İNŞA VE İMAR SARKACINDA CAMİLER
Cami Bizim Neyimiz Olur?
İnanan insanın her an ve her yerde, her davranışını Allah’a kulluk şuuruyla gerçekleştirmesi nihai bir gaye olmakla birlikte ünsiyete kaderlenmiş bir varlık olarak birbirimize ve aidiyet hissettiğimiz mekânlara tutunarak varlık bütünlüğümüzü koruruz. Yaşadığımız, vakit geçirdiğimiz mekânlarla aramızda dinamik bir ilişki söz konusudur; kimi zaman biz ona bir şey katar kimi zaman biz ondan bir şeyler alırız. Bir mekân ihtiyaçlarımızı ne ölçüde karşılıyorsa pratik hayatımıza ne kadar müdahil oluyorsa aramızda o denli güçlü bir bağ oluşur. Bu yönüyle mekân, içinde hem yaşadığımız hem de hayat anlayışımızı, değerlerimizi yaşattığımız yerdir.
Müslümanların kendi aralarında kardeşlik ve dayanışmayı kuvvetlendirip kolektif bilincin oluşmasına katkı sağlaması bakımından camiler, Allah katındaki değerini takvasından alan, her yaş, statü ve cinsiyetten insanın kendini Rabbinin gözetimi altında gerçekleştirdiği özel mekânlardır. Camiler, inananları, Allah’a kulluk ekseninde kendi çatısı altında bir araya getirir, aralarındaki görece farkları aynı kıble ve aynı safta buluşturarak etkisizleştirir, ortak duygu ve hedef etrafında birleştirir, zihinlerdeki değerler hiyerarşisini günde beş defa yeniden inşa ederek toplum hayatını diri tutar. Bu özellikleriyle Allah’ın evi mescitler, hayatın rüzgârında kaybolmaması için mümine bir sığınak olur. Ona bir kimlik sunar. “Bir kimsenin mescitlere gelip gitmeyi alışkanlık edindiğini görürseniz onun imanına şahit olun.” (Tirmizi, İman, 8) hadisi de bu mekân ve aidiyet ilişkisine işaret eder.
Kanın kalpte toplanıp temizlenerek tekrar vücuda dağılması gibi camiler, toplumu kendi bünyesinde arındırarak hayata iade eder. Modern dünyanın bireysel ve aile hayatımız dâhil bütün ilişkilerimizi hatta kendi benliğimizi, rollerimizi böldüğü hayat biçiminin kargaşası içinde camiler, ismiyle müsemma misyonlarıyla insanı Rabbi, kendisi ve toplumuyla bir araya getirerek içsel bütünlüğünü gerçekleştirmesine yardım eder. İnsanın bütünlüğü ise kendi bedeniyle sınırlı olmayıp ailesi, eşi-dostu ve çocuklarıyla tamamlanır. Camiler bu kuşatıcılığı ve potansiyel imkânlarıyla kalpten bağlılarını kıyamet gününde arşın gölgesinde dinlendiren serinlik vesilesi olur (Müslim, Zekât, 91).
Camiler, içerisinde sadece ibadet ettiğimiz, sonra da ruhumuzu gündelik hayatın meşgalesine terk ettiğimiz mekânlar değildir. Bizimle ve bizim gibi canlı olan, gölgesinde büyüdüğümüz, dertlenince sığındığımız, bizi yaratan ve yaşatan Rabbimize misafir olduğumuz, sevinçlerimizi ve üzüntülerimizi paylaştığımız, bayramlar kutladığımız, yaşadıkça kuvvet bulduğumuz ve öldüğümüzde de taşına uzandığımız ulvi mekânlardır. Camiler, ömrümüz akıp giderken arada bir hayatın dışına çıkmak için uğradığımız binalar değil, etrafında şekillendiğimiz, dönüp dolaşıp geldiğimiz, kendisinde hayat bulduğumuz yerlerdir.
Camiler bir mekâna vurulan İslam mührüdür. Müslümanların birlik ve beraberliklerinin göstergesi, onların bir bölgedeki varlık ve hâkimiyetlerinin işaretidir. On üç sene süren çeşitli baskı, tehdit, işkence ve boykotlar neticesinde, aldığı ilahi emirle Medine’ye hicret eden Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şehre vardığındaki ilk icraatı Mescid-i Nebevi’yi inşa etmek olmuştu. Medine’de bu mescit etrafında şekillenen hayat anlayışı, ilerleyen dönemlerde İslam medeniyetinin hâkim olduğu hemen her şehirde, merkezde bir büyük cami ve etrafında külliyeler olarak tekrarlanmıştır. Yine Hz. Peygamber’in (s.a.s.)bir yere ordu ya da akıncı birliği göndermek istediğinde orada mescit görür ya da ezan işitilirse kimseye saldırılmaması talimatını vermesi (Ebû Dâvûd, Cihad, 91) ve İslam’ı kabul eden kabilelere, yurtlarında öncelikle birer mescit yapmalarını tavsiye etmesi, tevhit inancının toplum ve şehir anlayışına yansımasından kaynaklanır. Bu mescitlerdeki öğretiler dışarıdaki hayatı biçimlendirmiş böylece kulluk merkezli insanların, insan merkezli camilerin, cami merkezli şehirlerin ortaya çıkmasına, İslam medeniyetinin bu minvalde şekillenmesine vesile olmuştur.
