HİKÂYELERİN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ
Sema BAYAR
Hepimiz bir hikâyenin içine doğarız. Kendi hikâyemize bir parantez açmadan önce insanlığın büyük hikâyesinde soluk alıp veririz. Onunla göz göze gelir, çoğu zaman anlamlandırmakta zorlanır, orasını burasını çekiştirir, diş geçirmeye çalışır, boyumuzu aştığı anlarda da ürkeriz. İşte o zaman önümüze tam da dişimize göre konan küçük lokmalardan tadarız. O küçük lokmalar, eğlendirmenin yanında anlamlandırma, açıklama, öğretme fonksiyonlarını barındırır. Yakın ya da uzak geçmişten atalarımızla insanlık ordusunun yitik neferleriyle hikâyeler kanalıyla bağlantı kurar; topluma, kültüre, medeniyete mikro ölçekte de olsa eklemleniriz. Zira medeniyetin bizatihi kendisi de uç uca eklenmiş hikâyeler dizisidir. Hikâyeler; hayalleri masalların ucuna iliştiren, dertleri ninnilerin ritminde uyutan, manilerle deyişlerle kırgın gönülleri avutan annemizdir. Bizi hayata hazırlayan, çocukluk kaygılarımızı müşfik sesinde yatıştıran annemiz. İçimizdeki korkuyu da cesareti de sevgiyi yahut nefreti de bulup çıkardığımız aynalarımız.
İnsan doğduğu andan itibaren kendi hikâyesini arar. Annesinden dinlediklerinde, ninesinden bellediklerinde kendi öyküsünün izini sürer. Alasdair Maclntyre, öykülerin insan üzerindeki tesirini tersinden bir okumayla şöyle yorumlar: “…çocukları öykülerden mahrum ederseniz, konuşmalarında olduğu kadar eylemlerinde de kaygılı ve kekeme olacaklardır. Bu nedenle, kendimizinki de dâhil, bizlere, herhangi bir toplumun anlayışını kazandırmanın, bu toplumun ilk dramatik kaynaklarını oluşturan öyküler stoku dışında başka bir yolu yoktur.”
Robert Fulford Anlatının Gücü’nde “Hikâyecilik tüm edebî sanatların anasıdır.” der. Annemizin sesine kulak vererek insana, eşyaya, ölüme dair ilk bilgilerimizi ediniriz; heybesindeki masallarla dış dünyadaki karmaşayı zihnimize istiflemeyi öğreniriz. Fulford’un ifadesiyle “İletişim kurma yöntemlerimiz arasında, hikâye en rahat, en işlevsel ve belki de en tehlikeli olanıdır.” Onun tehlikesi, doğrulanamaz ve bir miktar da güvenilmez olmasında gizlidir. Zira her anlatımda olaylar yeniden kurgulanır, eksiği gediği doldurulur, fazlalıkları atılır. Her annenin tarifi biriciktir. O bir demirci ustası gibi hikâyeyi kızgın ateşe yatırır ve örsüyle ona istediği formu verir. Böylelikle Aristoteles’in anlatı tanımına uygun olarak hikâye, aşinalığı ve bilinmezliği birlikte barındırır.
Anlatıcı, o büyük hikâyede bildik yollardan geçerken bilinmedik patikalara göz diker, sonra dilediği parçayı koparır, ona şekil verir ve önümüze sürer. Hazırlanan her lokma, önüne lokma konan çocuk kadar biriciktir. İnsanı çocukluğun kaosundan yetişkinliğin kozmosuna geçişinde destekleyen güç, tarihin ilk söylemlerinden biri olan hikâyeler ve masallardır. Türk halkbilimcisi Pertev Naili Boratav’ın dediği gibi: “Çocuğa ana dilinin, bir işçi elindeki alet gibi nasıl kullanıldığını ilk öğreten, ona bu dilin türlü hünerlerini: kıvraklığını, zenginliğini, inceliğini ilk gösteren, kişiye kendi dilini konuşmayanlardan uzaklaştırıcı, onu konuşanlara yakınlaştırıcı duyguyu-ninnilerin, tekerlemelerin, türkülerin yanı başında, ama herhalde onlardan daha geniş ölçüde - ilk aşılayan masaldır.”
