ÎSÂRIN
EN GÜZEL ÖRNEKLERİ

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Başkasının ihtiyacını kendinden önce düşünmeyi ve bu şiar üzere yaşamayı öğretiyordu İslam bize. Böylesi erdemli bireylerin bulunduğu bir toplumda hodbinlik kendine yer bulamayacaktı. İnsanlar benlik hastalığından bir bir kurtulacaktı. Bencilliğin kararttığı hayatların üzerine îsâr güneşi doğacaktı. İnsanlar o îsâr güneşinin ışığıyla ruhlarının derinliklerinde bir cevher misali yer tutan şefkat ve merhamete ulaşacaklardı. İşte o vakit insan; fıtratıyla, insanlığıyla karşılaşacaktı. 6 Şubat’taki afette insanımız îsârın, diğerkâmlığın ne demek olduğunu kelimelerle değil de bizatihi yaşanan canlı örneklerle gördü ve anladı. Yurt içinden ve yurt dışından kendi yuvasından, ailesinden ve hatta kendinden vazgeçip afetin yaşandığı bölgelere koşarak giden nice diğerkâmlara şahit oldu ve onları kalplerin en müstesna yerlerinde muhafaza etti.

Babasını kaybettikten sonra değil herhangi bir cenaze merasimine katılmak mezarlıklara gidemeyen biriydi Necla Hanım. Mersin’de yaşıyordu. Depremi Mersin’de yaşamış ancak Hatay’dan bir türlü haber alamamıştı. Kendi deyimiyle boyuna ve kilosuna bakmadan ben Hatay’a gitmeliyim diyerek işini gücünü bırakıp otostop yaparak “benim hayatımın dönüm noktası burası” dediği Hatay’a gelen bir diğerkâm kendisi.

Afetin olduğu gece Gaziantep Nurdağı’ndan sisli bir havada yola çıkmıştım oradaki aile dostlarımın bu gece burada kal ısrarlarına rağmen. Mersin’deki evimize dönmüş ve çantalarımızı koymuştuk ki o büyük sarsıntıyı yaşadık. Hemen sağı solu aramaya ve yakınlarımıza ulaşmaya çalıştık, ta ki gün aydınlanıncaya dek. Kimsenin muhayyilesine sığdıramadığı bir afet yaşanmıştı ve hiç kimse olan biteni tam olarak bilemiyordu. Gece, nöbetini günün aydınlığına teslim etmiş giderken hâlâ ne olup bittiği anlaşılmadan öğlene doğru ikinci deprem oldu. Bir an önce Hatay’a gideyim diye düşündüm. AKUT eğitimi olan biriydim ve gönüllü olarak başvurdum ama henüz çağrılmamıştım. Daha fazla dayanamayıp yedek bir kıyafetimi çantaya koyup annemin “Kız başına oralarda ne yapacaksın?” ikazlarına da aldırmadan çıktım yola. Yollar kapanmıştı, oysa ben hep gitmek üzerine yapmıştım planımı. Yüreğimde, siddeti her geçen zaman artan bir yangındı Hatay. Başıma neler geleceğini ve nelerle karşılaşacağımı bilmeden o istikamete giden yardım tırlarına yalvara yakara deprem bölgesine gitmek üzere kendimi kabul ettirdim. Kahramanmaraş’a giden bir tırla ilk Osmaniye civarına kadar gelip oradan da İskenderun’a geçtiğimde afetin ikinci günün gecesiydi. Burada hemen bir ekibe dâhil oldum ama 1,58 boyunda 50 kg ağırlığındaki genç bir kız olarak kimse benden bir şey beklemiyordu. Sağlık mezunu olmam hasebiyle o gece İskenderun’daki hastaneye gittim ve orada başladım mücadeleye. Bırakın cenazeye gitmeyi taziye evine gidemeyen ben, Hatay’ın yaralılarına bakıp cenazelerini taşıyordum. Böylesi bir atmosferin içerisinde ne ağladım ne de Mersin’de yaşadığım beni yerle bir eden krizlere girdim. O gecenin bir kısmını orada geçirdikten sonra bir cana ulaşma umuduyla enkaza geçtim. Afetin üçüncü gününü İskenderun’da geçirdim ama aklımın bir köşesi çığlık ve feryatların inlettiği Antakya’daydı. Üçüncü günü tam mola verdiğim anda bir adam geldi ve Hatay tarafındaki bir köyden geldiğini yiyecek ve su lazım olduğunu söyledi. Bunu duyar duymaz dinlenmek üzere çöktüğüm yerden hemen kalkarak ona yardımcı olacağımı söyledim. Birlikte köyüne erzakları bıraktık. Hatay’a doğru gittikçe afetin kıyamete döndüğünü gördüm. Bu yolculuk içimdeki yangını daha da alevlendirdi. Nihayet üçüncü günün sonunda kendimi Antakya’ya atmayı başardım. Meşhur Belen rampasından aşağı inerken koyu griye bürünmüş ve üzerinden hâlâ dumanlar yükselen bir şehir gördüm. Depremin yaşandığı andan itibaren yüreğimde başlayan yangınla yüzleşmiştim ve kendisini görüyordum artık. Antakya benim bedenimin küçüklüğüne bakmadan dile gelmiş ve lütfen beni kurtar diyordu sanki. Merhameti kuşanmış hangi yürek bu çığlığa kayıtsız kalabilirdi ki. Günlerce durmaksızın enkazlarda çalıştım, canlara ulaşmaya ve ellerinden tutmaya gayret ettim. Şimdi de oradan kurtarabildiğimiz insanlara yardım etmeye çalışıyorum, onların ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele veriyorum. Her hafta, “Buralar artık toparlanmaya başladı, bu hafta giderim.” diyorum ama bir türlü buralardan kopamıyorum.

