplumunda da nikâhla kurulan aile, mensup olunan kabilenin parçası olarak telakki edilmiştir. Ancak kadına miras hakkı tanımayan meşru nikâhın yanı sıra, muvakkat ve muta gibi süreli nikâhlar ile akl-ı selime ve temel ahlaki kurallara aykırı pek çok uygulama söz konusuydu. Hukuki sonuçları bakımından kadının ve aile yapısının aleyhine olan bu nikâh türlerinde, velayet ve miras hakkı bütünüyle kocaya bırakılmış, ona sınırsız bir yetki verilmişti. (M. A. Aydın, “Aile”, DİA, 2/196-200.) Nitekim Hz. Ömer’in, “Biz, cahiliye devrinde kadınlara değer vermezdik; bu durum Allah Teâlâ’nın onlar hakkında ayetler indirmesine ve kendilerine birtakım haklar vermesine kadar devam etti.” (Müslim, Sahih, “Talâk”, 31.) sözleri de bu durumu teyit eder nitelikte olmuştur.
İslamiyet ile kadının aile içindeki yeri, insan olmanın onuruna yakışır şekilde yeniden konumlandırılarak önemli bir değişim geçirdi. Ayetlerde, Hz. Âdem’i yanıltanın ve hata yapmaya sevk edenin Hz. Havva değil şeytan olduğu vurgulandı. (Bakara, 2/36; Araf, 7/20; Taha, 20/115.) “Ey Âdem! Şüphesiz bu İblis, senin ve eşin için çok tehlikeli bir düşmandır.” (Taha, 20/117.) ayetinde şeytanın, eşlerin her ikisi için de tehlikesinin vurgulanması, tedbir alma noktasında kocanın da sorumluluğunu teyit etmektedir. Eşleri birbirinin elbisesi olarak tanımlayan (Bakara, 2/187.) İslam, kadın ve erkeğin irade beyanına dayanan ve iki cinsi güçlü bir şekilde birbirine bağlayan nikâh akdi ile eşlere karşılıklı hak ve sorumluluklar yükledi. Resulullah (s.a.s.) eşler arasındaki huzur, sükûnet, sevgi ve şefkat bağlarının korunup güçlendirilmesi yönünde önemli adımlar attı. Eşlerin birbirlerine karşı hak ve sorumluluklarının sınırlarını belirleyen Hz. Peygamber, hukuki ve ahlaki anlamda aile birliğinin idaresini eşlerin her ikisine emanet etti.
İslam ile nikâh akdi, özellikle kadının şahsiyet ve mülkiyet haklarının korunmasını teminat altına aldı. Yüce Allah, “Kadınların, makul ve meşru ölçülerde ödevlerine denk hakları vardır.” (Bakara, 2/228.) ayetiyle hem sorumlulukları hem de hakları olduğuna dikkat çekmişti.
Hz. Peygamber, “Kadının kocası üzerindeki hakkı nedir?” sorusuna “Kendi imkânına göre yedirme, içirme, giydirme, mesken ihtiyacını karşılama, şiddet uygulamama, aşağılamama, evi terk etmeme…” cevabını vermişti. (Ebu Davud, Sünen, Nikâh, 41; İbn Mace, Sünen, Nikâh, 3.) Bu hukukun korunması sadedinde kadınların eşleri tarafından ihmal edilmesine karşı çıkan (İbn Mace, Sünen, Nikâh, 3.) Hz. Peygamber, Veda Hutbesi’nde müminlere, “Kadınlar hakkında Allah’tan sakınmalarını…” (Müslim, Sahih, Hac, 147.) emretmiş, onları rencide edecek davranışta bulunanları yermişti. (Buhari, Sahih, Nikâh, 93; Müslim, Sahih, Cennet, 49.) Hz. Aişe, Allah Resulü’nün şiddet karşısındaki sert tavrını, “Resulullah, ne bir hizmetçiye ne de bir kadına asla vurmamıştır. O, mübarek eliyle hiç kimseye vurmamıştır.” (İbn Mace, Sünen, Nikâh, 51.) sözleriyle perçinlemişti. Hz. Peygamber, “Hanımlarınızın sizin üzerinizde hakkı bulunduğu gibi sizin de onlar üzerinde hakkınız vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, namuslarını muhafaza etmeleri ve hoşlanmadığınız kimselerin evinize girmesine izin vermemeleridir.” (Tirmizi, Sünen, Radâ’, 11.) buyurarak erkeklerin eşleri üzerindeki haklarına dikkat çekmişti. Neslin devamını sağlayan evlilik kurumunun ciddiyetine yapılan bu vurgu, aile mahremiyetinin ve iffetinin korunmasına yönelik tedbirlerin aynı zamanda karşılıklı hak ve sorumluluk konusu olduğunu göstermekteydi.
