İSKÂN, SÜRGÜN VE KATLİAM
SİYONİST İŞGALİN KRONOLOJİSİ
Prof. Dr. Cengiz TOMAR
Bugünlerde son aşaması Gazze’de vuku bulan Filistin’in siyonistler tarafından işgal sürecinin, yaklaşık iki yüzyıllık bir tarihi bulunmakta. Siyonistlerin planlı, programlı ve ısrarlı bir şekilde izlediği iskân, katliam, sürgün ve işgal siyasetini anlayabilmemiz aslında yakın tarihi çok iyi bilmemizi gerektiriyor. Günümüzde Gazze’de yaşananlar neredeyse iki asırdır Filistin topraklarında devam etmekte. Buradaki tek fark, teknolojinin verdiği imkânlarla Gazze’de yaşananları anbean takip edebilmemiz. Tarihte Gazze’de yaşananların benzerleri Deyr Yasin’de, Sabra ve Şatilla’da ve adını duymadığımız pek çok yerde onlarca defa gerçekleşti. Bu yazımızda, nüfus ve demografi penceresinden bakarak Filistin halkı ve topraklarının sinsi bir biçimde nasıl buharlaştırıldığının bir serencamını ya da manzara-i umumisini ortaya koymaya çalışacağız. Zira İbn Haldun’un deyişiyle, “Mazi istikbâle, yani geçmiş geleceğe suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”
İslam ve Osmanlı Barışı (Pax Islamica/Ottomana) döneminde Filistin’de hem Hristiyanlar hem de Yahudiler zimmi hukukunun kendilerine verdiği haklar çerçevesinde, Müslümanların yönetiminde varlıklarını, inanç ve kültürel konumlarını sürdürebilmişlerdir. Haçlılar 1099’da Kudüs ve Filistin topraklarını ele geçirdiklerinde Müslüman ve Yahudileri katliam ve sürgüne maruz bıraktıkları gibi Katolik Hristiyanlar da Endülüs’ü XV. yüzyılda ele gecirdiklerinde hem Yahudilere hem Müslümanlara sürgün ve katliamı reva görmüşler; nitekim Yahudiler de Osmanlı topraklarına sığınarak canlarını kurtarabilmişlerdi. Kudüs, Müslümanlar tarafından fethedildiğinde Patrik Sophronius, Hz. Ömer’in kendilerine vereceği beyannameye, “Yahudilerin Kudüs’e yerleşmesine izin verilmemesi” maddesini eklettirmişti. XX. ve XXI. yüzyılda siyonistlerin yaptıklarına bakıldığında Filistin ve Kudüs’ün, Müslüman’ı, Hristiyan’ı ve Yahudi’siyle en mutlu günlerini Müslüman hâkimiyeti altında yaşadığı rahatlıkla söylenebilir.
Osmanlılar döneminde, XIX. yüzyıldan önce de dindar Yahudiler ömürlerinin son günlerini Filistin ve Kudüs’te geçirmek amacıyla buraya yerleşmekteydiler. Özellikle İspanya’dan sürülen Sefarad Yahudilerinin bir kısmı daha XVI. yüzyılda bölgeye yerleşmeye başladılar. XVIII. yüzyılda başka bazı Yahudi grupların bölgeye gelerek yerleştiği kayıtlıdır. Osmanlılar ilk olarak XVIII. yüzyıl sonlarında bu durumdan şüphelenerek bir inceleme yaptılar. 1840’lardan itibaren Prusya, Hollanda, Rusya, Polonya ve Macaristan’dan her yıl yüzlerce Yahudi, Filistin’e yerleşmeye başladı. Filistin’de Yahudi mahallelerinin özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısında kurulmaya başladığını görmekteyiz.
Osmanlılar ancak XIX. yüzyıl sonlarında II. Abdülhamid döneminde bu yerleşimleri bir tehdit olarak görüp çeşitli tedbirler almaya başladılar. Osmanlı tebasından olmayan bu Yahudilere Osmanlı vatandaşlığına geçme ve Filistin yerine Suriye ile Irak’a yerleşme mecburiyeti getirildi. Hac maksadıyla Kudüs’e gelen Yahudilerin bir şekilde izlerini kaybettirerek bölgede kalmaları üzerine, Filistin ve Kudüs’te bir aydan fazla kalmaları yasaklandı. Ancak yabancı konsolosların, özellikle İngilizlerin sürekli tepkileri, zayıflamakta olan Osmanlı Devleti’nin bu tedbirleri tam manasıyla uygulayamamasına sebep oldu.
