İDARE SANATINDA RAHLE ETKİSİ
Sümeyra ÇELİK
Medreseler hem toplum hem de yönetim sahası için yetiştirdikleri isimlerle İslam coğrafyasını donatan kilit yapılardı. Hz Peygamber’in (s.a.s.) Medine’ye hicretiyle başlattığı suffe pratiği, dünyaya ulaştırılacak İslam davetinin nasıl olacağını gördüğümüz, medrese geleneğinin ilk örneğiydi. Bu davet Medine’den başlayıp dağları, denizleri, toplumları, kültürleri geçip kıtalara ulaştı. Suffe örneğini giderek sistemli hâle getiren medreseler, aynı daveti çağlara taşımakla görevliydi. Bu nebevi yöntem mahalle mahalle, şehir şehir, bölge bölge yayıldı. Gittiği yere hakikat üzerinden tasavvur dünyası oluşturmak sorumluluğunu taşıdı. Bu sorumluluk bireylerden topluma oradan yönetim sahasına kadar herkes için aynı ilkelerden besleniyordu. Kendilik bilincine sahip kuşaklar; kendi inanç ve kültürüyle kendi mahallerinde doğal olarak yetişti. Çünkü insanın kendi olması toplumun kendi olmasına ve devletin kendiliğine varan bir süreçti. Kendilik bilinci dediğimiz bu yapı aslında gelişmişliğin de yegâne göstergesiydi. Tarih boyunca hangi alanda olursa olsun iz bırakan yapılanmaların neredeyse hepsinde kendi olma özelliğinin korunduğu görülmekteydi.
İslam dininin alametifarikası fıtratı korumak olduğundan medreseler ile insanın fıtratı korunuyor, öğrenme merakı karşılanıyor ve toplumsal uzlaşı sağlanıyordu. Bütün bu kazanımların yanında yönetim sahasına yetiştirdikleri şahsiyetlerle de devlet mayasını çalacak kişilerin tebaa ile aynı anlam ve değer dünyasından olması amaçlanıyordu. Bu durum, devlet ile milleti bütünleştiren elzem bir fonksiyona sahipti. Bir diğer yönden medreselerin belki de en önemli özelliği âlim ile ilmi finanse edecek vakıf gelirlerinin olması ve böylece rahle önüne oturan kimsenin maişet endişesi duymadan tahsiline devam etmesiydi. Bazı endişelerden sıyrılmış ve yaşadığı toplumun dinamikleriyle donanmış bir kimsenin devlet idaresinde veya sosyal alanda sağlayacağı katkı kuşkusuz daha fazla olurdu. İşte medreseler sosyal dokuyu iman, amel, ahlak üçgeninde dokurken yönetim sınıfına da aynı özelliklere sahip insan yetiştiriyordu. Böylelikle bir somunun vidaya uygun olması gibi bütünleşik bir yapıya kaynaklık ediyordu.
Medrese baniliği denilince ilk olarak iki sultana vezirlik yapan Nizamülmülk akla gelse de İslam dünyasında medresenin varlığını çok daha geriye götürmek mümkündür. Ancak bu alanda ilk adım atan devlet ricali olması hasebiyle bu yazının konusu bilge vezirdir. Din ve hukuk dersleri; Kur’an-ı Kerim kıraati, tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve usul. Dil ve edebiyat dersleri: Arap edebiyatı, Fars edebiyatı, sarf, nahiv, hitabet, şiir, cerh ve ta’dil, tarih ve edeb. Felsefe dersleri: hikmet ve mantık. Müspet bilim dersleri; tıp, cerrahi, riyaziye, hesap, hendese, müsellesat, nücûm (astroloji), hey’et (astronomi) ve tabiiyat (coğrafya) gibi derslerin Nizamiye Medreselerinde okutulması ise Bilge Vezir’i tanımayı ve anlamayı daha da elzem hâle getirir. Dolayısıyla bu yazı, daha da öteye gidip Nizamiye Medreseleri ile dünya tarihinde bir çığır açıp idare sanatında rahleyi etkin kılan Bilge Vezir’i yakından tanıtma amacındadır.