Türk edebiyatının mihenk taşlarından Ömer Seyfettin de kimi zaman annesinin kimi zaman evin emektarı Abil Ana’nın dizi dibinde hayata dair ilk bilgilerini masallarla hikâyelerle edinmiştir. Abil Ana’nın her gece anlattığı hikâyeleri kendi muhayyilesinde defalarca yeniden yazmış, biraz ürpertici ve çokça heyecan verici bu çocukluk anılarını “Ant” öyküsünde ölümsüzleştirmiştir. Ömer Seyfettin, Abil Ana’nın o öykülerinin baş aktörü ayıyla düşlerinde onulmaz bir mücadeleye girdiğini anlatır. Zorlukla mücadeleyi, yeri geldiğinde temkini elden bırakmamayı, yeri geldiğinde ise cesaret göstermeyi masalların diliyle kavramıştır. Ömer Seyfettin 4 Eylül 1918’de anı defterine şu notu düşecektir. “…Beş sene evvel annem öldü. Babam evlendi. (…) Tabii ocağımız dağıldı.” O, artık ilk namaz öyküsünü yazdığı yeşil başörtülü, müşfik elleri duaya açılan masalını, bizi hayata hazırlayan annemizin/hikâyenin sesini yitirmiştir. Hayatında ne annesi vardır artık ne de Abil Ana. 1918 ve 1919, Ömer Seyfettin’in durmaksızın kalemini oynattığı, bütün tutkularını yazıya bağladığı, hikâyeden hikâyeye koştuğu yıllardı. Hatıralarını, ilk masalı annesini, onu imar ve inşa eden hikâyeleri, kendi dil ve üslubuyla yeniden yorumladıktan sonra bir başka annenin sesine kulak verir Ömer Seyfettin. Ömer Seyfettin’in o yıllarda kaleme aldığı halk hikâyelerinin membası, yakın arkadaşı Ali Canip’in annesiydi. Ali Canip, Ömer Seyfettin kitabında, bir gece Ömer Seyfettin’in, annesinden bir masal söylemesini rica ettiğini anlatır: “Fatin bir eski Türk hanımı olan anam, ona bir masal söyledi ki, külliyatının altıncı fasikülünde ‘Kurumuş ağaçlar’ ünvanıyla basılmıştır.”
Hikâyeler bizi yaşama hazırlarken öğreticiliklerini yanında hayatın açtığı yaralara karşı da şifa kapılarını aralar. Kitaplar ruhumuzu sağaltır, her öykü her roman her masal okuruna bir katharsis imkânı sunar. İskenderiye Kütüphanesinin üzerinde şöyle yazdığı rivayet edilir: “Ruhu sağaltıcı mekânlar”
Nedir kitaplarda bizi çeken, ruhumuzu sağaltan? Cemil Meriç’in dediği gibi bir kaçış yeri midir kitaplar yoksa bizi hem inşa hem imar eden bir dünya mı? Yahut soruyu şöyle değiştirelim: Edebiyat bir terapi olabilir mi? Sanırım bu sorunun cevabı: “Neden olmasın?” Çünkü hikâyelerin hem öğretici hem de iyileştirici gücü vardır. Doğduğumuz andan itibaren hayatı, bu hayatın kendisinden öğreniriz. Fakat insan ömrü, hayatı bütün veçheleriyle tecrübe edecek kadar uzun değildir. Literatürümüze giren ve psikoloji ile edebiyatı sıkı bağlarla buluşturan “bibliyoterapi” de hikâyelerin öğretici ve iyileştirici gücüne vurgu yapar. Kitaplar bazen kaçış, bazen kendine gelme yerimizdir. Dünyanın acısından kitaplara sığınırken onlardan da bir şeyler öğreniriz.
Katharsis trajedinin izleyici üzerindeki etkisi, bir tür arınma, duygudaşlık kurma biçimidir. Bu bağlamda edebiyat hem yazarı hem de okur açısından çift yönlü bir katharsis gerçekleştirir. Yazmak çoğu edip için, dünyanın acısına karşı duruştur; bir var olma biçimidir, başkaldırıdır, itirazdır; tarihe, insanlık hâllerine düşülen nottur. Memnuniyetsizlik duyulan gidişata şerh düşmektir. Bu yönüyle edebî eserler bazen bir duyguya, bir yaraya, insanlığın toplumsal yahut bireysel travmalarına mercek tutar. Yazan kadar okuru da yüzleşmeye, düşünmeye davet eder.
