HURMA TANESİ VE KARPUZ ÇEKİRDEĞİNİN SÖYLEDİKLERİ
Prof. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi
Hikâye bu ya, Halife Harun Reşit, atına atlamış, tebdil-i kıyafet Bağdat’ı dolaşmaya başlamış. Bağdat’ın dar ama bir o kadar tumturaklı sokaklarından geçmiş, atından inip kâh bir esnafla kâh bir müderrisle sohbete dalmış. Nihayetinde yol onu bir köye götürmüş. İhtiyar bir adam, ufacık bir hurma bahçesinde hurmalarının bakımını yapıyormuş. Hurma deyip geçmemek lazım. Ardında bir sürü hikâye saklıdır onun. Kulaklarımızı hemen “Hurmada belirginleşen Medine ve kaya ile simgeleşen Kudüs cennetten bir esintidir.” ifadesi okşar. Mescid-i Aksa’daki miracın çıkış noktası taş, sadece bir taş değildir elbet, isranın ve miracın tam ortasında dikilir, mehabetiyle. Hz. Peygamber, ona ayak basıp Rabbine yol almıştır ne de olsa. Sıradan bir taş, derken mübarek bir sahre olmuş, bir de bakmışız ki Kubbetü’s-sahre olmuş da Davud Peygamber’in mihrabıyla kucaklaşmıştır. O taş, “Bir zamanların kıblesiyim ben…” diyen Mescid-i Aksa’nın gözyaşlarını siler hâlâ ve Medine’nin simgesi acve hurmasına selam söyler. Derken Hz. Aişe’nin, “Medine’de buğday ve arpa ekmeği nereden olsun. Allah Resulü üç gece arka arkaya buğday veya arpa ekmeğinden doya doya yememişti.” (Buhari, Et’ime, 23.) sözü akla gelir. Yokluk zamanlarında Nebi, hurmayı katık ederdi. Biz, hurmada bereket olduğunu bilir, oruçlarımızın mührünü onunla açarız, sonra irfan denizinden İbnü’l-Arabi çıkagelir. İlahi aşk şerbetine batırılmış sözlerle hurmayı kâinatın özüne yerleştiriverir. (İbnü’l-Arabi, el-Fütuhatü’l-Mekkiyye, thk. Osman Yahya (Kahire: el-Hey’etü’l-Mısriyye, ty), 13/190.)
Bahçedeki ihtiyar, tanımadığı bu Tanrı misafirine hurmalarından ikram ederken belki bütün bunları aklından geçirmemişti ama hurmanın bereketini, helal kazançla yoğrulmuş lezzetini gayet iyi biliyor olmalıydı. Halife, “Bu kadar küçük bahçeden elde ettiğin mahsul ile geçinebiliyor musun?” diye sorduğunda onun dudaklarından, “Beyim! Toprak cömerttir. Üstelik vefakârdır.” sözleri dökülür. “Toprak insanlar gibidir. Onun değeri, eni ve genişliğiyle ölçülmez ki.” diye ekleyiverir. “Bana inan.” der, “Ben şu ihtiyar hâlimle on bir çocuğumu bu ufacık hurma bahçesi ile besliyorum. Üstelik her sene yüz dinar kenara atıyorum.” Halife şaşırır. “Bu nasıl olur?” diye hayretini dile getirir. Yaşlı adam, “Efendim, benim hayatım ekip dikmekle geçer. Dinlenmek nedir, bilmem. Ekim işlerinden sonra hayvanlarımın yanına giderim. Hayvanlarım dediysem birkaç keçi, birkaç tavuk… Tabii evimi çekip çeviren hanımımın da hakkını yememeliyim. Bizim buralarda bir söz vardır: ‘Bir kadının hamaratlığı mahsulün yarısına denktir.’ derler. Şuracıktaki en az benim kadar ihtiyar beygirimi de anmadan geçemem. Elbette o, senin soylu küheylanın kadar gösterişli değil ama bana faydası saymakla bitmez. Emektar dostum, toprağı sürer, değirmen taşını çevirir. Bazen atıma eyer vurur, ormana da giderim, mantar ve şifalı bitkiler toplarken bana yarenlik eder. Komşumun hakkını da yememeliyim. Her hafta bir gün o bana yardım eder, bir gün ben ona. İmece olmadan köylük yerde işler dönmez. Büyük çocuklarım da bana yardımcıdır. Eh küçükler de bedavadan çiftçilik öğreniyorlar. Hastalanınca topladığımız şifalı bitkiler imdadımıza yetişir. Şifayı veren ise Allah’tır. Senin anlayacağın kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz.” Özü de sözü gibi temiz olan köylü, halifeyi hurmalığın dibindeki evine götürür, halife, birkaç hurma ve biraz keçi sütü ile şenlenen sofrada tüm aileyle yemek yer. Demek ki bereket başka bir şeydir. Ayrılmadan kim olduğunu açıklayan Harun Reşit, bir kese altın bırakmayı da ihmal etmez. (Marun Abbud, Hibr ala varak (Müessesetü Hindavi: York House Windsor, 2017), 39-40.)