Bilge Vezir
Nizamülmülk, idare sanatı ile siyasette, bilgeliğiyle ilimde ve dinî hassasiyetiyle tasavvufi alanda ön safta yer alan devrin önde gelen devlet adamlarındandı. Bütün zamanların en mahir veziri unvanının haklı sahibiydi. Ömrünü Büyük Selçuklu coğrafyasında ehl-i sünnet akidenin mayalanmasına vakfetmişti. İslam şehirlerini ilim meclislerine dönüştüren ve âlim ile ilmin buluştuğu medreseleri yeryüzüne seren bir öncüydü.
Yüksekliği ve yetiştirdiği âlimlerle meşhur olan Tûs şehrinde doğdu. Tûslu büyük şair Firdevsî’nin vefatından iki sene önce doğmuş olması Şehnâme ile çocukken tanışmasını sağladı. Anne tarafından birçok kişi bu görevde hadimdi. İlim tahsiline küçük yaşlarda başlayan Nizamülmülk’ün ilk hocası babasıydı. Beş yıl gibi kısa bir sürede babasının yanında Kur’an-ı Kerim’i hıfz etti ve Şafi‘î fıkhını öğrendi. İlim gönle, gönül de yola düşünce adımları; Tûs, Nişabur, Buhara, Gazne ve Horasan gibi devrin önemli ilim merkezlerinde dolaştı. Dil, edebiyat, kitabet, matematik, mantık tahsil ederken Arapça ve Farsçaya olan hâkimiyeti ön plandaydı. İsfahan, Merv ve Bağdat’ı içine alan geniş bir coğrafyada eğitim hayatını sürdüren Nizamülmülk, dönemin önde gelen hocalarından hadis dersleri aldı. Bu sırada Gazne ve Horasan’da bazı emirlerin yanında kâtiplik yaparak devlet hizmetine adım attı. Babasının yanında başladığı İslam hukuku tahsilini Tûs, Nişabur ve Buhara gibi ilim merkezlerinde geliştirmesi, hem devrin önde gelen fakihleri arasına girmesini hem de vezirlik görevi sırasında karşılaştığı çetin konular hakkında kolaylıkla hüküm vermesini sağladı.
Nizamülmülk’ün devlet hizmetine girmesi, kardeşler arası taht kavgasında Alparslan’ın yanında yer almasıyla başladı. Sultan Alparslan’a on yıl, Sultan Melikşah’a yirmi yıla yakın vezirlik ve vekillik yapan Nizamülmük, İslam dünyasının en başarılı devlet adamı olarak gösterildi. Vezirlik dönemi boyunca iki yüze yakın şehir fethedilerek İslam coğrafyasına dâhil oldu. Acem dünyasının Hâcâ Bezürk’ü olan Nizamülmülk, Türk devlet geleneğine Sünni tasavvufî anlayışı dâhil edendi. Yaşadığı coğrafyanın kaderini karmaşadan kurtarıp sükûnete erdiren ve bu uğurda her daim kılıcına besmeleyi arkadaş eden bir gönül eriydi. Kaşgar’dan Beytü’l Makdis’e, Maveraünnehir’den Horasan’a kadar; Irak, Şam ve Arap yarımadasını da içine alan Büyük Selçuklu Devleti’nde, sultandan sonra ve herkesten önce gelen kudretli bir el oldu.
Bilge Vezir, başta Bağdat olmak üzere çeşitli şehirlerde kendi adına nispet edilen Nizamiye Medreseleri yaptırdı. Nizamiye Medreseleri, Türk devlet tarihinin ilk resmî eğitim kurumları ve dünyanın ilk üniversiteleri olarak bilinir. O, böylece halkın eğitimine ve dinî yaşantısına önem verip medrese kuran ilk vezir oldu. Siyasi nedenlerle ülkeyi terk eden âlimleri davet edip onlara medreseler tahsis etmesiyle ilmî hayata verdiği ehemmiyeti de ziyadesiyle gösterdi. Hatta Bağdat Nizamiye Medresesine “Zeynüddin” lakabını bizzat kendisinin verdiği Gazali’yi görevlendirdi. Eğitim siyaseti, gerek yaşadığı dönemde gerekse ölümünden sonra etkili sonuçlar doğurdu. Özellikle Bağdat ve Nişabur Nizamiyelerinde yetişen âlimler Büyük Selçuklu coğrafyasının dinî yönden şekillenmesinde doğrudan etki etti. Bu medreseler Kaşgar’dan Endülüs’e kadar İslam dünyasında Sünni fikriyatın yerleşmesine ciddi manada katkı sağladı.
