İNSANÜSTÜ KURTARICI BEKLENTİSİ VE İNANCIN İSTİSMARI
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri
Din, insanla birlikte var olan en derin duygu ve en köklü sosyal kurumdur. Tarihin başlangıcından beri büyük bir ilgi ve merak uyandıran dinin ve inancın özellikle metafizik boyutu, bu alanda zaman zaman afaki düşüncelerin, sıra dışı beklentilerin ve kurgusal anlayışların tezahürünü de beraberinde getirmektedir. İlahi vahye doğrudan muhatap olan peygamberlerin insanüstü varlık olması gerektiği yönündeki düşünce ve beklentiler bu kabilden mitolojik saplantılardır. Nitekim peygamberlerin birçoğu, mitolojilere takılmış zihinler karşısında hakikati anlatma yolunda büyük zorluklarla karşılaşmışlardır.
Esasen dinî hüviyete sahip kişileri insanüstü mahiyet, meziyet ve konumda görme eğilimi, bir saplantı olarak hep var olagelmiştir. Bunun insanlık tarihindeki örneklerini Kur’an kıssalarında açıkça görmek mümkündür. Örneğin Hz. Nuh’un (a.s.) kavminden ileri gelenler, “Kavminin inkâra sapmış ileri gelenleri dediler ki: ‘Bu adam, size üstünlük kurmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır. Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhâlde bir melek gönderirdi. Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık.’” (Müminun, 23/24.) diyerek onun bir insan olması hasebiyle peygamber olamayacağını iddia etmişlerdir. Benzer bir yaklaşımla Mekkeli müşrikler de tüm insanlık için bir uyarıcı, rehber, örnek olarak gönderilen Hz. Peygamber için “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak ‘Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?’ şeklindeki itirazları engellemiştir.” (İsra, 17/94.) diye tepkilerini ifade ederek Resulüllah’ın kendileri gibi bir insan olmasını azımsamışlardır. Bu durumu inkârlarına bahane kılanlar, insanların kendi varlık türünden peygamberler gönderilmesindeki hikmeti anlamamaları sebebiyle peygamber olacak kişinin insanüstü bir varlık olması veya olağanüstü imkânlara sahip bulunması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. (Hûd, 11/12.) Ancak, Cenab-ı Hak, “De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.” (İsra, 17/95.) ilahi fermanıyla onların bu tür anlamsız iddia, tavır ve beklentilerini boşa çıkarmış; peygamberlerin birer insan olmalarındaki hikmeti çok çarpıcı bir şekilde beyan etmiştir.
Şüphesiz peygamberlerin temel özelliklerinden biri, onların insanlık için örnek şahsiyetler olmasıdır. Onlar, Allah’tan aldıkları vahyi insanlığa tebliğ etmenin yanı sıra temsil etmekle de görevlendirilmiş numune-i imtisal insanlardır. Şayet insanüstü varlık olsalardı insanların onları örnek alması mümkün olmaz ve risaletin hedefi gerçekleşemezdi. Hâlbuki peygamberler, beşeriyet bakımından diğer insanlardan farklarının vahiy almak olduğunu ısrarla vurgulayarak risalet görevlerini vahyin hakikatleri doğrultusunda sürdürmüşler ve insanları davet ettikleri ideal hayat tarzını yaşantılarıyla da göstererek en güzel şekilde örnek olmuşladır. (Kehf, 18/110; Fussilet, 41/6; Enam, 6/90; Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4.)
Diğer taraftan inanç tarihinin farklı dönemlerinde tebarüz eden insanüstü elçi beklentisinin, aslında insan tabiatıyla ilgili bir saplantı olduğunu düşündürecek bazı belirtiler vardır. Zira söz konusu beklenti, sadece inkârcıların öne sürdüğü bir iddia olarak kalmamış; herhangi bir peygambere iman eden bazı kimselerin o peygamberi insanüstü bir varlıkmış gibi görme eğilimi şeklinde de kendini göstermiştir. Tarih, peygamberlerin kendi toplumları tarafından bu tür muamelelere maruz kaldıklarına pek çok kez tanıklık etmiştir. Hatta ilahi vahyin rehberliğinden uzaklaşan müntesipleri tarafından tanrısal hüviyet atfedilen peygamberler bile olmuştur. Tıpkı Hristiyanlıkta olduğu gibi... Bu saplantı, ne yazık ki bugün Müslümanlar için de ciddi bir tehlike olarak varlığını devam ettirmektedir. Bazı insanların uydurma rivayetler üzerinden Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gerçek dışı yakıştırmalar yapmak suretiyle onu insani vasıflardan tenzih etmeye yeltendiği bilinen bir gerçektir. Oysa Allah Resulü, “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum. Onun için bana Allah’ın kulu ve Resulü deyin!” (Buhari, Enbiya, 48.) buyurarak kendisiyle ilgili aşırılıklara müsaade etmemiştir. Bir keresinde huzuruna gelen ve konuşurken korkudan titremeye başlayan kişiye, “Sakin ol! Ben bir kral veya hükümdar değilim. Kureyş’ten, güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!” (İbn-i Mace, Et’ime, 30.) sözüyle de ümmeti arasındaki konumunu net bir şekilde ortaya koymuştur.
