Söyleşi: Mahir KILINÇ
İrili ufaklı damla damla biriken hikâyelerle örülüydü bir ömür. Bazen sevinç bazen keder ve sınanmalar… Damla damla büyürken hikâye insanı da büyütür, olgunlaştırırdı. Nice yaşanmışlıklar, insanın kendi hikâyesine kapı aralardı. Ancak iyilikle bezenmiş bir hayatın inşa ettiği öyküler bir gergef misali işlenirdi gönüllere ve zihinlere.
Yaşadığımız depremle bizler bazen yüreğimizi sızlatan bazen de yüreğimizi kabartan pek çok hikâyeye şahit olduk. Bu zor süreçte insanlara el uzatan, gece gündüz demeden yardıma koşan, farklı unvanlarda görev yapan gönüllü din görevlilerimizden oluşan “Mavi Yelekliler” de hikâyelerin baş kahrahmanlarındandı. Gaziantep İl Müftümüz Dr. Hüseyin Hazırlar, depremi bizzat yaşayan buna rağmen görev yaptığı şehirde hiç durmaksızın koşturan, yaraları saran, yaralara merhem olan bir müftümüz. Öncelikle onun hikâyesine gönlümüzü veriyoruz.
Millet olarak tarihin en büyük felaketlerinden biriyle karşı karşıya kaldık ama bu felaketin büyüklüğü kadar iyilik hikâyelerine dair pek çok güzellikle karşılaştık. Depremle binalar sarsıldı, yer yarıldı ama hamdolsun bu deprem milletin birlik ve beraberliğine hiçbir zarar vermedi. İnsanımız âdeta deprem bölgesine iyilik olup, merhamet olup aktı. İyiliğe dair o kadar hikâyeye şahit olduk ve o kadar çok kahraman gördük ki hangi birini anlatsam? Yavrularımızın yüzü gülsün, travmayı bir nebze olsun atlatsınlar düşüncesiyle kurduğumuz etkinlik çadırlarında sadece birkaç günde yavrularımızın gönüllerini iyileştiren, onlara iyi gelen ve çocukların “Öğretmenlerimiz gitmesin, bizi bırakmasın!” dedikleri iyilik kahramanı, hocalarımızdan mı bahsedeyim? Depremin ilk anından itibaren bütün zorlu koşullara rağmen cansiparane depremzede kardeşlerimizin yaralarını sarmak için mücadele eden, onları teselli etmek, bir nebze olsun acılarını hafifletmek için gece gündüz fedakârca çalışan Başkanlığımızın her kademesindeki “mavi yelekli” yüce gönüllülerimizden mi söz edeyim? Mavi yeleklilerden, oluşan din görevlilerimizle birlikte gönüllerine ya da hayatlarına dokunduğu enkazdan çıkarılan yaralı kardeşlerimizi ziyarete gittik. Hastanedeki ziyaretimiz esnasında bir delikanlı bizi o kadar derinden etkiledi ki. Delikanlının yanına gittik ve kendisine geçmiş olsun, dedik. O bizden heyecanlı, bizden mütebessim, bizden mütevekkildi ve yüzünde öyle bir parıltı, öyle bir ışıltı vardı ki anlatamam. Doksan küsur saat enkaz altında kalmıştı ama o travmayı sanki hiç yaşamamış bir canlılık ve ruh hâletiyle bizimle konuşuyordu. Bir ara: “Hocam biliyor musun?” dedi. “Ben enkaz altında da namazlarımı hiç kaçırmadım. Teyemmümle de olsa abdestimi aldım ve her namaz vakti namazlarımı kıldım.” deyince gözyaşlarımızı tutamayıp namazın insanı dirilten, insana ruh ve hayat veren o güzelliğine bir kez daha tanıklık ettik. Böyle bir duygu yoğunluğu içerisinde hastaneden ayrıldık. Rabbim bu necip milleti ve aziz ülkemizi benzer afetlerden muhafaza eylesin.
Şimdi de iyilik hikâyelerinden başka bir kahraman Elif Sümeyye TUNA Hoca’mızın Adıyaman’a uzanan yolculuğuna kulak kesiliyoruz.
Müftülüğümüzce deprem bölgesine cenaze yıkamakla görevlendirildiğimizi öğrendik. Aslında biz kefenlerimizle birlikte enkazın altından şehitlik mertebesine yükselen ruhların sahipsiz bedenleriyle bir araya gelecektik. Biz ölümle dirilmeye gidiyorduk. Gördüklerimiz karşısında ruhumuz secde etti. Ruhumuz, “Ya Rab mülk senindir, kudret senindir, varlığın ve yokluğun sahibi sensin.” dedi ve eğildi.
