IŞIK, GÖLGE VE SES
TÜRK KÜLTÜRÜNDE HAKİKATİN İZLERİ

Zeynep KAYSERİ UZUN

Eyy Hay-i Hak,
Perde kurduk ışık yaktık,
Oyunumuz gölge hayal...
Gerçeğin aynasıdır bu perde;
Sanılmaya martaval.
“De ki: Hak, Rabb’inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”
(Kehf, 18/29)
Hangisi yalan, hangisi gerçek? İki gören göz hakikati inkâr mı eder idrak mi? Bu ikisi arasındaki ince çizgiyi belirleyen nedir? Kalbin aklı mı? Göz bir damla suyu görür, akıl okyanusu tahmin eder ama kalp susar ve bilir… Bu derin bilişin kültürümüze yansıyan en güzel örneklerindendir Hacivat Karagöz gölge oyunu. Bu oyun, Türk-İslam kültürünün dünyayı, insanı ve hakikati algılayış biçimini taşıyan sembolik bir sahnedir. İki karakterin perdesinde oynanan hikâyeler, toplumun ahlak anlayışını, mizahını ve gündelik hayatını yansıttığı kadar derin bir manevi bakış ve tasavvufi öğreti de barındırır. Perdede görünen gölgeler hakikatin suretleridir. Gölgeler konuşur ama onları konuşturan perde arkasındaki ustadır. Hakikat, görünmeyenin ardında gizlidir.
Karagöz ve Hacivat perdesi özellikle tasavvufi bakış açısıyla okunduğunda gölgelerin ardında hakikati arayan bir felsefenin izleri belirir. Karagöz perdesi gerildiğinde o beyaz yüzey bir anda dünyanın kendisine dönüşür. Arkadan yanan bir ışık, şekilsiz figürleri perdeye yansıtır ve gölgeler konuşmaya, kımıldamaya başlar. Fakat aynı zamanda seyreden kalabalık, farkında olmadan bir hakikat arayışının seyircisi olur. O perde, yalnızca bir eğlence sahnesi değil varlığın gölgeyle anlatıldığı kadim bir metafordur aslında. Tasavvuf, görünmeyene bakmanın, varlığın ardındaki anlamı sezmeye çalışmanın bir yoludur. Karagöz perdesi ise tam anlamıyla bir temaşa sahnesidir. Seyirci gölgelere bakar ama gördüğü şey hakikatin gölgesinden ibarettir. Burada perde, tasavvufi anlamda dünya hayatını simgeler. Her izleyici, Karagöz ile Hacivat’ın gölgelerine bakar ama aslında baktığı şey gölge değildir. O gölgenin ardındaki görünmeyen eli, perde arkasında saklı ışığı, sesini duyduğu ama suretini göremediği hakikati arar. İşte burada temaşa başlar. Temaşa, bakışın sıradanlıktan çıkarak derinleştiği yerdir. Temaşa eden insan, bakarken anlam arar. Bir hareketin, bir sesin, bir gölgenin arkasında bir işaret, bir iz, bir hakikat sezer. Karagöz’ün şakasında, Hacivat’ın kelimelerinde bir sır arar. Çünkü temaşa, görünenle yetinmeyen gözün ve anlam arayan kalbin sanatıdır. Ancak her bakışın bir eşiği vardır. Temaşa eden insan, bir süre sonra gördüğünün anlatılmak için var olmadığını hissetmeye başlar. Gölge, gölge olarak kalır. Oynanan oyun, anlatılmak için değil sezdirilmek içindir. Bu noktada, temaşadan farklı bir hâl zuhur eder: Yugen. Japon estetik anlayışında yugen, gizli olanın derinliği, görünmeyenin güzelliği, anlamı açıklamadan sezdirmek gibi manalar taşır. Yugen, anlam arayışını bırakıp gizemle uyumlanmayı önerir. Belirsizlik, eksiklik, sessizlik… Bunlar güzellik olarak görülür. Yugen, anlatılmayanın güzellik olduğunu fark etmektir. Perdede görünen gölgelerin, tamamlanmamış hareketlerin, söylenmeden bırakılan sözlerin, eksik kalan anlamların bizzat güzellik olduğuna teslim olmaktır. Yugen, hakikate ulaşma arayışından vazgeçiş değildir; hakikatin zaten açıklanamaz olduğunu kabullenmektir. Karagöz perdesinde görünen gölgelerin ardında anlam arayan göz bir noktada susar. Ve suskunlukla birlikte başka bir estetik doğar. Anlam artık eksikliğin kendisidir. Gölge bu yüzden bir öğretidir. Hakikatin tamamını göstermeyen, bilerek gizleyen, eksikliğiyle insana gerçek olanı sezdiren bir perde… Karagöz perdesi, temaşadan yugene akan sessiz bir bilgeliktir. Önce, gölgeye bakarak anlam çıkarılır. Ama sonunda gölgeye sadece bakmayı, anlam aramayı bırakıp seyretmek başlar.