Sait Faik, Son Kuşlar kitabında görüp de geçemediği bir olayı anlatır. Balıkçıların ağları temizlemesine yardım eden zayıf çelimsiz bir adamdan hakkı olan küçük bir dülger balığı dahi esirgenir. Olaya tanık olanlar arasında bir adam “Ayıptır, yahu!” dese de balıkçılardan hiçbiri o adama merhamet göstermez. İşte bu tanıklık Sait Faik’e “yazmasam deli olacaktım” sözünü söyletir. Kalem kâğıt alır, çakısıyla kalemini yontar hatta öper kalemini. Çünkü dünyanın acısına kalemiyle cevap verecektir. “Haritada Bir Nokta” öyküsünü yazar. Bu, vicdanı huzursuz bir edibin eyleme geçmesi, kendi silahına sarılması, yuvasına sığınmasıdır. Yazar için bir arınma söz konusudur, okur da kurduğu duygudaşlıkla yazarın ve hakkı yenen öykü kişisinin acısını paylaşır, satır aralarından kendine bir ders çıkarır.
Ömer Seyfettin masalının, annesinin sesine kulak verdiği gibi yaşadığı çağın ızdıraplarına da bigâne kalamamış, tanıklıklarını edebiyatına katık etmiş bir isimdir. “Bomba”, “Primo Türk Çocuğu”, “Hürriyet Bayrakları” bu ana damardan beslenir. Onun Rıza Tevfik’ten esinlenerek yazdığı karakter Efruz Bey de bir tipoloji üzerinden topluma sesleniştir. Ömer Seyfettin’in “Hürriyete Layık Bir Kahraman” öyküsünün başına koyduğu not, yarattığı karakterin hem hiç kimse hem de herkes olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir: “Sevgili Efruz! Hayatından şu birkaç levhayı yazarken ihtimal biraz mübalağacı göründüm. Ne yapayım? Bu benim mizacım… Bunun için kızma. Beni affet! Hem emin ol ki maksadım ne seni tahkir, ne de maskara etmek… Hakikati görüldüğü gibi, edebiyat yapmadan yazmak istedim. Muvaffak oldum mu? Bilmiyorum. Fakat okuyunca samimiyetimin derecesini herkesle beraber sen de anlayacaksın. Herkes seni -bizzat kendi kadar- tanır, Efruzcuğum, bugün hiç kimse sana yabancı değildir; çünkü sen ‘hepimiz’ değilsen bile ‘hepimizden bir parça’sın.” Ömer Seyfettin, okuruna Efruz Bey üzerinden bir yüzleşme teklif eder, sivri yanlarını törpülemesi gerektiğini hatırlatır. Çıkarcı insanların düştüğü trajikomik duruma ışık tutar.
Katharsis ve ikili sağaltıma bir diğer örnek ise Kafka’nın bebeğidir. Kafka’nın hastalığının oldukça ilerlediği zamanlardır. Kafka ve Dora temiz hava almak için sık sık Steglitz parkında gezintiye çıkarlar. Bu park gezintilerinin birinde ağlayan bir çocuğa rastlarlar. Gözleri boncuk boncuk yaş dolu küçük kız oyuncak bebeğini kaybettiğini söyler. Kafka bebeğin kaybolmadığını, onunla tanıştığını hatta mektuplaştıklarını söyler ve her gün o parka gelerek çocuğa bebeğinin dilinden mektuplar okur. Bebek kaybolmamış, dünyayı görmek, tanımak için bir seyahate çıkmıştır. Üç dört hafta boyunca her gün bebeğin dilinden küçük çocuğa macera dolu mektuplar yazar. Hastalıklı bedenini zorlayarak ciddiyet ve büyük bir iştihayla kaleme alır mektupları. Amacı küçük kızı kandırmak değil ona yeni bir gerçeklik vermektir. Küçük kız artık eskisi kadar bebeğini özlememekte, mektupların ona anlattığı hikâyelerde acısını dindirmektedir. Kafka ise ömrünün son demlerinde yine yuvasına, yazıya sığınmış, onun için bir var olma biçimi olan kaleme kâğıda sarılmıştır. Kafka ve çocuk el ele gerçek dünyanın acısından kurmacaya sığınır. Böylece ikili sağaltım “bibliyoterapi” gerçekleşmiş olur.
Edebî eserlerin hemen hemen her türünde bir katharsis gerçekleşebilir. Biri yazarı, öbürü okuru ilgilendirir. Birinde üretimle arınma söz konusudur. Diğerinde özdeşlik, duygudaşlık kurma yoluyla… Edebiyatın iyileştirici ve öğretici gücü işte tam olarak burada neşet eder.