İSLAM MEDENİYETİNİN

EDEBÎ ESERLERİ


Mefra Bilge DÖNMEZ

Bursa Osmangazi Kur’an Kursu Öğreticisi  

 

 

Şüphesiz ki medeniyet, iletişimle kaimdir. Evet, konuşmadan, yazmadan, söylemeden ve dinlemeden olgunlaşma, gayrikabildir. Asırlar yepyeni bilgiler ve bulgular ile ilerlerken zaman şeridinde, onları nesillere aktaran, kültürel mirası vârislere ulaştıran edebî eserler, dünyanın en muteber ve olmazsa olmaz yegâne unsurlarıdır.

Tarih şeridi bir burhan olarak önümüzde serili durur. Söylenmiş ve söyleneceklerin nişanesi olan yazıtlar ise bir abide gibi asırlarda okunur. İnsanlık, ağaç yaprakları, deri parçaları, papirüs müsveddeleri ile başlayan serüvenin muazzam bir inkişaf ile günümüz yazı malzemelerine dönüşmesine şahit olur. Fakat yalnızca materyal değil başta yazının ve sözün kendi de fevkalade bir ilerleme katetmiştir. Elbette ki bunda İslam’ın ve kutsal kitabımız Kur’an’ın payı çok büyüktür. Zira Kur’an, indiği dönemin insanına ve itibar vesilesi addettikleri belagate meydan okumuş, benzersiz şekilde nazil olmuş ve akılları hayret içinde bırakmıştır. Tarihî kaynakların bildirdiği o ki okuma yazma oranının düşük olmasına rağmen iletişim, belagat ve edebiyatta nam salmış Cahiliye Dönemi Arapları, Ukaz, Zülmecaz ve Mecenne panayırlarında edebî bir şölen gerçekleştirir; şairler ve hatipler, şiirleri ve sözleriyle dinleyenleri büyülerlerdi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) huzurunda konuşan iki hatibi dinledikten sonra şöyle buyurmuştur. “Sözde sihirleyen bir kudret vardır.” (Müslim, Cuma, 47.)

Rabbimiz yüce kitabında, “Allah, sözün en güzelini; ayetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir.” (Zümer, 39/23.) ayeti ile kelamını bizzat kendi sena ederken bizlere de “… Herkese güzel sözler söyleyeceksiniz.” (Bakara, 2/83.) buyurarak tebliğde ifade ve üslubun önemini vurgulamıştır.

Edebiyat ve belagatin dünya üzerindeki tarihî seyrine yaptığımız yolculuk sonrası, yakın tarihteki geleneksel İslam eserlerinin âdeta anavatanı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda doğan şaheserlere baktığımızda, insanı insan yapan üslubun, zarafetin, nezaketin timsali, kulağa bir kuş cıvıltısı misali akan, ruha inşirah, akıllara tenebbüh veren edebî motif ve usulleri görmekteyiz. Evet, İslam’ın hayata koyduğu ölçü ve nizamdan haberdar eden o lafızlarda görülen uyaklar, kafiye ve redifler akılları beslerken ruha da bir cezbe hâlini bahşeder.

İslam’ın dünyaya hükmettiği bir devirde, üç kıtada hüküm süren şanlı bir devletin padişahları, sanatkâr ruhları ve şair kimlikleriyle de öne çıkarken bu topraklarda doğup gelişen edebî eserleri idrak etmek zor olmasa gerektir. Vezinler öylesine çarpıcı ve etkileyicidir ki bir kanun misali mıh gibi nakşedilir kalplere. Duyanın bir defada zihnine yerleşir. Dilinde pelesenk, toplumun hafızasında yıllara ışık tutan bir rehber mesabesinde addedilir. Bunun en güzel örneği nasihatnamelerdir. Nahif bir üslupla beşerin muhtaç olduğu ve sık sık hatırlaması gereken hakikatler, kendisine vaazu nasihat edilir. Tehzîbü’ş-Şiyem Fî Nazmil Hikem adlı eserde geçen;

“İlmi tahsîle heveskâr olasın rûz u leyâl

Çünki ıslâh idilür ‘ilm ile fâsid ahvâl” beyti konumuza güzel bir örnektir.

En güzel misallerden biri de şüphesiz naatlardır. Naatlar gül-i Muhammedi’nin güzelliğinden beslenir. Kasideler baktığı her yerde sevgiliyi gören bir aşığın can yakan bir feryadı gibi dile gelir. Fuzuli, o benzersiz Su Kasidesi’nde Peygamber’e olan aşkını hüsn-i talil ile dile getirip der ki:

“Hâk – i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa urup gezer âvâre su”

Şair onun sevgisi ile baktığı kâinatta, başını taştan taşa vurarak nice dağlar ve yollar aşan suların yolculuğunun bile Peygamber-i Zişan’ın ayak bastığı topraklara ulaşabilmek için olduğunu tahayyül eder.

İktibas, irsal-i mesel, tevriye ve nice edebî sanatlarla meramını dile getirirken şair ve hatipler, aslında insana ulaşma yolculuğunu ne denli mühim addettiklerini ihsas ederler. İsra suresinin 70. ayet-i kerimesinde, “Andolsun biz insanoğlunu şerefli kıldık.” buyurur âlemlerin Rabbi. İslam’ı rehber ittihaz etmiş âlimler ve şairler de insana layık görülen bu kıymete şayeste bir muhatabiyet ile hitap ederler insanlığa. Onlar “insanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturu ile hareket eder, iman hayata hayattır diye imandan beslenen cümlelerle insanı terbiye ederler. Yeryüzünde halife kılınmış insana ve başta kendimize gereken değeri verebilmek, izzetle yaşayıp izzetle hayattan terhis edilmek duasıyla yazımızı nihayete erdirelim ve Şeyh Galip’in güzel mısralarıyla sözlerimize son verelim.

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”