Hiç şüphesiz Hz. Peygamber (s.a.s.), vahiy gibi olağanüstü bir olgunun doğrudan muhatabı olmasına rağmen risalet görevi boyunca asla gerçeklikten kopmamıştır. O, her boyutuyla insan olmanın gerektirdiği şekilde bir hayat yaşayarak tüm insanların imtisal edeceği güzel bir örneklik sergilemiştir. Allah Resulü, şairin “Muhammedun beşerun la ke’l-beşer / Bel hüve ke’l-yakuti beyne’l-hacer” (Muhammed bir beşerdir fakat her beşer gibi değildir. O, taşlar içindeki yakut gibidir.) dizeleriyle ifade ettiği gibi insanların en hayırlısıdır. Dolayısıyla onun insanüstü bir varlık gibi algılanmasına sebebiyet verecek hiçbir rivayet ve anlayışın Kur’an ve sünnetten referans bulması mümkün değildir.
Baktığımızda, insanüstü varlık beklentisinin bir tezahürü olarak aşırı yüceltme eğiliminin nübüvvet müessesesiyle sınırlı kalmadığını görüyoruz. Dinî alanda temayüz etmiş âlimler, liderler, kanaat önderleri de daima böyle bir temayülün hedefinde olmuştur. Onlarda da insanüstü özellik, kabiliyet ve hâller arayan temelsiz bir yaklaşımın varlığı yadsınamaz bir gerçektir. Haddizatında aşırılık olan bu yaklaşım, bazen daha da öteye taşınarak peygamberlerde bile bulunması imkânsız olan hususiyetlerin, âlimlere, ariflere, liderlere yakıştırılmasına sebebiyet verebilmektedir. Bağnazca teslimiyetle her hükmüne ram olunan insanlar, beşeriyet zaaflarından müstağni görülerek erişilmesi güç bir makama konumlandırılmakta ve dolayısıyla onlardan gelen her şey sorgulanmaksızın kabul edilebilmektedir. Böylece akıl, izan ve idrak, hâk ile yeksan olmaktadır.
Kur’an ve sünnet perspektifinden bakıldığında akıl ve baliğ bir insan için apaçık dalalet olduğu anlaşılacak olan böyle bir tasavvur, samimi bir şekilde dinini yaşayan söz konusu âlim, arif ve önderler için de tam bir afettir. Zira aşırı övgü ve yüceltme karşısında her insanın savrulma riski vardır. İnsan zayıf bir varlıktır. Kendisine sürekli kötülüğü emreden bir nefse sahiptir (Yusuf, 12/53.) ve bu nefis kutsanmaya fazlasıyla meyyaldir. (Furkan, 25/43.) Bu sebeple aşırı iltifat ve yüceltme karşısında nefsinin kabarmasına engel olamayan kişi, kibre ve enaniyete sürüklenebilir. Bu durumda istikametini kaybedip gerçeklikten büsbütün uzaklaşabilir. Onun için aşırı övgü ve yüceltmeden sakınmak, her iki tarafın selameti için de elzemdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), bir adamı yüzüne karşı öven ve övgüsünde aşırı sözler sarf eden kimsenin söylediklerini işitince “Andolsun ki siz onu (kibre sevk ederek) helak ettiniz.” (Müslim, Zühd ve Rekâik, 67.) buyurarak tepki göstermiş ve insanların nefsini şımartacak söz ve davranışlardan ümmetini sakındırmıştır.