Sadece söylemleriyle değil yaşantısıyla da aile hayatında insanlığa en güzel şekilde örneklik teşkil eden Allah Resulü (s.a.s.), peygamber olarak görevlendirilmesiyle mükerrem bir varlık olan insanın yaratılış hikmetine ve şerefine uygun olarak hayatı bütün boyutlarıyla yeniden düzenleyen vahyi hayatına en güzel şekilde tatbik etmiştir.
Bir eş olarak Hz. Peygamber, ilk evliliğini kendisinden yaşça büyük olan eşi Hatice ile yapmıştı. Yanlarında büyüdüğü amcası Ebu Talip ve yengesi Fatıma bint Esed’in huzurlu aile hayatları kendisi için kısmen ve muhtemelen bir örneklik teşkil etmişti. Hz. Hatice ile olan evlilik hayatını sevgi saygı içerisinde uzunca bir süre sürdürmüş olması, altı çocuğuna bu evlilikte sahip olması ve onların yetişmesine çok özen göstermesi, onun şahsi karakteri kadar genel aile yapısına işaret eden bir noktaydı.
Hz. Peygamber, ilk hanımı vefat edinceye kadar bir başkasıyla evlenmedi. Daha sonraları zamanının şartları gereği çeşitli sebeplerle başka evlilikler de yaptı.
Hz. Peygamber, ev hayatı ile alakalı konularda ise eşleriyle çok uyumlu ve ilgiliydi. Eşi Hz. Aişe validemizin anlatımıyla o, elbisesini diker, ayakkabısını yamar, keçileri sağar, kendi işlerini kendisi görürdü. Ev işlerinde yardımcı olurdu. Gerekirse evi süpürür, koyunları sağar, develeri yemler, elbiseleri ve ayakkabıları tamir eder, çocuklarıyla ilgilenirdi. Ailesine karşı hoşgörülü davranır, onların kalplerini kırmazdı.
Allah Resulü, eşleri ile şakalaşır, onların şakalarını da sevecenlikle karşılardı. Onlara karşı maddi sorumluluklarını yerine getirirdi. Evlenirken hanımlarına vermesi gereken mehri ihmal etmemiş, evlilikleri süresince geçimlerini temin etmişti. Eşlerinin meşru bir şekilde kazanç elde etmelerine engel olmazdı. Önemli kararlar alırken eşlerinden fikir alır, onların tavsiyelerini dinlerdi.
Ailesinin akrabalarıyla ve yakınlarıyla da ilgilenir onlara hatır sormayı ve iltifatı ihmal etmezdi. Aile hayatını çok önemseyen Hz. Peygamber, övünmeyi ve övüneni sevmemesine rağmen bu konuda, “Sizin en hayırlınız ailesi için en hayırlı olandır, ben ise aranızda ailesine karşı en hayırlı olanınızım.” (İbn Mace, Sünen, Nikâh, 50.) buyurarak bu konuda ümmetinin âdeta bir yarış içerisinde olmasını arzu etmiştir.
Bir baba ve dede olarak ise Hz. Peygamber, aile reisi olmanın gereklilikleri hususunda da güzel örnekliklere sahipti. Yedi çocuğu vardı. Bunlardan üçü erkek, dördü kız idi. Kızı Fatıma dışındaki bütün çocukları kendisinden önce vefat etmişlerdi. Evlat acısına katlanma bakımından sınavı pek ağır olmuştu. “Çocuk kokusu cennetin kokusundandır.” (Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, 6/82.) demesi, onun çocukları ne kadar çok sevdiğini ifade eden bir söz olarak tarihe geçti. O, bu yüce sevgisini her çocuğu doğduğunda gösterdiği büyük sevinçle, müjdecilerine verdiği hediyelerle, doğumlarının yedinci gününde onlar için akika kurbanı kesmekle, başlarını tıraş ettirip saçlarının ağırlığınca gümüşü yoksullara dağıtmakla göstermişti.
Hz. Peygamber sevecen, ilgili, hassas, şefkatli, sabırlı, fedakâr, merhametli bir babaydı. Çocuklarına güzel isimler koyardı. Onları çok sever, sevgisini sözleriyle ve davranışlarıyla gösterir, hatalarına karşı hoşgörülü davranırdı. Hatalarını düzeltmek için azar, tenkit, tahkir, yüz ekşitme gibi yollara başvurmazdı. Çocuklarıyla şakalaşır, oyun oynardı. Ziyaretine geldiklerinde onları karşılar, öper, yanına oturturdu. Zaman zaman kendisi de onları ziyaret ederdi. Aile içinde bir karar alacağı zaman evlatlarının ne düşündüğünü merak eder, onların da fikrini alırdı. Nitekim yıllarca onun hizmetinde bulunan Enes b. Malik bu konuda, “Ben, Resulullah kadar çocuklarına merhamet ve şefkatle davranan hiçbir kimse görmedim.” (Müslim, Fedail, 63.) dedi.