Perde kapanır. Işık söner.
Ama kalplerde adı konulmayan bir his kalır.
İşte o his, yugenin sessiz estetiğidir.
Karagöz ile Hacivat sadece gölge değildir.
Onlar, bakışın derinleşmesidir.
Onlar, bakarken arayışa düşen insanın, aramaktan vazgeçtiği yerde bulduğu huzurdur.
Karagöz perdesi bittiğinde seyirci oyunun sonlandığını düşünür. Oysa tasavvufi bakışa göre, perde kapandığında aslında hakikat başlamıştır. Çünkü gölge oyununda asıl olan figürler değil o figürleri konuşturan, harekete geçiren ama perde arkasında kalan perde ustasıdır. Bu da tasavvufun “Varlık, görünenin ardındaki Bir’e aittir.” düşüncesiyle örtüşür.
Sema ayinlerinde olduğu gibi Karagöz perdesinde de ışık önemlidir. Işık olmasa gölge olmaz, gölge olmasa oyun kurulmaz. Tasavvufta ışık, ilahi hakikatin nuru olarak kabul edilir. Karagöz perdesinde figürlerin varlığı ancak arkadaki ışıkla mümkündür ama figürler ışığı doğrudan göstermez, onun yalnızca gölgesini taşır. Bu, varlıkların Allah’ın nuruyla var olduğunu ama O’nun kendisinin doğrudan görülemeyeceğini anlatır. Tıpkı Mevlana’nın, “Biz hakikatin gölgesini görürüz sadece.” deyişindeki gibi.
Karagöz karakteri, tasavvufi açıdan insanın nefsi gibi yorumlanabilir. Düşünmeden konuşur, kaba saba davranır, görünenle yetinir. Hacivat ise zahirî ilmin ve şekilciliğin temsilcisidir; nazik ve kibar görünse de hakikate ulaşmakta acizdir. Bu iki karakterin sürekli çatışması, tasavvufi anlamda insanın kendi içinde sürdürdüğü mücadeleyi anlatır. Çünkü tasavvufta insan, nefsin baskısından ve şekilciliğin sınırlarından kurtularak perde arkasındaki hakikate yönelmelidir.
