İKİ NEHİR
ÂRESİNDE
Süreyya MERİÇ
Çocuklar hayret makamındadır, derler. Bir de içindeki o safiyane bakışı kaybetmeyen sanatkârlar... Bir güzelliğin karşısında hayret etmek, onun temaşası tefekkürün kapısını aralar. İnsanoğlu bu çocukluk melekesini yitirmediğinde, hayret edebilme kabiliyetini koruduğunda dünyaya bambaşka bir nazarla bakar. Görüp de geçemez, güzel olan her şey onu kendine çeker. Bir ağaç, bir nehir, tarihî bir köprü yahut bir şehir... Hayretini koruyan bir yetişkin dünyaya bakarken tarihi ve coğrafyayı birleştirir. Gördüğü her güzelliğin ayrıntılarına odaklanır, her incelikte ilahi olanı temaşa eder. İnsan yaşadığı coğrafyanın ve tarihin çocuğudur, tarih ve coğrafya onun “dünya bilgisi”nin zeminini oluşturur, “dünya duygusu” dediğimiz, dünyayı anlama ve anlamlı bir hayat sürme gayretine rehberlik eder. Dünya duygusu dünyayı sevmek değil, “varoluşumuzun maddi ve manevi kaynaklarına ilişkin biricik bir tutum”dur.
İbrahim Tökel, İki Nehir Âresinde kitabında dünya bilgisi ve dünya duygusunu merkeze alır. Görüp de geçemediği şehirlere hayret makamından nazar eder. Tarihi ve coğrafyayı aynı izlekte buluştururken okuru, bazen doğal bir güzelliğin bazen bir sanatkârın elinden çıkan bedii bir eserin inceliklerinde ilahi olanı tefekküre çağırır. Efsunlu bir kale Sarı Saltuk’ta taşlara sinen zikirlerin sesine kulak kabartır, Tuna kıyısında Yahya Kemal mısraları duyar. “İki Nehir Âresinde” temaşa ettiği Özbekistan’da okuru masalsı bir âleme buyur eder. Rotasını kuzeye, karlı dağlara, buzullara çevirdiğinde “Uzaklardaki Karlar Ülkesi Finlandiya” ve “Kuzeydeki Güzel/Soğuk Ülke Letonya” çıkar karşısına. Coğrafya farklıdır, iklim farklıdır, nizam farklıdır. Yine de aynı olan bir şey vardır insanda. Bu yaratılışıma nakşedilen özdür. Bambaşka bir ülke, bambaşka bir toprak da insan için bir tefekkür vesilesidir. Dünyayı gezen, yolculuğa meftun olan ve en önemlisi o yolculuğun izlerini ruhunda taşıyan bir kalemin elinden dökülen satırlar bizi farklı mekânlara çağırsa da aslında tek bir gerçekliğin kapısına getirmeyi şiar edinir, tefekkürün. Belçika’nın, Paris’in kapısını çalan yazar, bu vesilesiyle insanın kendine dışarıdan bakabilmesinin imkânını sorgular: “Kendini, ailesini, tarihini artık görmek, tanımak istemeyen, yolunu evini kaybetmiş Türk aydının daha da çok kaybolduğu yer burası işte. Yahya Kemal de başlarda bu kaybolmuş gençlerdendi. O bizim kendi tarihimizin büyüsünü Fransa’da öğrendi. Fransızların tarihlerine, medeniyetlerine, dillerine düşkünlüğü açtı koca şairin gözünü. Kaçtığı Türklük onu Paris’te yakaladı.” Tokel, kendinden çıkan, kendine başkalaşan insanın kaybolacağını ancak kendine dışarıdan bakabilen bir insanın varlığını, tarihini, sahip olduğu kültür ve medeniyeti daha net görebileceğini bu örnekle ortaya koyar.