Koray ŞERBETÇİ
I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin sömürgeci Batılılar karşısında aldığı yenilgiyle İslam beldeleri tespihin kopan taneleri gibi birbirinden ayrılmışlardı. Daha sonraki yıllarda başta Anadolu olmak üzere İslam beldeleri kurtuluş mücadelelerine yönelmişler ama Müslüman milletlerin siyasal anlamda birden fazla devlete sahip olması bu mücadelede, Batı tahakkümü karşısında özgül ağırlıklarını artırmak bir yana daha da azaltmıştı. İşte bu noktada XX. asır Müslümanları ancak aynı kıbleye dönen topluluklar olarak varlıklarını bir bütün hâlinde sürdürebileceklerdi. Bu ruhu diri tutanlar da doğudan batıya İslam âlimleri olacaklardı. İşte bunlardan birisi de eski bir Osmanlı toprağı olan ama 1920’den 1946’ya kadar Fransa yönetiminde kalan Suriye’de dünyaya gözlerini açan Vehbe Zuhaylî olacaktı.
Bir âlim yetişiyor
İslam âleminin ve Suriye’nin önde gelen fıkıh âlimlerinden olan Vehbe Mustafa ez-Zuhaylî, 1932 yılında Şam kırsalındaki Deyr Atıyye’de dünyaya geldi. Babası çiftçi ve tüccar bir kişi olmakla birlikte İslam ilimlerine muhabbet duyan dindar bir kimseydi. Öyle ki babası Mustafa Zuhaylî her gece teheccüt namazı kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar on beş cüz Kur’an okuyup böylelikle iki günde Kur’an’ı hatmeden bir hafız, ayın çoğunu oruçla geçiren, zikir ve ibadet ehli salih bir insandı. Mustafa Zuhaylî âlim değil çiftçiydi. Ancak ilme ve âlimlere olan sevgisinden dolayı çocuklarını ilme yönlendirdi.
Dindar bir ailede İslami terbiyeyi ve ilim aşkını öğrenen Zuhaylî, okul vakti gelince uzun ve başarılı bir öğrenim yolculuğuna atıldı. Bu, girdiği her okulu neredeyse dereceyle bitiren parlak bir öğrencinin yolculuğuydu.
İlkokulu Suriye’nin el-Mîlâd şehrinde, liseyi ise Şam’da okuyan Zuhaylî, yüksek İslami ilimler tahsili için Mısır’ın yolunu tuttu. El-Ezher Üniversitesini tıpkı lisede olduğu gibi birincilikle bitirdi. Ardından zirveye tırmanırken usanmak bilmeyen tutkulu bir dağcı gibi durmadan tahsil zirvesine doğru yol almaya devam etti. Arap dili uzmanlığı, hukuk alanında lisans eğitimi, İslam hukuku, modern hukuk alanları onun yolculuğunun önemli ilim duraklarıydı.
Elbette bu yolculuğunda pek çok hocadan ders aldı. Fakih, muhaddis veya düşünür olarak farklı isimlerden oluşan hocaları Zuhaylî’ye katkı sağladı ve yazdığı eserlerde de etkili oldu.
Uzun süren tahsil hayatından sonra öğretim çalışmalarına başladı. Artık takvimler 1963 yılını gösteriyordu. O sene Şam Üniversitesine okutman olarak atanmasıyla başlayan öğreticilik hayatı, 1975’te profesör olmasıyla taçlandı. Orada öğretim, telif, yönlendirme, genel ve özel konferanslar verme ve fıkıh ile usul-i fıkıh alanında ihtisaslaşma faaliyetlerini sürdürdü.
Hocalık faaliyetleri
Zuhaylî’nin profesör olduğu yıllarda dünya, “Soğuk Savaş” diye adlandırılan dönemi yaşıyordu ve iki politik kutup arasında bölünmüştü. Müslüman toplumlar tarihî, kültürel ve manevi varlıklarını sürdürebilmek ve dünyaya kendi fikir reçetelerini sunmak konusunda hayli zayıf durumdaydı. Bilhassa o dönemde İslam âleminin en büyük meselesi İsrail ile Arap devletleri arasındaki savaşlardı. İslam dünyası bu durumun krizini yaşıyordu. Kriz sadece askerî boyutta değildi. Bu bir kimlik sorunuydu da.