Sultan Melikşah’ın devlet ricaline “Her biriniz memlekete dair düşünüp saltanatımız devrindeki aksaklıkları tespit ediniz ve bu konuda kitap yazınız.” emriyle Siyasetname adlı eserini yazmaya başladı. Nizamülmülk, Selçuklu hanedanı ve devlet yönetimi içinde uzun yıllar bulunmasına eklenen tecrübe ile Sultan’ın emrini yerine getirerek eserini yazdı. Bilge vezir, Fars ve Türk devlet geleneğinin yanında İslam medeniyetinin mevcut birikiminden de istifade ederek bir akıl kitabı değil, Türk İslam devlet geleneğini temellendiren bir başyapıt kaleme aldı.
Zekâsı, adalet anlayışı sorunlara bulduğu pratik ve kalıcı çözümlerinin yanında fakir ve muhtaç kişilere olan ilgisi halkın gözünde kıymet kazanmasını ve sevilmesini sağladı. Halkın teveccühünü kazanmasında bir diğer sebep, her tarafa umuma ait meclisler tanzim etmesiydi. Bu meclislerde zulme ve haksızlığa uğrayanların şikâyetini bizzat kendisi dinleyip hüküm verdi. Siyasetname’nin dikkat çeken satırlarından birine “Dinde bir fesat meydana gelirse memlekette nizam kalmaz ve dahi mayası bozuklar palazlanarak padişahın itibarını sarsar.” yazması zulüm ile mücadelesini ispatlar nitelikteydi. Cihana hükmetmenin ve adaleti her can için tesis etmenin tek yolu olarak ise güçlü bir orduyu gösterdi. Ona göre cümle âlemin hazinelerini elde etmek için hükümdarın orduya hâkim olması gerekirdi. Cihana hâkimiyetin kaynağı gösterilen orduda her soydan asker bulunmasını hararetle tavsiye etti. Devletin görkemini gösteren her türlü ihtişamı sultan için gerekli gördü. Kudretin göstergesi olarak debdebeyi önemli başlıklar arasında saydı. Bu ihtişamı sergileme alanı olarak cömertlik konusunu seçti. Halka ihsanı devletin ve sultanın bekâsı için elzem gördü. Beşer tarihi boyunca halk nezdinde sevilen padişahların cümlesinin halka ihsan edenler olduğunu eserinde hatırlattı. Siyasetname’ye göre sultan, halkın işlerinden gafil olmamalı zulüm ile zalimi ortadan kaldırmalıydı. Melik’i dünyada nam saldıracak ve ahirette kurtaracak düsturu ise şöyle kaydetti: “Saltanat küfür ile devam bulur; amma zulüm ve gaddarlıkla pâyidâr kalmaz. Zulüm devlete, nankörlük nimete zeval verir.”
Bilge Vezir, Sultan Melikşah ile beraber Bağdat’a giderken konakladıkları bir köyde yanına sokulan Bâtıni bir fedai tarafından kalbinden bıçaklandı ve orada vefat etti. Cenazesi İsfahan’a getirilip defnedildi. Nizamülmülk’ün bir suikasta kurban giderek öldürülmesi hem halkı hem de askeri galeyana getirdi. Orduyu ve halkı sakinleştirip teskin etme görevini bizzat Sultan Melikşah üstlendi. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez Sultan Melikşah, atabeyi olan vezirinin ölümünden sadece otuz beş gün sonra vefat etti. Bilge Vezir, yeşerdiği coğrafyayı aşıp yeni beldelere yerleşen fikirleriyle devlet geleneğimizin temel düsturu olan adaleti ardıllarına emanet etti.