HZ. PEYGAMBER’İ ŞİİRLE SEVMEK
Ali AYGÜN
Hz. Peygamber’e sevgisini şiirle dile getiren bir milletiz biz. Türk İslam edebiyatında ilk örneğini Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eserinde tespit ettiğimiz naat, Edib Ahmed Yükneki’nin Atebetü’l-Hakâyık ve Ahmed Yesevi’nin Dîvân-ı Hikmet’inden sonra XIII. yüzyılda Yunus Emre’nin naatlarıyla vazgeçilmez bir tür hâline gelmiştir. Nazîm’in divanlarında farklı nazım şekillerinde yazılmış naatlar yer almaktadır. Neccârzâde Rızâ’nın divanının büyük bir kısmını ise gazel tarzında yazılmış naatlar oluşturmaktadır.
Divan şairi Nabi’nin, hac yolculuğu esnasında Medine yolunda söylediği rivayet edilen meşhur “Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu / Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafâ’dır bu” matlalı naatı dökülüyor dilimden. Sonra divan edebiyatındaki binlerce naat içinde ünüyle zirveye ulaşanlar arasında ilk sırayı alan Fuzuli’nin Su Kasidesi diye meşhur olan “Dest-bûsi ârzûsuyla ger ölürsem dostlar / Kûze eylen Toprağım sunun ânunla yâre su” matlalı naatı... Daha sonra Şeyh Galib’in, “Sen Ahmed ü Mahmûd ü Muhammedsin efendim / Haktan bize sultân-ı müeyyedsin efendim” beytiyle tekrar eden, etkisiyle şahikaya ulaşan naatı...
Hz. Peygamber’e duyduğu sevgi, özlem, iştiyak ve bağlılığını divanlarında kırktan fazla naatla dile getiren Tahirülmevlevi de gençken neşrettiği naatında Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nurunun kendisini mest ettiğini söylemektedir:
“Mest etti beni nûr-ı tecellâ-yı Muhammed / Oldum ezelî âşık-ı şeydâ-yı Muhammed”
Türkiye Diyanet Vakfı’nın 1990 yılında düzenlediği naat yarışmasında TDV Naat-ı Şerif Büyük Ödülüne layık görülen Nurullah Genç, “Yağmur” şiirinde umut ve yeniden doğuş temasını işlemiştir. Şair yağmurun gelişiyle hayatın daha güzel ve anlamlı hâle geleceğine inanmaktadır:
“Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım”
Türk şiirinin yaşayan büyük şairlerinden İsmet Özel ise Bir Yusuf Masalı adlı eserinde modern tarzda kaleme aldığı Naat’ında şunu tebarüz ettirmektedir: “Dönünce bütün gövdesiyle döndü.” Biz o Resul’ün ümmetiyiz. Hiçbir zaman Allah Resulü, mübarek başını çevirip yan taraftan bakmadı. Bir şeye bakması gerektiği zaman, bütün vücuduyla oraya döndü:
“Kimseden bir işaret gelmeyecek
Bir melek kimsenin alnını sıvazlamasa
Söylemez size kimse dünyadaki ömrü boyunca
Hiçbir insana yan bakışı olmayan kimdi
Kimdi yan gözle bakmadı kır çiçeklerine bile
Öğretmek için cephe nedir
Kıyam etti
Torunu kucağında
Dönünce bütün gövdesiyle döndü
Bir bu anlaşılsaydı son yüzyılda
Bir bilinebilseydi
Nedir veçhe”
Sezai Karakoç; “İnsanın ufku Peygamber, şiirin ufku naattır.” diyor. Hz. Peygamber’i şiirle seven bir millet olarak hem klasik hem de modern şiirimizde Hz. Peygamber’i metheden, ona sevgi ve özlemini dile getiren şiirlerin oldukça fazla olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda Sezai Karakoç’un Küçük Naat’ı, klasik naatın modern şiirdeki dönüşmüş bir uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor:
“Göz seni görmeli, ağız seni söylemeli
Hafıza seni anmak ödevinde mi
Bütün deniz kıyılarında seni beklemeli
Sen Eskimoların ısınması, sevgililer mahşeri”
Necip Fazıl, Esselâm isimli eserinde Hz. Peygamber’in her bir yaşına bir şiir yazarak 63 şiirde Hz. Peygamber’i doğumundan itibaren anlatmaktadır. Manzum siyer diyebileceğimiz eserde âlemlerin sultanını iştiyakla okuruz.
Naattan başka milletimizin peygamber sevgisinin bir göstergesi olarak mevlidi görüyoruz. Sayı itibarıyla mevlit, dinî türlerin hiçbirinde görülmeyecek zenginliktedir. Süleyman Çelebi’nin nazmettiği mevlidin herkes tarafından beğenilip okunmasından dolayı bu konu sonraki yıllarda da çokça işlenmiştir. Türkçede kaleme alınan mevlitlerin sayısı 200 civarındadır.
Osmanlı kültüründe Resul-i Ekrem’in vasıflarını, bu vasıflardan bahseden kitap ve levhaları ifade etmek için de “hilye” kelimesi kullanılmıştır. Bilhassa Hz. Peygamber’in fiziki özellikleri, bunları anlatan edebî eserler ve aynı konuda hüsn-i hatla yazılmış levhalar için kullanılan bir terimdir. Hilyenin müstakil bir tür olarak gelişmesinin en önemli sebepleri arasında peygamber sevgisini her şeyin üstünde tutan necip milletimizin bu sevgiyi diğer milletlerde görülmeyen bir şevkle edebiyata aktarmaları konusundaki gayretleridir denebilir.
Ecdadımızın Resulullah’a olan sevgisini şiirle gösterdiği örneklerden biri de Fahreddin Paşa’nın ihtiyat mülazımı İdris Salih Bey tarafından kuşatma altında yazılan, Medine Müdafii Fahreddin Paşa ve askerlerimizin Medine’den ayrılırken gözyaşları içinde okudukları şiirin son dörtlüğüdür:
“Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz
Can verir, cânânı veremez Türkler
Ebedî hâdimü’l-Haremeyniniz
Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler”