İNSANIN HALİFE KILINMASI NE ANLAMA GELİR?

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

Kafama takılan soru, Kur’an’da ilk yaratılan insan için halife kavramı geçmektedir. Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ebu Bekir’e de halife denilir. Bu hâliyle halife idari bir unvan veya nitelik gibidir. Hz. Âdem, ilk insan olduğuna göre kimden sonra gelmekte ve kimin halifesi olmaktadır?

Halife kavramı her ne kadar idari ardıllar için kullanılsa da tek anlamının bu olduğu söylenemez. Doğrudur, ilk insan Hz. Âdem, Bakara suresinin 30. ayetinde “halife”, Hicr suresinin 28. ayetinde “beşer” olarak nitelenmiştir. Enam suresinin 165. ayetinde ise çoğul olarak “halifeler” şeklinde bir kullanım söz konusudur.

Biz hangisini esas almalıyız?

Tefsirlere baktığımızda halife kavramının anlamı hususunda birkaç farklı yorum bulunmaktadır. Ancak her bir yorumun ortak noktasını “birbiri peşine gelen yani ardıl” anlamı oluşturmaktadır.

Neden birden fazla yorum oluyor?

İslam düşüncesi her ne kadar ilahi kaynaktan besleniyorsa da tek tipçi değildir. Yüce Allah rahmeti gereği insanı baskı altına almamış ve tek bir kalıba sokmamıştır. Dinin esası olan sabiteler korunduğu sürece insanların farklı düşünmesi ve birden fazla yorum yapmasının önü açıktır. Bu da düşünceye büyük bir zenginlik katmaktadır.

Bu şekilde düşünmemiştim. Halife kavramına dönersek...

Bir yoruma göre halife nitelemesi, insan cinsini ifade etmekte olup bütün insanları içine alacak genişlikte bir anlama sahiptir. Çünkü ilk insan hariç insanlar topluca değil, peş peşe gelen nesiller şeklinde yaratılmışlardır. Zaten halife kelimesi de ardıllığı yani bir şeyin bir başka şeyin peşine gelmesini ifade etmektedir. Hz. Âdem, ilk insan olmakla birlikte çocukları ve torunları şeklinde kendisinden sonra peş peşe gelen nesiller bulunmaktadır. Bu yönüyle hem kendisi hem eşi halife kavramı içine girmektedir.

O zaman her bir insana halife denilebilir mi?

Denilebilir. Nitekim Enam suresinin 165. ayetinde halifeler şeklindeki çoğul ifade bu yorumu desteklemektedir. Her bir insan bir diğerinin ardılı olduğuna göre her birine halife denmesinde bir sakınca yoktur. Buradan bütün bir İslam ümmetinin anlaşılması da söz konusu olabilir. Çünkü onlar kendilerinden önceki ümmetlerden sonra gelmiş ve bu yönüyle onların ardılları olmuşlardır. Böylece öncekilerin dinlerinin hükmü kaldırılmış, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) eliyle gelen son din İslam’ın hükmü geçerli kılınmıştır. Ayrıca bu ayette kendilerine yüklenen sıfatın gereğini yapma ve görevlerinin bilincinde olmaları şeklinde sahabeye ve bütün ümmete bir ikaz vardır. Çünkü dünyada verilen her imkân aynı zamanda bir imtihandır. Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunmak ve ilk ağızdan O’ndan istifade etmek bazı sorumlulukları da beraberinde getirir. Onlar bu yönleriyle sonraki nesilleri için de örnektirler.

Ayrıca insan, Allah’ın halifesi olarak da anlaşılabilir mi?

Geleneğimizde o şekilde bir anlaşılma da mevcuttur. Bu yoruma göre insanın halife olması, Yüce Allah’ın belirlediği imkânlar ve şartlar içerisinde onu bağımsız tasarruf yetkisiyle donatmasıdır. Nitekim birçok ayette ifade edildiği şekilde yeryüzünde ve gökyüzünde bulunan her şeyin insanın istifadesine sunulduğu ifade edilmiştir. (İbrahim, 14/33; Nahl, 16/12; Lokman, 31/20.) İstifadesine sunulması demek insanın gücü yettiğince ve şartlar elverdiğince ulaşabildiği şeyleri kullanması ve onlardan yararlanmasıdır. Biz buna insanın irade özgürlüğü diyoruz.

Bunu biraz açabilir misiniz?

