İMAR EDERKEN TAHRİP
EDİLENLER
Dr. Öğr. Üyesi Mehmet BAĞÇİVAN
Yalova Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi
وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحاًۘ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُؕ هُوَ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فٖيهَا فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِؕ اِنَّ رَبّٖي قَرٖيبٌ مُجٖيبٌ
Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i peygamber gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yok. O, sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı. Öyle ise O’ndan bağışlanma dileyin; sonra da O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabb’im yakındır ve dualara cevap verendir.
(Hûd, 11/61)
İ
nsanoğlunun biyolojik açıdan dünyadaki en zayıf ve savunmasız canlıların başında geldiği malumdur. Zira insan ne kendini iklim şartlarına göre koruyacak bir cilde ne de düşmanlarından korunmasını, kaçmasını ya da avlanmasını sağlayacak sivri diş, pençe, iğne, kanat gibi fiziksel donanımlara sahiptir. Bununla birlikte o, Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği akıl (Rahmân, 55/4) ve en güzel yaratılış biçimi (Tîn, 95/4) sayesinde diğer canlıların aksine yeryüzünü kendi menfaati doğrultusunda imar edip değiştirebilmektedir. Nitekim bu durum Kur’an-ı Kerim’de Hz. Salih Peygamber’in dilinden insanlığa hatırlatılmakta ve bunun karşılığında kendilerinden Allah’a ibadet etmeleri istenmektedir:
Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i peygamber gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yok. O, sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı. Öyle ise O’ndan bağışlanma dileyin; sonra da O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabb’im yakındır ve dualara cevap verendir. (Hûd, 11/61)
Gerçekten de insanlar tarih boyunca tabiatı değiştirerek nice ihtişamlı yapılar inşa etmişler, bugün için bile muazzam derecede gelişmiş şehirler ve medeniyetler kurmuşlardır. Hatta o kadar ki Elmalılı Hamdi Yazır ve Ömer Nasuhi Bilmen gibi son devirde yetişmiş bazı büyük İslam âlimlerimiz, hem çağımıza ulaşmış kimi yapıların o devir şartlarında nasıl inşa edilebildiğine dair gizem hem de Kur’an’da geçen Hz. Nuh’un gemisi, Zülkarneyn Seddi gibi bilgilerden hareketle teknik ilerlemenin doğrusal bir çizgide değil de döngüsel olabileceğini bir ihtimal olarak uzak görmemişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) de Medine’de İslam medeniyetinin maddi temellerini kurmakta hiç gecikmemiş, henüz hicret yolunda uğradığı Kubâ’da Mescid-i Kubâ’yı tesis etmiş, yine Medine’ye ulaşır ulaşmaz ilk faaliyetlerinden biri Mescid-i Nebevî’yi inşa etmek olmuştur. Ancak İslam medeniyeti imar faaliyetini sadece maddi bir ameliye olarak görmemiş, ona eşlik eden manevi duyguları ve motivasyonları dikkate almıştır. Nitekim Kur’an’da Kubâ Mescidi’nin temellerinin takva üzerine atıldığının özellikle vurgulanması (Tevbe, 9/108-109), bu madde-mana birlikteliğinin emaresi olarak değerlendirilebilir.
Modern dönemde de özellikle Avrupa’da ortaya çıkan Sanayi Devrimi sonrasında insanlık, büyük çevre problemlerine yol açma pahasına çok hızlı bir şekilde imar-inşa faaliyetine girişmiş, nihayetinde milyonlarca insanı barındırabilecek şehirler, yüzlerce hatta binlerce insanın bir arada yaşayabileceği ve çalışabileceği yapılar inşa etmiştir. Dahası özellikle tarım, sağlık, iletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler sayesinde günümüzde insanlık daha öncesiyle kıyas edilmeyecek derecede bir konfor ve refah potansiyeline erişmiştir.
Ancak ne yazık ki bu maddi gelişmeler insanlık için aynı oranda manevi ve ahlaki ilerleme getirmemiş, aksine yaşı ilerledikçe masumiyetini kaybeden bir insan gibi gittikçe ötekine karşı duyarsızlaşmaya, yabancılaşmaya doğru evrilmiştir. Bugün yardım ulaştıracak her türlü maddi imkân ve teknolojiye rağmen dünyanın birçok yerinde insanlar lüks hatta israf içinde yaşarken başka bölgelerdekiler açlıktan ölmekte, yeryüzünü imar için verilen aklı ve beceriyi onu tahrip edecek bombalar üretmeye harcayan zalim güçler tarafından toplu hâlde katledilmektedir.
Yine bütün bu maddi gelişmelere rağmen artık insanlar milyonluk şehirlerde yalnızlık çekmekten ve kendilerini değersiz hissetmekten şikâyet etmektedirler. Diğer taraftan toplumumuzda akrabalık ilişkileri gittikçe zayıflamakta, birbirini tanımayan komşulardan oluşan bina ve yaşam tarzları yaygınlaşmaktadır. Böyle giderse hepimizi bir araya getiren ramazan, hatıralarımızda müstesna bir yer tutan o şen iftar sofraları dahi yakın bir gelecekte nostaljiye dönüşecek gibi görünmektedir. Söz konusu duyarsızlaşma maalesef evlerimizin içine kadar girmiş; eşler, çocuklar ve ebeveynler gittikçe artan hızla birbirlerine yabancılaşmaya başlamıştır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki içinde bulunduğumuz çağın baş döndüren gelişmeleri, ilmek ilmek işlediğimiz ve üzerine titrediğimiz maddi kazanımlar gözümüzü boyar da bunları inşa etmek için bizi asıl insan kılan manevi değerlerden uzaklaşırsak bu yolun sonunun “esfel-i sâfilîn”e çıkması kaçınılmaz olacaktır. O hâlde sık sık, o kaotik hayat telaşemizin arasında bir an durup hayatımızda neyin gerçekten değerli, mühim olduğuna dair bir nefis muhasebesi yaparak pusulamızı ve gittiğimiz yolu tekrar gözden geçirmeli ve buna uygun salih amellerle dolu bir yaşam tarzı benimsemeliyiz. Aksi hâlde, dünyayı daha güzel bir yer yapabilecek bütün imkânlara sahip olmalarına rağmen, çocuklarına kendi bulduklarından çok daha kötü bir dünya bırakmış olma utancı tarih önünde hepimizin yüzünü kızartabilir.
Maddi gelişmeler insanlık için aynı oranda manevi ve ahlaki ilerleme getirmemiş, aksine yaşı ilerledikçe masumiyetini kaybeden bir insan gibi gittikçe ötekine karşı duyarsızlaşmaya, yabancılaşmaya doğru evrilmiştir.