Hz. Peygamber, çocuklarının terbiyesinde kesinlikle yalana yer vermezdi. Ağlayan çocuğuna yapılmayacak veya verilmeyecek şeyler vadeden ya da onu yapmayacakları şeylerle korkutan anne babaları uyarır, bütün bunların yanlış olduğunu ifade ederdi.
Çocuklarının dertlerine ilgisiz kalmayan Hz. Peygamber, üzülmelerine dayanamazdı. Onları daima iyiliğe teşvik ederdi. Gece namaza kalktığında onları da uyandırır, daima iyilik yapmaları, ahiret yurdu için hazırlanmaları gerektiğini söyler, yarın kıyamet gününde ben sizler için bir şey yapamam, (Buhari, Vesaya, 11.) derdi. Erkek ve kız çocukları arasında ayrım yapmazdı. Çocuklarının geçimi konusunda sorumluluklarını yerine getirir, “Allah’ım, Muhammed ailesine geçinecek kadar rızık ihsan buyur.” (Buhari, Rikak, 17.) diye dua ederdi. Ayrıca ailesini dünya malına düşkünlük, israf ve cimrilikten sakındırırdı.
Hz. Peygamber, hayatta kalan tek çocuğu Fatıma yanına geldiğinde onu ayakta karşılar, öper ve yanına oturturdu. O giderken yine ayağa kalkar ve onu yolcu ederdi. Aynı zamanda torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i de çok sever, onları öper ve onlarla şakalaşırdı. Bir ortamda Hasan’ı öperken bu durum, Temim kabilesinden birinin tuhafına gitti. Kendisinin on tane çocuğu olduğu hâlde hiçbirini öpmediğini söyleyen bu kişiye Hz. Peygamber çok üzüldü ve “Allah senin kalbinden merhameti aldıysa ben ne yapabilirim.” sözüyle tepkisini gösterdi. (Buhari, Edeb, 18.)
Hz. Peygamber’in çok sevdiği kızı Zeynep genç yaşta vefat etmiş ve geride Ümame isimli bir kız çocuğu bırakmıştı. Bir defasında, kendisine hediye edilen çok değerli bir gerdanlığı aileden en çok sevdiği kişiye hediye edeceğini söyledi. Aile bireylerinden her biri merakla hediyenin kime gideceğini beklerken hediye Ümame’ye verilmişti. Hasan ve Hüseyin gibi Ümame de bazen namaz esnasında onun sırtına çıkıyordu. Hz. Peygamber ise onları incitmiyordu.
Hz. Peygamber, çocuklarına olduğu gibi yanında, kendi himayesinde büyüyenlere, örneğin amcasının oğlu Ali b. Ebu Talip’e; eşi Hatice’nin köle olarak hediye ettiği ancak kendisinin hürriyetini kazandırdığı Zeyd b. Harise’ye; hicretten sonra ailesi tarafından hizmetine verilen Enes b. Malik’e ve yine azat ettiği Ümmü Eymen’e de diğer aile fertlerine olduğu gibi son derece şefkatli davranırdı. Amcası Ebu Talip’in yükünü hafifletmek üzere beş yaşında iken yanına almış olduğu Ali, babası Mekke’de olduğu hâlde Hz. Peygamber’in yanında büyümüş ve ömrü boyunca onun yanından ayrılmamıştı. Aynı şekilde Zeyd b. Harise de kendi ailesi içinde büyümüştü. Arkadaşları arasında Zeyd b. Muhammed (Muhammed’in oğlu Zeyd) diye hitap edilen Zeyd, yıllar sonra araya araya kendisini Mekke’de bulan babasıyla gitmeyip kendisine öz ailesinde görebileceği ilgi ve sıcaklığı gösteren Hz. Peygamber’i babasına tercih etmişti.
Hz. Peygamber’in aile hayatındaki örnekliklerine bakıldığında onun hem kendi aile yaşantısı hem de müminlere tavsiyeleri ile alışılagelmiş düşünce kalıplarını yıkmış olduğu, aile algısındaki değişime rehberlik ettiği açıkça görülür. Onun söz konusu tavrına yakından şahit olan ashab-ı kiram, Hz. Peygamber’in aileye ve aile bireylerine atfettiği üstün konuma karşı şaşkınlıklarını gizleyememiş, eşlerine ve diğer aile bireylerine nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin ona sürekli sorular sormuşlardır. Böylece Hz. Peygamber’in vahyin ışığında gösterdiği örneklik, aile ilişkilerinin ve yükümlülüklerinin yeniden düzenlenmesine vesile olmuştur. İlk dönem İslam toplumu için vazgeçilmez olan nebevi örneklikler, yüzyıllarca olduğu gibi bugün de Müslümanlara rehberlik etmektedir.