Aşırı övgü ve yüceltme karşısında istikametini koruyamayıp savrulanlar olacağı gibi bu durumdan bilinçli bir şekilde nemalanmak isteyen muhterisler de çıkacaktır. Nitekim geçmişten bugüne ihtiraslarının, heva ve heveslerinin esiri olmuş nice insanlar, suistimale son derece açık olan bu alanı dünyevi imkân, nimet ve şöhret devşirmek için fırsat olarak görmüşlerdir. Sırf bu amaçla teşekkül etmiş bir takım marjinal yapıların varlığı izahtan varestedir. Bunlar, dinin esasları ve hakikatleriyle apaçık çelişki arz eden din anlatımlarını mesnetsiz rivayetlerle pekiştirerek istismar alanlarının sürekliliğini sağlamaya çalışmaktadır. Kur’an ve sünnet gibi sapasağlam bilgi kaynaklarına sahip bir toplumda bu tür istismar yapılarının karşılık bulmasının en temel sebebi ise İslam hakkındaki cehalettir. Hakikatin sahih bilgisinden uzak kalmaktır.
Şu bir gerçek ki insanlar, doğru bilgiden uzak kaldıkça her türlü yanlışın ve yalanın müşterisi olmaya mahkûm oluyor. Burada süreç büyük oranda şöyle işliyor: İnsan, okuma, araştırma, akletme, tefekkür, tedebbür gibi kabiliyetlerini kullanmayınca muhakeme kabiliyetini kaybedebiliyor. Bu durumda bilgi sahibi olmadığı bir konuda, özellikle metafizik boyutu sebebiyle gelişigüzel söylemlerin bile alıcı bulduğu dinî alanda kendisine bilgiler sunan kimselere karşı hayranlık duymaya başlıyor. Hayranlık çoğalınca da zihin ve gönül dünyasını bir taassup kaplıyor. O zaman bakış açısı küçülmeye ve o açıdan gördüğü her şey büyümeye başlıyor. Bu yüzden kişi, onlar tarafından serdedilen her şeyi makbul ve muteber addedip her yorumu hüküm olarak algılıyor. Neticede bir şuur kaybı yaşayarak aklını, fikrini onların emrine amade kılıp Allah’ın özgür olarak yarattığı beşerî iradesinden feragat edebiliyor. (Tevbe, 9/31.)
Bu aşamadan sonra istismarcılar, kendilerini tam da çevresindekilerin görmek istediği sözüm ona insanüstü makama konumlandırıp “nabza göre şerbet” vermeye, beklentileri karşılamaya yönelik sıra dışı hâller sergilemeye başlıyor. Zaten yüksek bir beklenti içerisinde olan din cahillerinden aldıkları cesaretle gaipten haberler vermeye, mehdiliklerini ilan etmeye ve hatta peygamberliklerini ihsas etmeye bile cüret edebiliyor. Ne yazık ki o kimseleri hatasız ve günahsız görme eğilimdeki cahil müntesipleri, bunlara koşulsuzca ve bilgisizce inanıyorlar. Bu vahim bir aymazlığın niceliksel artışı ise suistimal ve istismar problemini toplumsallaştırıyor. Kendisi gibi olanların çokluğundan cesaret alanlar, kolektif beklentileri ekseninde bir din anlayışı geliştirerek bu minvalde güçlü birliktelikler oluşturabiliyor. Bu tür oluşumlara bir bakıma toplumsal cehaletin kurumsallaşmış hâli demek yanlış olmayacaktır.
Bu itibarla bilinmelidir ki bir Müslüman için her konuda yegâne ölçü Kur’an ve sünnettir, vahiy ve nübüvvettir. Kur’an, bizatihi hidayet kaynağı, sünnet ise yolların en güzelidir. Vahiy ilahi rehber, peygamber en güzel örnektir. Bir kurtuluş kılavuzu ve yolu varsa ancak budur. Bunlardan uzak düşenlerin akla hayale gelmez istismar ağlarına düşmesi elbette kaçınılmazdır. Dolayısıyla Müslüman, bu tehlike karşısında her daim teyakkuzda olmak durumundadır. Yüce Allah’a karşı sorumluluğunun bilinciyle harekete geçerek en değerli yitiğini ararcasına sahih dinî bilginin, hakikatin, hikmetin ve güzel ahlakın peşine düşmek zorundadır. Gerçeğe ulaşmak için umudu başkalarına değil, inanca, azme, gayrete ve mücadeleye bağlamak mecburiyetindedir.