Krizin atlatılması için siyasetçiler ve yöneticiler farklı yaklaşımlar ortaya koyuyorlardı ama bunlar günlük politika havuzundan dışarı çıkamıyordu. Zuhaylî’nin de aralarında olduğu İslam âlimleri ise meseleyi başka bir boyuttan ele almak için gayret ediyorlardı. Bu boyut, İslamiyet’in ilim boyutuydu. İslami ilimlerin ihya edilmesi, Müslüman bireye ve dolayısıyla Müslüman topluma, yeni ve öz güvenli bir kimlik verecekti. Âlimlerin gayreti bu yöndeydi.
Bu sebeple Zuhaylî, İslam âleminin değişik ülkelerine yolculuk yaptı. Bilhassa uluslararası birçok kongre ve sempozyumda tebliğ sundu ve konferanslar verdi. Kendisini misafir hoca olarak davet eden Lübnan, Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan, Libya, Sudan, Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin üniversitelerini kırmayarak davete icabet etti. Bu ülkelerdeki üniversitelerde pek çok talebe yetiştirdi.
Ama Zuhaylî sadece akademik çalışmalarla yetinmedi. Bunun yanında 1950 yılından itibaren farklı camilerde hutbe okudu, fıkıh dersleri verdi. O günlerde kitle iletişim araçlarının gelişmesini genele hitap etmek için bir fırsat olarak gördü. Buna bağlı olarak radyo ve televizyonlarda programlar yaptı. Öyle ki radyo programları çerçevesinde sekiz yıl içinde Kur’an’ın tümünü tefsir etti ve bu dersleri “Et-Tefsîru’l-Vasît” adıyla kitaplaştırıldı.
Gayesi
Zuhaylî, çocukluğundan beri ilme âdeta âşıktı. Bu konuda hiç durmadan gayret sarf etti. Âdeta tek hedefi buydu. Kendisi, bu tutkusunun fikrî temelini ve yürüdüğü yolun yöntemini şöyle tanımlamıştı: “Daha önce İslam davetçisi olmak istiyordum. Bu konudaki birçok engeli gördüğüm için söylemek istediklerimi yazmaya başladım. Zira kitaplara yazılanların daha kalıcı olacağı kanaatindeyim. Bugüne kadar söylemek istediğim her şeyi hikmet dilini kullanarak söyledim. Çünkü her ilmin siyaset ve hikmet yönü vardır. Hikmet dili kullanılmazsa hizmet akamete uğrar.”
Zuhaylî, XX. asır gibi Müslümanların zor bir devresinin âlimlerindendi, yukarıda bahsedilen var olma mücadelesinde o üzerine düşeni ilmî sahada yapmaya ve Kur’an-ı Kerim’in diriltici soluğunu soluksuz kalmış Müslümanlara ulaştırmaya gayret etmekteydi. Sorunlu durumu ve çözümü net bir biçimde şöyle tasvir ediyordu: “Allah Teâlâ’nın mübarek Kitab’ında, öncekilerden bilgiler, sonrakilerden haberler ve önünüzdeki soruların çözümleri vardır. O şaka değil, ciddidir, sözü bitirir. Onu terk eden zorbanın Allah burnunu yere sürter, doğruyu ondan başka yerde arayanı Allah saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir, aydınlatan ışığıdır, hikmet dolu uyarısıdır, dosdoğru yoludur. Arzular ona uyarsa yoldan çıkmaz, diller dolaşmaz, görüşler çoğalıp çatışmaz. Âlimler ona doyamaz, takva sahibi kullar ondan usanmazlar. Çok kullanmakla eskimez, insanı hayran bırakan tarafları tükenmez, eşi bulunmayan manaları son bulmaz. Ondaki bilgiye sahip olan öne geçer, ondakini söyleyen doğru söyler, onunla hükmeden adaletle hükmetmiş olur, onu uygulayan sevabı hak eder, ona çağıran dosdoğru yolu göstermiş olur.”