1880 ve 1914 yılları arasında Rusya’daki pogromlardan (soykırım) dolayı iki milyon Yahudi yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Rusya’nın 1882 ve 1905’teki pogromlarının ardından Filistin’e yapılan Yahudi göçü, durumu daha da kötüleştirdi. On binlerce Rus Yahudisi Filistin’e yerleşerek nüfus dengesini değiştirmeye başladı.
Özellikle 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde siyasi siyonizmin kurucusu Theodor Herzl tarafından tertip edilen Birinci Siyonist Kongresi’nin ardından bu yerleşim hareketi planlı şekilde siyasi amaçları olan bir işgale dönüşmeye başladı. Bunun üzerine sıkı tedbirler alınmaya çalışılmışsa da bu tedbirler, organize bir şekilde çalışan Yahudi grupların bölgeye yerleşmesini engelleyemedi. II. Abdülhamid, Yahudi göçlerinin ülkenin güvenliği için bir tehdit oluşturduğunu fark ederek tedbir almaya çalışmıştı. İttihat ve Terakki hükûmeti ise bu kısıtlamaları kaldırdı. İttihat ve Terakki çok geçmeden bu politikalarının yanlışlığını anlamışsa da artık iş işten geçmişti.
Masum görünen bu yerleşimlerin nasıl bir kolonizasyon ve işgale dönüştüğü hususunda sadece Kudüs’le ilgili olarak Osmanlı belgelerine müsteniden bir örnek vermek gerekirse XIX. yüzyılın ilk yarısında 11 bin civarında olan Kudüs nüfusunun 6 bini Müslüman, 3 bin 500’ü Hristiyan ve bin 800’ü Yahudilerden oluşmaktaydı. Aynı yüzyılın sonlarında ise 45 bine ulaşan Kudüs nüfusunun 30 bininin Avrupa ülkelerinin pasaportunu taşıyan Yahudilerden oluştuğu Osmanlı raporlarında kaydedilmiştir. 1900 yılında 10 bin Müslüman, 10 bin Hristiyan’a karşılık, Yahudi nüfusu 35 bine ulaşmıştı. Osmanlı hariciyesi kayıtlarında 2 Aralık 1897 tarihli bir raporda, Kudüs’ün bir köyünde sadece altı yıl önce kurulmuş bir Yahudi yerleşiminin 200 nüfusa ulaştığı ve Kudüs’ün âdeta bir Yahudi beldesi hâline geldiği anlatılmaktaydı.
1901’de yine Basel’de toplanan Beşinci Siyonist Kongresi’nde Yahudi Ulusal Fonu’nun kurulması, Filistin’de yerleşimci işgalini başka bir boyuta taşıdı. XX. yüzyılın başlarında Filistin topraklarının satın alınarak işgal edilmesinde bu fon büyük rol oynadı. II. Abdülhamid döneminde yasaklanmaya çalışılan Yahudilere arazi satışlarının İttihat ve Terakki yönetiminde serbest bırakılması da bu gelişmeleri kolaylaştırdı.
1917’de “Filistin’in vatansız Yahudi halkı için bir vatan olmasına” destek veren Balfour Deklarasyonu, İngiliz işgali, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı sonunda tarihe karışması ve 1920 yılında Filistin’de İngiliz manda yönetiminin kurulması; 1948’de İsrail’in kurulmasına giden süreçte önemli köşe taşları olmuştur. 1920 yılında Yahudi kökenli olan İngiliz Herbert Samuel’in Filistin yüksek komiserliğine atanmasıyla Filistin’e Yahudi göçleri legal hâle getirilmiştir. Bir not olarak şunu da eklemek gerekir ki Yahudiler, Filistin İngiliz kontrolüne geçer geçmez Kudüs’te bir üniversite kurmak istemişler ve 1918’de temelleri atılan bu üniversite 1925’te resmen açılmıştır. Bu üniversite Araplar tarafından Cebel-i Meşarif veya Cebel-i Meşhed olarak, Yahudiler tarafından ise Har HaTsofim veya Scopus Tepesi olarak isimlendirilen Kudüs’ün 826 metrelik en yüksek tepesine kurulan İbrani Üniversitesidir.