Gölgeler âleminde avuntularla geçer ömür. Platon’a göre insan, zincirlerle bağlanmış bir mahkûmdur. Ömrü boyunca bir mağarada önüne düşen gölgeleri izleyerek yaşar. Gölgeleri “gerçek” sanır; çünkü başka hiçbir şey görmemiştir. Jose Saramago’ya göreyse insan, gören bir varlık değildir; sadece görme yanılgısı içinde yaşamaktadır. Körlük geldiğinde insanlar sadece gözlerini değil kalplerini de kaybederler. Beyaz bir ışık içinde her şey silinir ve insan, görebildiği hâlde hiçbir şeyi anlamadığını fark eder. Platon’un mağarası bir karanlık metaforudur. İnsan, hakikatten mahrum olduğu için gölgeleri izler. Oysa Saramago’nun dünyasında körlük beyazdır. Aşırı bir ışık, insanın gerçeği görmesine engel olur. Platon’da insan ışığa çıkınca gerçeği görür. Saramago’da ise ışık görme yetisini yok eder. Ama iki anlatı da aynı şeyi söyler: Gördüğünü sandığın şey sadece bir yanılsamadır. “Mağaradan çıkmak, zincirlerinden kurtulmak gerekir.” der Platon. Ama Saramago bize şunu fısıldar: “Zincirlerin olmadığını fark ettiğin gün, zaten kör olduğunu anlayacaksın.” Saramago’nun körleri, gözleri olduğu hâlde hakikati göremeyen modern insanlardır. Platon’un mahkûmları, zincirlerinden kurtulmadıkça gölgelerden başka bir şey bilmeyen kadim insanlar. Biri gölgelerden ibaret bir dünyada yaşar, diğeri aşırı beyaz bir ışığın içinde gözlerini kaybeder. Her ikisi de bilmeden kördür.
Üç anlatı da bir ortak noktada birleşir: “Gördüğün şeyle yetinme!” Platon’un zincirleri, Saramago’nun gözleri ve Hacivat-Karagöz’ün perdesi… Hepsi insanın kendine çizdiği sınırları simgeler. Zincirli kalmak rahattır çünkü alışkanlıktır. Kör kalmak kolaydır çünkü hakikat sarsıcıdır. Ama sorulması gereken asıl soru şudur: Eğer zincirleri kırmak cesaret, görmeye dayanmak da yürek isterse perdeyi aralamak gerçekten istiyor muyuz? Belki de hiçbirimiz mağaradan çıkmaya, körlükten kurtulmaya ya da perde arkasındaki ışığın kaynağına bakmaya hazır değiliz. Belki de gölgelerle yaşamak hakikatin yükünden daha hafiftir. Ama yine de, bazen bir Karagöz’ün, “Ne dedin sen?” diye haykırışı bazen kör bir karakterin boşluğa uzanan eli bazen de bir mağara duvarında kıpırdayan gölge bizi uyarır. Görünen ile gerçek arasındaki çizgi çok incedir. Gölge surettir ama hakikat yalnızca nurda tecelli eder. O yüzden arif, gölgeye değil ışığın geldiği yöne döner. Mağaradan çıkan, kendini arayan, körlüğü aşan gönlünün gözünü açan olur. Perdedeki oyunu değil perdeyi kaldıranı görmek ister hakikat yolcusu. Çünkü ne Hacivat’tır sözün sahibi ne Karagöz’dür hakikatin aynası. Perdeyi kuran, ışığı yakan ve tüm gölgeleri kımıldatan bir “Hayy” vardır; “Hayy-u Kayyum” olan… Ve ancak O’na yönelen, gölgenin ötesindeki hakikatin perdesini aralayabilir.
Ve işte bu yüzden Karagöz ile Hacivat, Türk milletinin yüzyıllardır taşıdığı irfanın, zekânın ve sağduyunun mizahi suretleridir. Onlar, halkın kendini ifade ettiği, düşündüğünü söyleyebildiği, gülerken öğrettiği bir geleneğin taşıyıcılarıdır. Platon’un mağarasındaki sorgu da Saramago’nun karanlık distopyası da bizde gölgelerin ardında gülen Karagöz’le yeniden doğar. Çünkü Türk kültürü, hakikati sadece sorgulamakla kalmaz; onu mizaha, hikmete ve maharete dönüştürür. Gölge oyununda bile bir milletin karakteri, sesi, mizahı ve vicdanı vardır. Ve bu kültür, geçmişin gölgelerini bugünün perdesine yansıtarak bize hatırlatır: Gerçeği yalnızca görmek yetmez; anlamak, aktarmak ve yaşatmak gerekir. İşte bu yüzden, Karagöz hâlâ perdenin ardında gülümser. Çünkü o, bizim aynadaki gölgemiz, kültürümüzün yaşayan hafızasıdır.