Hayatın Merkezi Cami
Medine’de Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde Mescid-i Nebevi, ibadet, ilim, eğitim ve öğretim merkezi olmanın yanında, toplumla ilgili her türlü çalışmanın ve faaliyetin merkezi olma özelliğini de taşımaktaydı. Evi, ailesi ve yakını olmayan ve kendini ilme adayan suffe ashabına müstakil bir yer ayrılmış olan mescit, Müslümanların topluca vakit, cuma, cenaze, bayram namazlarını kıldıkları bir ibadet mekânı, din hakkında bilgi edinmek isteyenlerin bilgilendirildiği bir eğitim merkezi, İslam hakkında bilgi edinmek ya da siyasi konularda görüşmek isteyen Arap kabilelerinin ağırlanıp bilgilendirildiği idari bir merkez, Müslümanların soru ve sorunlarıyla ilgilenilen sohbet ve danışma merkezi, evsiz, yolcu ve muhtaç kimseler için bir sığınak, bazen bir misafirhane, idari ve siyasi işlerin görüşüldüğü bir karargâh ve şura meclisi, davaların çözüme kavuşturulduğu bir mahkeme, kimi zaman bir hapishane olma gibi çeşitli sosyal, hukuki, siyasi, askerî ve mali bütün işlerin görüldüğü bir yerdi. Kimi zaman şiirlerin okunduğu ve savaş oyunlarının sergilendiği bir mekân olarak da kullanılan Mescid-i Nebevi, ashabın hayatının vazgeçilmez bir ögesiydi.
Hz. Peygamber (s.a.s.)döneminde mescidin, toplumla ilgili her tür çalışmanın odağı olması yaşlı-genç, çocuk-yetişkin, kadın-erkek ayrımı gözetilmeksizin her kesimden Müslüman’ı mescitle organik bağ kurmaya sevk ediyor özellikle sahabe hanımların mescide gidip gelmesine, oradaki imkânlardan faydalanabilmesine zemin hazırlıyordu. Kadınlar, kimi zaman çocuklarını da yanlarına alarak Mescid-i Nebevi’de kılınan vakit, cuma ve bayram namazlarına iştirak ediyor, Efendimizle haftada bir gün özel eğitim yapıyorlardı.
Peygamber Efendimiz, mescitte saf düzeninin kadın ve çocukları dışlamayacak şekilde düzenlenmesine hassasiyet gösteriyor, erkekleri kadınların mescide gitmelerine engel olmamaları konusunda uyarıyordu (Müslim, Salât, 134). Böylece ailenin en önemli yapı taşlarından olan kadının ibadet, eğitim ve sosyalleşme ihtiyacı meşru yollardan ve meşru mekânlarda karşılanmış oluyordu. Sahabe hanımlar mescide gelip gitme vesilesiyle kendi aralarında daha yakından tanışıp kaynaşarak sosyal cemiyetlerini kurabiliyor, güncel olay ve meseleleri takip edebiliyor, maddi manevi yardımlaşma fırsatı bulabiliyordu.
Hz. Peygamber (s.a.s.), kadınları çeşitli sebeplerle camiden men etmek yerine onların geliş gidişlerinde rahat hareket edebilmelerini sağlamak maksadıyla namaz bitip cemaat dağılırken önce kadınların sonra erkeklerin ayrılmasını istemiş (Buhârî, Ezân, 152), camiye gelen kadınların sayısı artmaya başlayınca da mescidin bir kapısını onlara ayırmayı uygun görmüştür. Hz. Ömer de daha sonra erkeklerin bu kapıdan girmesini yasaklamıştır (Ebu Dâvûd, Salât, 17). Konuyla ilgili rivayetlerden anlaşılıyor ki mescitlerde ibadet, itaat, ilim, eğitim, öğretim, sosyalleşme vb. hususlar hem erkek hem kadın için en doğal ihtiyaç ve en makul haktır ve buna engel olacak her uygulama vebali muciptir, Efendimizin uyarılarını ve sünnetini göz ardı etmektir.
Tarihî süreç içerisinde asr-ı saadet dönemindeki uygulamaların etkisi giderek zayıflamış, kültürel zihin kodları yeniden dinî referansların üstüne yerleşmiş, eski inanışların canlanmasıyla kadınlar toplumsal hayatın dışına itilmeye, ibadet mekânlarından, camilerden uzak tutulmaya başlanmıştır. Sevgili Peygamberimizin “Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescitlerinden alıkoymayın.” (Buhârî, Cum’a, 13) uyarısı âdeta unutulmuş, kadınlar Allah’ın mescitlerine yabancılaştırılmış, camilerde eşleriyle, çocuklarıyla ibadet edebilme neşesinden mahrum kalmış, bundan en çok kadınlar ve çocuklar zarar görmüş, cami özlemlerini sadece ramazan gecelerinde teravihlerle gidermeye çalışmışlardır.