Filistin’in Filistinlilerden arındırılmasında diğer önemli bir köşe taşı, 1929 yılında kurulan Yahudi Ajansıdır. Filistin topraklarına Yahudi göçlerini tanzim etmek ve buna finansal destek sağlamak amacıyla kurulan Yahudi Ajansı, İsrail Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynamıştır. Tabii bütün bu gelişmeler olurken Filistin halkı durumu anlayarak İngiliz yönetimine karşı çeşitli isyanlar çıkarmışlardır. Bunların ilki 1920 yılındaki Nebi Musa isyanıdır. Ardından 1929 yılındaki Burak duvarı ve Halil isyanı gelir. (1929 İsyanları) Ardından Almanya’da Hitler’in iktidara gelmesinin ardından Filistin’e yeni ve büyük bir göç dalgasının başlamasıyla 1930’lu yıllar boyunca pek çok ayaklanma oldu. On binlerce Alman Yahudisi’nin bölgeye gelmesi, 1936 yılında “Büyük İsyan” adı verilen ayaklanmaları başlattı. 1939 yılında sona eren bu ayaklanmalarda, İngilizlerin de büyük desteğiyle Yahudiler tarafından binlerce Filistinli öldürüldü ve yaralandı. On binlercesi evlerinden ve şehirlerinden çıkarıldı. Bu isyanlar karşısında Yahudilerin kurdukları Haganah ve Irgun gibi örgütler Filistinlilere yaptıkları saldırı ve suikastlarla bölgenin boşaltılmasında büyük rol oynadılar. Bütün bunlar olurken Kudüs ve Filistin’e daha fazla Yahudi göç etmekteydi.
2. Dünya Savaşı sonucunda Naziler tarafından soykırıma uğratılan Yahudilere tazminat, Filistin işgalinin resmîleştirilmesiyle verildi. Henüz kurulan Birleşmiş Milletler, Kasım 1947’de İngiliz mandası altındaki Kudüs’ü Arap ve Yahudi bölgeleri olarak iki kısma ayırarak (Corpus Seperatum) Kudüs’ün batısındaki işgali resmîleştirdi.
Arap yöneticiler tarafından bu işgal planının tabii olarak reddedilmesi üzerine, tıpkı bugün olduğu gibi Filistinli Müslümanlar cezalandırıldı. Irgun ve Haganah gibi terörist örgütlerin meydana getirdiği tedhiş, Müslüman nüfusun iyice erimesine sebep oldu. İsrail Devleti’nin 14 Mayıs 1948’de kurulmasıyla, ertesi gün 15 Mayıs’ta, yani Nekbe (Büyük Felaket) gününde, on binlerce Filistinli artık kendi vatanlarında yerinden edilmiş durumuna düştüler. İsrail 774 yerleşim birimini ele geçirerek bunlardan 531 kasaba ve köyden Filistinlileri çıkardı. 720.000 Filistinli, Lübnan ve Ürdün gibi komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı. İsrail çok geçmeden 1950’de Batı Kudüs’ü başkent olarak ilan ederek işgali perçinledi. Nekse (Gerileme, Kayıp) adı verilen 1967 Altı Gün Savaşı’nda ise Doğu Kudüs dâhil tüm Filistin’i işgal etti. İsrail demografik dengeyi bozmak amacıyla sadece Kudüs’e 200 bin nüfusu barındıran on iki yerleşim birimi kurduğu gibi şehrin diğer Filistin kentleriyle ilişkisini utanç duvarlarıyla kesti. İsrail 1948’den beri uyguladığı “Dalet Planı”yla Filistin köy ve kasabalarındaki Filistinlilerin sürülerek yerlerine Yahudi nüfusun yerleştirilmesi (etnik temizlik) siyasetini sıkı sıkıya uygulamaktadır. İsrail 1967’den bu yana Batı Şeria, Kudüs ve Golan’da 230’dan fazla yerleşim birimi kurmuştur. Doğu Kudüs’teki bu işgalci birimlerinde ise 300.000’den fazla işgalci yaşamaktadır.
Günümüzde dünyadaki toplam Filistinli nüfusun yüzde 50’si Filistin’de, diğer yüzde 50’si ise dış ülkelerde yaşamaktadır. Ancak mevcut nüfus artış hızı göz önüne alındığında yakın gelecekte Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinli nüfus, Yahudi nüfusu geçecektir. Zira Filistinlilerin nüfus artış hızı İsraillilerden yıllık olarak yüzde 33 oranında daha fazladır. Üstelik Filistinliler İsrail’e oranla genç ve dinamik bir nüfus yapısına sahiptir. Filistin’de nüfus artış hızının en yüksek olduğu bölge ise Gazze’dir. Şayet İsrail’in bu son saldırısı olmasaydı Gazze nüfusunun 2050 yılı civarında 5 milyona ulaşması beklenmekteydi. Bu nedenle İsrail, işgalci yerleşim birimlerini alabildiğince artırmakta ve Filistinlileri çeşitli yöntemlerle topraklarından sürmeye çalışmaktadır. İsrail’in mevcut Gazze işgalci tavrı ve saldırılarına bir de bu açıdan bakmak gerekir.