HER GÜN YENİDEN…

Mehmet AYCI

Yunus Emre’nin, “Biz sevdik âşık olduk sevildik maşuk olduk/Her dem yeni dirlikte bizden kim usanası” mısralarını pek çoğumuz biliriz de hayatın asla sıradan olmadığını fark edecek kadar müteyakkız olamayız. Ne yapalım; insanoğlu uyumlu olduğu kadar dalgın ve uykucudur da. Hep aynı bildiğimiz zamanın, mekânın, eşyanın, hâllerin içinde devinen, içinde devindiği muhteşem bir canlılığı; her an yeni bir hayatın yeşerdiğini idrak etmek de nasip meselesidir.

Yunus Emre’nin mısraları, her ne kadar “merfu” kabul edilse de Deylemi’nin Hazreti Ali Efendimizden rivayet ettiği hadis-i şerifin tam da şiire, bir sanat “parçasına” dönüşmüş hâlidir: “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” Bu ziyan aşkın olduğu kadar dirliği, diriliği, her an yaratılma hâlini fehmedememenin ziyanı olsa gerektir. Yoksa her gün bazı şeyleri fazla yapmaya kalkıştığımızda işi matematiğe döktüğümüzde sözün zahirî anlamı bile kaybolup gidecektir ki bu da ziyan bahsine dâhildir.

Diyelim iki gününüz birbirine eşit olmasın diye nafile namazı her gün iki rekât artırdınız; bir zaman gelecek ki namazı bozup da abdest almaya vakit bulamaz hâle geleceksiniz. Diyelim “yasak günler” hariç her gün oruç tuttunuz, iftar vaktini geriye çekecek hâliniz yok ya! Hadi bunu da yaptınız, orucunuzu açamayacak hâle gelecek, sonrasında açlık orucundan Allah muhafaza bünyeniz zayıf düşecektir. Diyelim her gün tasadduk ettiğinizden daha fazlasını ihtiyaç sahiplerine verdiniz, işi gücü bırakıp yirmi dört saati sadaka vermek için geçireceksiniz; bir sonraki gününüz “eşitliği bozmak için” yetmeyecektir. Diyelim bunları yaparken tespih ettiniz, zikrettiniz, dilinizden Allah kelamını düşürmediniz, bir sonraki gün daha fazla zikredeyim derken ne kadar hızlansanız da saniyeler eşitliği bozmayacaktır. İbadette, iyilikte, sevap kazanmayı umduğunuz her şeyde iki gününün dengesini ikinci günde bozma cehdiniz sizi harap etmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Diyelim saat tamircisisiniz, her gün tamir ettiğiniz saatten bir fazlasını tamir etme isteğiniz ve cehdiniz de az önce arz etmeye çalıştığım imkânsızlıkla maluldür. Her gün bir önceki günden fazla yetimin başını okşamak, her gün bir önceki günden fazla fidan dikmek, her gün bir önceki günden fazla hasta ve yaşlının gönlünü etmek aynı imkânsızlık dairesindedir. O zaman, dün bir yaptığımızı bugün iki yarın üç ertesi gün dört yaparak hadis-i şerifin bize ne söylediğini anlayamayız.

Şair, muhteşem bir sezgiyle, “Her şey akar; su, tarih, yıldız, insan ve fikir” diyor ya; insanın durağan bir varlık olmadığını, “aktığını” idrak ettiğimizde hadis-i şerifin de bizim için bir Kutup Yıldızı gibi yolumuzu aydınlattığını görebiliriz. Durgun olduğumuzda, statik kaldığımızda, kendimizi insan kimliğimizle değil tanımlanmış/ giydirilmiş başka kimliklerle ifade etmeye başladığımızda akışımızı kendimiz durduracak, “konumlanacak”, “tanımlanacak” ve durgun su/ durgun insan hâline geleceğizdir. Oysa dinginlik akıştadır ve her an bir önceki andan farklı olarak aktığı gibi Allah da her an sürekli yaratma hâlindedir; Allah’ın her an yaratıyor olması akışın insanı da aşan kesintisizliği ve ilahiliğini göstermektedir.

Her günü yeni bir gün olarak idrak edip her gün yapıp ettiklerimizin “yeni” olduğu şuuruyla hareket etmek, o yeniliğe yenilikler katmak bir önceki günle eşitliği bozmakta ve her yeni günümüzü bir “artı değer” hâline getirmektedir. Elbette her gün “Allah’ın günü”dür; ancak bu kalıp sözün anlamını boşaltarak sıradanlaştırmak, hayatın anlamını sabitleyerek âdeta bir robot gibi günlük rutin işlerimizin içinde kaybolmak bizi ziyana götürür.

Efendimizin hadis-i şerifi de Yunus Emre’nin mısraları da bizi kalbimizden yakalayan bir devrim manifestosu gibidir. Kalbimizden yakalar çünkü “kalp” adı üzerinde “değişen”, bir öncekinin aynısı olmayan anlamıyla bizatihi “devrimcidir.” Allah’ın her an yarattığını anlamamızın ve her günün yeni bir gün olduğu bilinciyle hareket etmemizin yolu kalbimizden başlıyor. O yolda yürüdüğümüz sürece iki günümüzün eşit olması zaten mümkün değil.

Şair boşuna demiyor: “Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!”