Salı günü yola çıktık gönüllü ve ince ruhlu ekibimizle. Çarşamba günü akşam Adıyaman Hastanesi’nin bahçesindeydik. Bizden önce ulaşan birinci ekipteki arkadaşlarımızın morgda olduğunu öğrendik ve biz de karmaşa içerisinde morgu bulmaya çalıştık. Bulamayıp vazgeçtik ve aracımıza döndük. Sabah olduğunda hastane bahçesi daha net görülüyordu. Çadırlar, çeşitli kuruluşlara ait araçlar, çorba dağıtanlar, ailelerini, yakınlarını arayanlar, hastaneye girenler çıkanlar, yardım malzemeleri, şaşkın ve çaresiz yüzler… İhtiyaçlarımız için hastaneye girdik. Onlarca yıkık bina gördüğümüz bir şehirde hasarlı bir binaya girdik. Düşünceler zihinde dolaşsa da korkmadan, ürkmeden hareket ediyorduk. AFAD, Kızılay, asker, polis, doktor, hemşire bir aradaydık. Aynı yolculuktaydık. Varoluş yolculuğundaki birliktelik gibi.
Çabucak toparlanıp kabristana gittik. Ama bu seferki başka oturup düşünecek, ağlayacak, tefekkür edecek zaman yok. Hayatımızda ilk defa bir cenaze konvoyu gördük. Sonu gelmeyen araçlar, arka arkaya kabristana giriyordu ve her birinde üç, beş, dokuz hatta birinde on bir cenaze vardı. Orada öne atılan, vazife neyse onu yapan, iki yer hariç dimdik, gözyaşı dahi dökmeden duran Elif Sümeyye kimdi bilmiyorum. Onunla orada tanıştım. Çünkü benim tanıdığım Elif Sümeyye’nin duygularını tanımlayabildiği en yakın cenazesi amcasıydı. Ve duyduğu ilk andan itibaren günlerce ağlamıştı, kendine gelememişti.
Orası başkaydı. Herkesin acısı vardı. Şok hâli yaşayan insanlar vardı. Bir genç vardı hiç ayrılmadı cenazesinin başından. Öylece bakıyordu. Sonradan öğrendik, nişanlısıymış. Biz evlenecektik, dedi. 24 yaşındaymış. Cenazeyi beraber yukarı doğru kaydırdık, çektik. Dikkat edin, diyordu. Başındaki battaniyeyi çekmeyin. Yer sert, başı acır. Yer sert, başı acır… Yer sert, başı acır…
Annesini ve kardeşini kaybeden 6 yaşında bir kız çocuğu vardı. Ben annemi istiyorum, diye ağlayan. Kalabalık bir aile geldi. Kızlar, anneleri için çığlık çığlığa ağlıyordu. Yanlarına gittim sakinleştirmeye çalıştım. Annemi toprağın altına koymayın, diyordu. Orada tükendiğimi hissettim. Oturacak yer aradım. Ağlayabildiğim kadar ağladım. Eşimle göz göze geldik ve kendi kendime şu soruyu sordum: “Acaba bugün, kimsenin kimseye faydasının olmadığı o gün mü?”
Bartın’dan Nurdağı’na gelen bir iyilik neferi, İmam Hatip Satı İnan. Hani şu 1999’daki depremde Yalova, Harmandere, Değirmendere ve Gölcük’te koşturan, 2020’deki İzmir depreminde Ali Rıza Apartmanı’ında bilfiil çalışan, 2021 ve 2022’de yaşanan Bartın sel felaketinde afetzedelere yetişmeye çalışan bir imam. Şimdi de Satı Hoca’mızın hikâyesiyle dinlendirelim acımızı.