Bizim kültürümüzde ihtiyar babalara dair hikâyeler çoktur. İhtiyar bir adam dünya yolculuğunu tamamlamış ve Rabbine kavuşmuştur. Ömrü boyunca haram lokma yememiş, küçücük bahçesiyle üç çocuk yetiştirmiştir. Terekesinde çocuklarının gurur duyacağı sadece kocaman bir karpuz bırakmıştır. Çocukları hep birden bu baba yadigârına bakmalı, hiçbiri tek başına ona sahip olmamalıdır. Bu gösterişli karpuzu evin en mutena köşesine yerleştirirler. Ne var ki gel zaman git zaman karpuz pörsümeye ve bozulmaya başlar. Kötü kokular gelmesi de cabasıdır. Üç çocuk, kafa kafaya verip “Bu sorunu nasıl çözeriz?” diye düşünürler. Büyük çocuk, “Karpuz bozulsa da onu sonuna kadar muhafaza etmeliyiz, çünkü o, babamızdan bir hatıra.” der. Ortanca, “Karpuz daha da çürürse milletin maskarası oluruz. Yeni bir karpuz alalım babamızdan kalan karpuzun yerine onu koyalım, baktıkça da babamızı hatırlarız.” diye öne atılır. Küçük çocuk her iki öneriye de katılmadığını söyler. “Karpuzu keselim.” diye söze başlar. “Daha fazla çürümeden çekirdekleri toprağımıza ekelim. Bu güzel karpuzdan daha pek çok karpuz elde edelim.” diye sözünü tamamlar. Sonunda bu fikre kulak verir ve karpuzun çekirdeklerini toprağa ekerler. Bir sonraki mahsul zamanı ev, lezzetli karpuzlarla dolup taşar. Öyle ya! Bir ağaç küçük bir tohumdan doğar. Yüksek yüksek burçlarıyla koskoca kalelerin inşaatına bir avuç toprakla başlanır. (Basil Şeyhu, Haza ma tebhasu anhu, Dımeşk: Darü’l-Kalem, 2009, 15-16.)
Sanki her iki hikâye de Enes b. Malik’ten rivayet edilmiş olan Allah Resulü’nün şu hadisini bize öğretmek ister gibidir: “Kimin arzusu ahireti kazanmaya yönelikse Allah, onun kalbine ve zihnine zenginlik verir. Onun tüm dağınıklığını toplar, iki yakasını bir araya getirir. İstemese de dünya nimetleri onun ayağına gelir. Buna mukabil Allah, işi gücü dünyayı elde etmek olanın gözlerinin önüne fakirlik endişesini koyar. Ne kadar kazansa da onun iki yakası bir araya gelmez. Dönüp dolaşıp elde edeceği zaten Allah’ın, onun kaderine yazdığından başka bir şey değildir.” (Tirmizi, Sünen, “Sıfatü’l-Kıyâme ve’r-Rekaik”, 2465.)
İşlerin bereketi, samimiyet ve ihlasla çalışmak ile olduğu kadar Allah’ın verdiği aklı kullanmak ile de ilgilidir. Bu konuda Müslümanlar çok şanslıdır. Allah Resulü’nün buyurduğu gibi müminlerin kazancı da, görünürde bazı şeyler kayıp gibi görünse de kayıpları da son tahlilde bir kazançtır.