İnsanın bu özgürlüğü Allah’ın izni ve iradesiyle sağlanmaktadır. Çünkü imkânları sağlayan ve şartları oluşturan Yüce Allah’tır. Bu yüzden de insan, mutlak ve sınırsız bir tasarruf sahibi değildir. Onun sınırını belirleyen “âdetullah” denilen doğa kanunları ve kişisel imkânlarıdır. Bir başka sınır ise ilahi bildirimlerle çizilen dinî, ahlaki ve sosyal kurallardır. Tanınan ve belirlenen sınırlara aykırı davranmanın bazı sonuçları olur. Doğa kanunlarına uymamanın sonuçları büyük ölçüde bu dünyada görülür. Nitekim soğuğa, sele, depreme karşı önlem almamanın bedellerini görmekteyiz. Öte yandan tabiata ölçüsüzce müdahale etmenin sonucu iklim krizi olarak karşımıza çıkmaktadır. İlahi bildirimle gelen kurallara uymamanın sonucu ise dünyada dinî, ahlaki ve sosyal aşınmalara neden olmanın yanında hesap gününde büyük kayıplara uğramaktır. Çünkü insan boşuna yaratılmadığı gibi başıboş bırakılmış da değildir, bir sınanmanın içindedir. (Enbiya, 21/35; Kıyame, 75/36.) Zaten yaşanan hayat, dünyanın iyilerle kötülerin imtihan alanı olduğunu bize göstermektedir.

İmtihanı nasıl anlamalıyız?

Dünyevi imtihanlar iki amaçla yapılır: Birincisi bir kişinin gücünü, bilgisini ve görgüsünü görmek ve bilmek; ikincisi ise kişinin ne olduğunu bizzat kendisinin görmesini sağlamak ve yaptığının sonucunu kendisine göstermektir. Birinci anlamda imtihan Allah için söz konusu olamaz. Çünkü Yüce Allah gizli açık her şeyi bilendir. Yani O, insanların hem kalplerini hem de kalıplarını bilmektedir. Allah’ın kullarını imtihanı, onların yaptıklarının sonucunu kendilerine göstermek ve yaptıklarına göre bir karşılık vermek içindir. Eğer iyi şeyler yaparlarsa Allah’ın rahmeti gereği kurtuluşa ererler, kötü şeyler yaparlarsa Allah’ın adaleti gereği cezaya maruz kalırlar. Yüce Allah insanlara akıl ve irade verdiği için akıllarıyla aldıkları cezanın neye karşılık olduğunu bizzat kendilerinin kavramalarını ister. Yazıcı meleklerin yazdıklarının yanında bizzat kendilerini şahit tutar. (İnfitar, 82/10-11; Fussilet, 41/21.) Diğer bir deyişle Yüce Allah kanıt ve tanık eşliğinde yargılama yapar. Böylece insan yaptıklarının tanık ve kanıtlarını bizzat kendisi görür, Yüce Allah’ın her şeyi bildiğini tam olarak kavrar ve aldığı cezanın adil yargılama sonucu gerçekleştiğine kani olur. İnsanın halife kılınmasının anlamı da budur. Çünkü insan en güzel biçimde yaratılmıştır.

İnsan suçlanmayı ve cezayı kabullenmekte güçlük çekiyor sanki?

Doğrudur. Hiç kimse ne ceza ister ne de suçlanmak. Ancak tanıklar ve kanıtlar ortaya çıkınca itiraf etmek de kaçınılmaz olur. Hâlbuki ömür ne kadar uzun olursa olsun insan dünyanın geçici olduğu bilincinde olsa kendisini bir ölçüde frenleyebilir. Bu bilinç yani hayatın sonunun olduğunun farkında olmak insanı kaliteli bir hayat yaşamaya sevk eder. “Her gelecek olan yakındır.” Arap atasözü tam da bu gerçeği ifade eder. Anadolu insanı bunu, “Sayılı günler çabuk geçer.” diye ifade etmiştir. Ölümün ne zaman geleceği bilinmese de ömrün sınırlı olduğu bilinmektedir.

Bütün bunların halifelikle ne ilgisi var?

İnsanın halife kılınması belli imkânların ona verilmesidir. O, bu imkânları iyi yolda kullanırsa kazanır, kötü yolda kullanırsa kaybeder. Yani halifelik çift yönlü imkân demektir. Nitekim Tin suresinde insan için, “en güzel biçimde yaratılan” ifadesinin yanında “aşağıların en aşağısı” ifadesi de kullanılmaktadır. Yine Beyyine suresinde inanan ve hayırlı işler yapanlar için “yaratılmışların en hayırlısı”, küfre düşüp kötü işler yapanlar içinse “yaratılmışların en kötüleri” ifadesi kullanılmaktadır. (Tin, 95/4-5; Beyyine, 97/6-7.) Demek ki mutlak anlamda halife kılınması insanın iyi veya kötü olmasını göstermez ve gerektirmez. İyilik ve kötülük insanın özgür iradesiyle kazandığıdır.