Asrın felaketiyle yer yerinden oynayınca 12 kişilik ekibimiz ve iki aracımızla yola çıktık, istikamet Gaziantep’in Nurdağı’ydı. Zorlu bir yolculuktan sonra gece 12.00’de vardık ve varır varmaz da o enkazların altlarındaki hayatlara ulaşmaya çalıştık. İlk olarak da genç bir bayan kardeşimizi 5 saatlik bir çalışmayla kurtardık. Yorulduk, çok yorulduk ama duramadık. Kardeşlerimizden yüzlerce ve hatta binlerce canımız vardı enkazın karanlıklarında kalan. Dinlenmek için her duraklayışımızda ya da gözlerimizin her kapanışında sanki onları görüyorduk. Hiç durmadan enkaz başında Kur’an-ı Kerim okuduk, onunla teskin ettik hem kendimizi hem orada teskin olmayı bekleyenleri. Arama kurtarma mücadelemizin 3. günü, akşamın soğuğu her yeri kaplamışken orta yaşlı biri AFAD’daki arkadaşların yanına gelmiş, onlara bir şey söylemek istiyor ama bir türlü konuşamıyormuş. Arkadaşlar bana yönlendirmiş. O kardeşimiz, ağlamaklı ve hıçkırıklı bir hâlde geldi yanıma. Acı yüklüydü ve gelirken “Bu acılarımı taşıyamıyorum artık, tut elimi!” der gibiydi. Onun o hâlini görür görmez girdim koluna ve hemen oturttum yanan ateşin yanına. “Lütfen,” dedim “azıcık soluklan!” Çektiği acılar düğüm olup oturmuştu sanki boğazına, hiç konuşamıyordu, kilitlenmişti âdeta ve ağlamayı da unutmuştu. “Kardeşim sıkma kendini ve lütfen birazcık ağla hadi!” dedim. Acıdan donmuş yüzüyle bana baktı sessizce. Birden göğün yüzünden boşalan yağmurlar misali gözyaşları hücum etti gözlerine ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağlamaya başlayınca da dilinin düğümü çözülüverdi sanki. “Oy anam, oy babam, oy kardeşim, oy kız kardeşim!” diye dakikalarca ağladı. O ağladıkça biz de ağladık. Feryatları sadece ruhumu değil, göğü kaplamıştı sanki. Bir zaman sonra elini dizime koyarak: “Hocam ben gübre tüccarıydım, iki dükkânım vardı ve ikisi de enkaz oldu. Düne kadar hiç ölüm yokmuş gibi yaşadım ve çalıştım. Sadece bugün 15 mezar kazdım ve yakınlarımı defnettim.” Arama kurtarma çalışması yaptığımız enkazı göstererek bir taraftan ağlıyor, bir taraftan konuşuyordu: “Bu enkaz 4 katlı bir binaydı. Şimdi bunun altında anam var, babam var, erkek kardeşim var, biricik dünyalar güzeli kız kardeşim var. Lütfen onları kurtarın.” Böylesi bir acının ve çaresizliğin tarifi yoktu. Kardeşimizi azıcık teskin ettikten sonra devam ettik canlarımıza ulaşmaya.
Hiç bitmeyecek iyilik kervanının yolcularındandı Din Hizmetleri Uzmanı Figen Altındiş Hoca’mız. Çanakkale’den, çoluğunu çocuğunu bırakıp apar topar Antakya’ya giden kahramanlarımızdan biriydi. Şimdi onu dinliyoruz.
Depremin hemen sonrasındaki üç gün içinde bir otobüs din gönüllüsü Çanakkale’den çıktık yola. Bir cana umut oluruz, yaralı bir kalbe dokunur, kimsesiz bir eli tutarız temennisi ile gönlümüz pır pır Antakya’ya vardık. Bulduklarımızın bizi bu kadar çok değiştireceğini bilmediğim zamanlardı o zamanlar. Nereye gideceğini bilmeden birkaç parça eşya ile yola hazırlanan, arabalarının yanında sessizce oturmuş bekleyen kadınların yanına usulca sokulup avucuna zorla üç beş kuruş koymaya çalıştığım, her defasında, “Hocam ne olur başkasına ver. Benden daha çok ihtiyacı olanlar vardır.” cevabını aldığım zamanlardı. Hatay’da mezarlıklar kompleksinde, yüzlerce cenazenin arasında canhıraş bir şekilde oradan oraya koşturduğumuz, “Hocam eşim ve kızlarım kamyonetin arkasında gelip vecibelerini yapar mısın?” cümlesinin şaşırtmadığı zamanlardı. Kulaklarımızda mütemadiyen ambulans sesleri, acı feryatlar. Hatice’nin tam dört inci tanesi kızını gözlerinin önünde kefenlediğim, sonra birbirimize sarılıp, ağlayıp yavrularını Allah’a emanet ettiğimiz günlerdi. “Allah benden daha güzel bakacak değil mi hocam?” demişti Hatice.
Bir ara yere bırakılmış iki cenazenin baş ucunda dikilen 14-15 yaşlarında ufak tefek bir çocuk ilişti gözüme. Sessizce yaklaştım yanına. Yanında başkası olup olmadığını sordum. Birlikte, vefat eden annesi ve ablası için dua ettik.
İncecik montundan mı yoksa acısının ağırlığından mı bilmiyorum, baktım titriyor. İki kolundan sıkıca tuttum. Onunla ne kadar öyle kaldık, hangi duaları okuduk bilmiyorum. Zaten ne önemi vardı ki zamanın. Sanki dünya birden durmaya karar vermişti. O anlarda hiçbir şeyin önemi yoktu. Zamanın da. Bana okuduğu okulu, sevdiği bilgisayar oyunlarını anlattı. Bir zaman sonra annesini ve ablasını kefenledik. Cenaze namazı kılındıktan sonra hocalarımız cenazeleri aldı. Yürüdüler. Gözden kayboluncaya kadar arkalarından baktım.
Son olarak bir hatırlatma, bu hikâyelerin hepsi gerçek hayattan ya da hayatın acı gerçeklerinden birer alıntıdır.