Oysa camiler Allah’ın evleridir ve kimse Allah’ın evine gelen birini men etme hakkına sahip değildir. Açıkça yasaklanmamış davranışların fitneye sebep olabilir endişesiyle yasak sayılması ve terk edilmesi, pek çok maslahatın ve faydanın da kaybolmasına sebep olabilir. Yasaklamak, uzaklaştırmak yerine makul ölçülerde alan açmak toplumun, ailenin, kadın ve çocukların nefes almasına, mekân-kimlik-aidiyet bağlarının yeniden yapılandırılmasına imkân tanır.
Bir rivayette kadınların evlerindeki sorumluluklarını gözeterek namazlarını evlerinde kılmalarının daha faziletli olduğu ifade edilmişse de (Ebû Dâvûd, Salât, 53) bu tavsiye hem kadın hem erkek sahabeler tarafından hiçbir zaman yasak şeklinde anlaşılmamış, kadınların mescitte kıldıkları namazın fazilet bakımından daha az olacağı şeklinde değerlendirilmemiştir. Zira bu tavsiyeye rağmen hanım sahabiler mescitte namaz kılmaya devam etmiş, erkekler de onlara engel olmamıştır. Kişisel hassasiyetlerini dinî bir kisveye büründürüp fitne gibi bazı kavramları keyfî şekilde yorumlayan ve bu yorumlarını kadınlara yaptırım uygulamaya mesnet kılmaya çalışanlara gelince… Bu konuda, ailesine karşı kıskançlığı meşhur olan Hz. Ömer’in, eşi Atike b. Zeyd’nin yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılma isteğindeki ısrarına (Abdürrezzak, Musannef, III, 148), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kadınların mescitten men edilmemesi uyarısı (Buhârî, Cum’a, 13) nedeniyle gönülsüz de olsa boyun eğmesi güzel bir örnektir.
Caminin İmarından Toplumun İmarına
Konuyla ilgili yanlış algı ve uygulamalar nedeniyle camiler zaman içinde kadın ve genç cemaatini kaybetti. Toplumsal değişimlerde başat rolü olan kadın ve çocukların camiyle ilişkisi konusunda yaşanan problemler onları camiden, vaaz ve hutbelerden uzaklaştırdı. Kadın ve ailenin mescitle ve mescitte buluşmasına ket vuran zihniyetle cehaletin kucağına, hurafe ve batıl inanışların kör kuyusuna terk edilmiş oldular. Resûlüllah’ın hatırasına ve sünnetine saygıyı dillerinden düşürmeyenler değişen algılara dayalı yanlış yasaklamalar nedeniyle sünnetle çelişti.
Modern zamanlarda kadının toplumsallaşması ile ilgili müspet menfi her gelişmeyi kabullenen Müslüman camia; kadının, çocukların cami ile ilişkisinde tam bir kabul noktasına ulaşamamış görünüyor. Unutulmamalıdır ki sosyal hayatta ihtiyaçlar yasaklamayla ortadan kalkmaz sadece mecra değiştirir. Kadınları camiden uzaklaşan toplumun çocuklarının da camiden ayağı kesilir ve camiden bir şekilde uzaklaştırılan insan, manevi huzurunu başka bir yerde arar.
“Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır.” (Bakara, 2/114) ayetinde kınanan zulüm eylemi, mescitlerin sadece fiziki binasını yıkmak, fiilî olarak zikir meclislerini yasaklamak olarak değil caminin içini boşaltmak, boşaltılmasına seyirci kalmak, fonksiyonlarını işlevsiz kılmak, camileri varlıklarıyla ihya edecek cemaat olma ve oluşturma zihniyetinden uzak olmak şeklinde de anlaşılabilir. Bu konuda kamusal ve bireysel sorumluluk sahibi herkes elini taşın altına koymalı. Cami içindeki manevi atmosferin ve öğretinin dış dünyada da etkin olabilmesi sorumluluğu tek tek kurumlara, derneklere, din görevlilerine, cemaate yüklenemez. Hiçbir mazereti yokken cemaatle namaz kılmayı dert etmeyenlerin camilerin durumlarını, din görevlilerinin hâllerini eleştirmeye hakları olmadığı gibi, akademik ve sosyal her seviyeden insana hitap edebilecek ilim ve iletişim becerisine sahip olmaya gayret etmeyen cami görevlilerinin de geçerli mazereti yoktur.
Camilerin dış ve iç mekânında ince işçilik, nezafet ve zarafet ne kadar gerekliyse manevi imarı için de erkek-kadın, genç-yaşlı cemaatin kendilerinin gerçekten kabul edilecekleri, değişen dünya düzeninin ortaya çıkardığı soru ve sorunlarına cevaplar bulabileceği ortamlar ve hizmetler sunmak bir o kadar -hatta daha fazla- önemlidir. Aksi hâlde cemaatle tezyin edilmeyen mükemmel tefrişatlı camiler ruhunu teslim etmiş mükemmel kıyafetli cesetlere benzeyecektir.