HİKMETTEN ARINDIRILMIŞ BİLGİ SORUNSALI

Sümeyra Çelİk

“Ötekiliğin cehenneminden aynılığın esrikliğine, ötekiliğin arafından özdeşliğin cehennemine geçildi.”

Jean Baudrillard, çağımıza ad olan özgünlüğün ölümü ile ilgili bu cümleyi doksanlı yıllarda kurdu. Tek tipleşen dünyanın bu aşamaya gelmesi ise çok uzun bir sürecin sonucuydu. Yaratılıştan gelen merak duygusu sonucu bilme ihtiyacıyla doğan insan, ilk andan itibaren bilgiye ulaşmak adına muhtelif yollar denedi. Ancak günümüz hariç, bütün zamanlarda bu bilme-bilgi süreci hep hikmet noktasından start alırdı. Dünya bilgi elde etme sürecine kabaca bir bakış için yazdığımız bu satırlar ebette ki tüm hatları gösterir mahiyette değildir. Ancak beşer tarihinin bilme adına ilerleyişinin anlam derinliklerinin kaybedilmesi pahasına olduğunu hatırlatmak açısından önemlidir.

Yaygın kanaatin aksine insanoğlu yazmaya başladıkça eksilen, eksildikçe yazan bir düzlemde yaşadı. Alfabenin icadı ile duygu ve düşüncelerin bu sembollerle aktarımı herkes için yeni, büyülü bir şey olmuştu. Ancak bunun doğal sonucu olarak kendini ifade etme gücü sınırlara mahkûm edildi. Birkaç şekilden ibaret harflerden oluşan alfabe, kişinin anlam ve değer dünyasının vitrini oldu. İşte özgünlüğün tüm hikâyesi böylece nihayete erdi.

Sözlü kültürden yazılı kültüre geçişte yaşanan kayıpların yanı sıra yazının gittikçe form değiştirmesiyle insan için derinlikler yerini sığlığa bıraktı. Muhayyile ve fikir hayatı hem bireysel hem de toplumsal anlamda tek tipleşmeye başladı. Bilgi denilen mefhumun tanımlanması da bu süreçte oluştu. Bilme süreci bilginin hikmetsiz egemenliğine girmişti artık.

Örneğin okul öncesi çocukların bildikleri tek bir dünya vardır. Doğar doğmaz ses çıkarmaya ve ağlamaya başlayan her bebek kendini ifade etmekte ustadır. Acıktığını, huzursuz veya mutlu olduğunu ifade eden bir sürü yöntem ile herhangi bir dil kullanmadan kendini ifade eder. Sözlü anlatım diyebileceğimiz bu evrede çocuk alfabesiz yaşar. Tabii ki okuryazarlık evresine geçildiğinde de bütün bunları yapabilir. İki dönem arasındaki tek fark artık çocuğun özgünlüğünü kaybederek kendini bildiği birtakım sembollerle ifade etmesidir. Nihayetinde yazılı kültür ve alfabenin sınırlandırıcı etkisiyle çocuklar dâhil herkes, tek tip ifade yöntemleriyle tanıştı. Tanımlanmış bilgiyle herkes her şeyi herkes gibi bildi. Bu aşamada bilgin olmak için bilgiyi sadece bellemek yeterliydi. Dolayısıyla yazılı dönemle bilginin dört başı mamur bir form ile dayatılması kolaylaştı.

Burada kastettiğimiz, sözel dönemin okuryazarlık döneminden daha iyi olduğu değildir. Ancak sözel dönem, okuryazarlık ve yazılı dönemi de içinde barındıran kilit bir evredir. Sözlü kültür ile yazılı kültürü karşılaştıran Barry Sanders göre “Sözlü kültürde bilgi, bireysel bir deneyim değil toplumsal bir olgudur; o yüzden kimse bir diğerinden daha aptal ya da daha akıllı sayılmaz. Sözellikte hiçbir şeyi bellemeye gerek yoktur. Aslında herhangi bir şeyi bellemek olanaksızdır.”