Bu coşkulu sözler dilinde kalmadı. Bilhassa İslam hukuku alanındaki yetkinliğiyle bu iddialarını fıkıh eserlerinde ete kemiğe büründürdü. Zira Zuhaylî’ye göre fıkıh, Müslümanların sorunlarına ilahi nizamdan çözüm sunan en önemli sistemdi. Şöyle diyordu: “Kur’ansız inanç (akide) sahih olamaz ve insan ruhunda onun manalarını aydınlatamaz, Müslümanın ahlakı Kur’an’ı anlamadıkça düzelmez, Kur’an’dan sonra ancak Peygamberimizin hadisi ve onun feyiz fışkıran ruhaniyyeti ile insanın nefsi yumuşar ve incelir, Müslümanın yapıp ettikleri ancak fıkıhta ortaya konmuş bulunan hükümler ve kurallara uyarsa sahih olur, dinin hüküm ve kurallarının bir sisteme oturtulması ve akıl ile anlayışın hatadan korunması ise ancak fıkıh usulü ile gerçekleşir.”
Böylece Zuhaylî’ye göre Müslümanlar, İslam ilimlerini bir meşale gibi elinde taşıyan âlimleri rehber edindikleri sürece ilahi nizam ekseninde doğru düşünür, doğru bakar ve dolayısıyla doğru işler yapmış olurlar.
Hiç durmayan bir kalem
Zuhaylî’nin ilmî anlamda doktora tezini kaleme almasıyla yazmaya başlayan kalemi hiç durmadı. Başta fıkıh ve tefsir olmak üzere İslam âlemine XX. asırda ciddi eserler kazandırdı. Herhangi bir ansiklopedi maddesinde sayfalarca sıralanabilecek bu muazzam eserlerin adlarını yazmaktansa ruhundan bahsetmek bu yazının hacmine daha uygun düşecektir. Fakat iki eserine daha yakından bakmak gerekmektedir. Bunlardan birisi fıkıh alanındaki dev çalışmasıdır: El-Fıkhü’l-İslâmî ve Edilletuhu. Bu eser on bir ciltten oluşmaktadır. Dört mezhebin görüşlerini delilleriyle ele almaktadır. İslam dünyasında son zamanlarda yazılan en kapsamlı fıkıh eseridir. Bu eserde namaz, hac, oruç, zekât, kurban, avcılık, miras, ceza hukuku, sigorta, tazminat, iş hukuku, İslam’da yasama ve yargı organları, alışveriş, hilafet, yiyeceklerde helal ve haramlar, evlilik, boşanma, nişanlanma ve daha yüzlerce konu, binlerce dinî mesele ele alınmaktadır. Dünün değil bugünün problemlerini ele alan, üstelik meseleleri günümüz insanının anlayabileceği bir dille ifade eden bir fıkıh şaheseridir.
İkinci eser de tefsir alanındaki önemli eseri olan Et-Tefsîru’l-Münîr’dir. Bu eser de on yedi ciltten oluşmakadır. Alanında en son yazılan ve en kapsamlı tefsirdir. Eserin önemli bir özelliği günümüz insanına hitap etmesidir. Yöntem olarak ayetler arası münasebet ve iniş sebepleri belirtilmiş, ardından ayetlerin geniş bir şekilde tefsiri verilmiştir. Bunun yanında Kur’an’dan çıkan gündelik hayata yönelik bütün fıkhi hükümler fıkıh mezheplerinin görüşleri çerçevesinde ele alınmıştır. İslam dünyasında ilgi uyandıran bu tefsir, Türkçe, İngilizce, Malayca ve Urducaya tercüme edilmiştir.
İlim mirası
XX. asrın gayretli İslam âlimlerinden olan Zuhaylî, İslam fıkhında uzman olan ve mezhep taassubuna kapılmadan kendi çalışmalarına göre en doğru görüşü tercih eden birisiydi. Tüm hayatını ilme, araştırma yapmaya ve kitap yazmaya adayan mutedil bir Müslüman âlimdi. Bunun en büyük kanıtı hayret verici derecede derinlemesine yazdığı eserleriydi. Kitapları, XX. asrın dertlerini ve günümüz Müslümanlarının ihtiyaç duyduğu meseleleri derinden kavrayan bir âlim olduğuna işaret etmektedir. Zuhaylî, sadece fıkıh, Arap dili, tefsir, hadis gibi geleneksel ilimler alanında yetişmiş bir âlim değildi. Bunun yanı sıra iktisatçı, hukukçu, eğitimci ve sosyologdu. İşte çağın Müslümanını kavrayabilme yeteneği de bu iki denizi birleştiren bir bilgin olmasının bereketiydi.
Zuhaylî, ilim ve çalışma dolu hayatını 8 Ağustos 2015 tarihinde tamamlamış ve arkasında bir ciddi bir ilim hazinesi bırakmıştır.