“Allah göstermesin böyle acıları elbette ama yine bir yerde bir afet olsa ve canımı da vereceğimi bilsem insanların hayatlarının, hayallerinin, umutlarının üzerine düşen enkazları kaldırmaya yine gelirim.” diyen cengâver bir diğerkâmdı Cem. İstanbul’un Ümraniye ilçesinden hamile eşini üç yaşındaki çocuğunu bırakıp başka çocukların hayatı kurtulsun diye yüreğini enkazların altına koyan canıyla îsârın belki de en güzel örneklerinden biriydi Cem Alptekin.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin endüstriyel atıklar biriminde çalışıyorum. Depremin olduğu gece işteydim ve çalışıyordum. Yüreğime bir acı saplandı ve artık yerimde duramaz oldum. AFAD’ın gönüllü arama kurtarma ekibinde olduğum için oradan haber beklemeye başladım. Zaten deprem olur olmaz hazır olun mesajı gelmişti. 6 Şubat günü öğleden sonra havaalanında olmamız istendi ve o günün akşamı hemen Adana’ya uçtuk. Saat 23.30’da Adana’ydık. Oradan kara yoluyla Hatay’a geçtik ve sabah beş buçukta Hatay’a indik. Hemen enkazlara doğru yürüdük, iş makinelerini beklemeden enkazların altındaki hayatları kurtarmaya başladık. Durmuyorduk ve duramıyorduk; o feryatlara, o çığlıklara yürek dayanmıyordu. Her enkazın başına bir hayat daha kurtarabilmenin ümidiyle koşuyorduk ve zamanın karşı konulmaz akışına karşı canlarımız pahasına çırpınıyorduk. Bu çırpınmalarımız esnasında çıkardığımız her cenazeyle daha çok üzülüyorduk. Ancak uzattığımız ele tutunan, gün ışığına kavuşan her canda da sevincimize gözyaşlarımız eşlik ediyordu. Ben Hatay’da gördüm için için ağlamak neymiş ve ben yine Hatay’da bildim yüreğin ağlaması nasılmış. Bir binanın enkazından bebek sesi geldiğini duyup yıkık binanın çatı tarafına çıktık. Ancak kepçe vurduğu zaman ona zarar vermesinden endişe ediyorduk. Operatöre ne yapması gerektiğini tarif ettik, o da kepçeyle enkazı kaldırdı ve bir tünel açıldı. Ellerimizle molozları bir bir atıyorduk. Molozları attıkça sese daha çok yaklaştım ve en son molozu atınca sesini duyduğum bebekle göz göze geldim. O anı belki ömrümce unutamam. Bebek ışığın etkisiyle bir irkildi ve korktu. Bebeğe seslendim: “Gel kurban olduğum gel.” Birden yüzünde bir tebessüm belirdi ve ellerini uzattı. O cennet kokulu yavruyu kucağıma alınca işte o zaman gözyaşlarıma hâkim olamadım. Ağladım. Sonrasında annesini de oradan çekip aldık. Bu mücadelemiz esnasında uzatılan suyu dahi içemedim “Bunları almadan su içmeyeceğim.” dedim. On beş gün boyunca gece gündüz mücadele ettik, kendi canlarımızı hiçe sayıp pek çok enkazın altına girdik, ta ki yıkıntıların altından çıkardığımız cenazelerden ötürü ciğerlerim enfeksiyon kapana dek. İstanbul’a dönüp tedavi oldum. İlk zamanlar idari izinli ve görevli olarak geldiğim Hatay’a kendi yıllık izinlerimden kullanarak tekrar tekrar geldim. Çünkü burada yıkıntıların arasından kurtulan insanlarımıza destek olmamız gereken o kadar çok şey var ki. Sanki mücadeleye şimdi başlıyoruz gibi…