Hâl böyleyken yazılı kültürün yaygınlaşması aşamasında dünyamız birtakım değişiklikleri topluca yaşadı. Bu durum hâlâ böyle devam ediyor. Toplumların bir kısmı kendi dillerini yazıya döktüler ve kendi kültür havuzuna yazılı eserler biriktirdiler. Etkileşimler arttı ve diğer kültürlerin dilleri yazı yoluyla öğrenilmeye başlandı. Derken kitaplar raflardaki yerlerine taht kurdu. Kitaplar ile beraber insan için bambaşka bir bilgi dönemi başlamış oldu. Artık her şey önceden yazılan satırlardan öğrenilebiliyordu. Eğitim faaliyetleri bu kitaplar üzerinden yapılmaya başlandığı gün insanın özgünlüğü de yokuş aşağı hızla yuvarlanmaya başlamıştı. Burada yazdığımız kadar kısa sürede gerçekleşmeyen bu süreçler, tüm dünyayı hâkimiyeti altına aldı. Her kültür kendi değerini kendi nesline öğretmek için eğitim işine el attı ve yazılı eserler nesilleri yetiştirdi. Burada problem, yazılı kültür ile bilgiye ulaşmak değil tek tip bir yapılanma ile bireyin özgünlüğünü öncelemeyen bilme süreçlerinin yaşanmasıdır. Bu süreçte devletler, sistemler ve yöntemlerin tümü bilgi havuzuna su taşıdı. Onlarca çeşit, yüzlerce yol ile eğitim öğretim faaliyetleri denendi. Bu uğurda ideolojiler, fikirler ve dinler savaşa girdi. Kimin kazandığı belli olmayan bu savaşlarda en çok kaybı bilmek isteyen muhataplar yaşadı. Eksile eksile bilmeye devam eden insanoğlu ekseri politik ve ekonomik nedenlerle hep başroldeydi. Bütün bunlara rağmen bilgi, sarsılmaz bir hegemonyaya sahip değildi. Yerel, siyasi veya dinî farklılıklardan bağımsız ve içinde neşet ettiği coğrafyanın hikmetinden tümüyle sıyrılmış bir bilgi de yoktu.

Yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde ise bilgi bir furya hâlinde her alana sirayet etmeye başladı. Bu sirayet, siyasetten ekonomiye kültürden sanata her alana yayıldı. Okullar, müfredatlar, akımlar vs. derken bilgi bir yarış sebebi hâline geldi. Artık dünyadaki herkes birbirinin rakibiydi. Tek tip insan yetiştirmeyi hedefleyen günümüz bilgi sistemi ise hikmeti bilgiye dâhil etmeyi bilerek unutmuşa benziyordu. Sıraların ve satırların başında akademik bir bombardımana tutulan bireyler, hikmetsiz bilgi ile bu asırda tanıştı. Nedenini ve niçinini hesaba katmadan öğrenilen bilgi, uzun vadede dünyanın başına bela oldu. Çünkü anlam ve değer dünyadan ihraç edilmiş, menfaat ve çıkar üzerinden bir yol tutuluyordu. Bilginin gücü temsil etmeye başlamasıyla bu dehşet verici silah, insanların başına bela olmuş ve savaşları yöneten sistemlere dönüşmüştü. Artık insan bildikçe diğerlerini öldürmesi kolaylaşan bir varlığa dönüşüyordu.

Makinenin istilası ile bireyler bilginin de yük olduğunu öngörüp bilgiyi makinelere yükledi. Bilgisayarlar ve akıllı cihazlar, insan için gerekli bilgileri bünyelerinde taşımaya başladı. Böylece bilmek için çaba sarf etmek yerine bilgiyi yanında somut olarak taşımak evresine geçildi. Sonraki aşama ise bu taşıyıcıların birer uygulayıcı olmasıydı. Yapay zekâ da denilen insan yerine yapabilme özelliği makinaya yüklenince bilgi tümden insandan ayrı bir düzleme geçti. Bunun sonucunda hikmetten arındırılma süreci bilginin mekân değiştirmesiyle derinleşti. Birkaç tuş ile de kolaylıkla bilgiye ulaşıldı, ancak insan hâllerine teğet geçen ve ahlakilik barındırmayan bu çeşit bilgiler başka yaralar açıyordu. Bilginin ulaştığı son zafer ise bilmenin yetmesiydi. Bir şey anlamaya gerek yoktu. Hikmet, tümden gereksizdi. Bilginin kutsallaşmasına kadar varan bu vahamet sonunda bilimizmi kurdu. Bilim mutlak doğru kabul edilen ve yanlışlanamazlığı olan bir tabuya dönüştü. Günümüze gelindiğinde ise bilgi, tek seçenek olan bilimsel yolla elde edilince muteberlik sıfatının yegâne sahibi oldu. Bilimin kutsallığına varan bu akım, bireyin artık kendi bedeni için dahi söz hakkını elinden alan bir tahta yerleşti. Bilginin hikmetten arındırılarak devam eden bu ürkütücü yolculuğunda sonraki aşamayı kestirmek ise son derece zorlaştı.