“Biz depremi değil küçük kıyameti yaşadık.” diyen “Bu memleket yedi defa yerle bir oldu ve ayağa kalkmış. Allah bize de sekizinci defa ayağa kaldırabilmeyi nasip etsin.” diyerek devam eden, o küçük kıyametin yaşandığı gün fırınını insanlara açıp onların barınmasını sağlayan Hatay sevdalısı bir diğerkâm Zilal Bozoğulları.

Hatay’da doğdum ve büyüdüm. Buranın her bir köşesine hatıralarımı, anılarımı iliştirdim. Hatay bensiz olabilir ama ben Hatay’sız olamam. Biriktirdiğim hatıralarımı bırakıp da gidemem. İşte ömrümün geçtiği o kadim şehir Hatay, yüzyılın doğal bir afetini yaşadı ki yüzyıllar geçse de o gece hiç unutulmaz.

O gece biz de depreme evimizde yakalanmıştık. Eşim, ben ve çocuklar hepimiz yerlere yattık ve helalleştik. Bu dünyadaki vademiz tamamlandı artık, dedik. O felaket anında helalleştiğimizi hatırlıyorum başka da hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Bir anda aşağıda bulduk kendimizi lakin aşağıya nasıl indiğimizi hiç bilmiyorum. O gece insanın iliklerine kadar işleyen müthiş bir soğuk vardı ve çok yağmur yağıyordu. Hemen iş yerime gittim. İş yerimin üstü prefabrik sac ve çelik konsol olduğundan burada hiçbir yıkıntı olmamıştı. O bölgede jeneratör olduğu için tek ışık yanan yer benim fırındı ve sığınılabilecek tek yerdi. İnsanları fırına çağırdık, fırının içi tıklım tıklım insan doldu. O anda fırından yeni çıkmış dağıtılmaya hazır simit ve ekmekler vardı. Sıcacık ekmek ve simitleri öncelikle oradaki insanlara sonra da etraftakilere dağıttık o sabah. İnsanlar korku doluydu ve kimse dışarı çıkamıyordu. Yıkılan yıkılmış, yıkılmayan ise tehlike saçmaya devam ediyordu. Çok canımız enkaz altında kaldı. Yine binadan sağ kurtulup da başka bir binanın üzerine yıkılması sonucu vefat edenlerimiz de vardı. Buna rağmen dikkatli ve temkinli bir şekilde dışarı çıkıp yardım edebildiğimiz kadar ettik. Kendi çabalarımızla canlar kurtarmaya çalıştık. Birbirimize tutunduk ve sığındık. Bulunduğumuz bölgeye gelen yardım ekiplerini yönlendirirken çocukluğumun geçtiği anıları biriktirdiğim o kenti tanıyamıyordum artık.

O deprem gecesindeki yaşadıklarımızı Allah düşmanıma dahi yaşatmasın.