HAYATIN KAYNAĞI:
Su

Şule TÜZÜN

İnsan yaşamının olmazsa olmazı sudur. Su, yaşam kaynağıdır. Suyun olmadığı yerde hayat, hayatın olmadığı yerde insan var olamaz. Suyun insan için bu hayati önemi, onun dinlerde, mitolojilerde, masal ve destanlarda başköşeye oturmasının sebebidir. Aynı zamanda su, tasavvuf kültüründe de metafizik bir kavram olarak karşımıza çıkar. Mesela o, teslimiyetçi ve yumuşak özelliği ile sert cisimleri bile aşındıracak güce sahiptir, soğutulunca tüm maddeler büzülürken su tam tersi yönde genişler. Bütün bunlar yaşam kaynağı olan suya bakışımızı daha da derinleştirir.

Böylesi bir hayati öneme sahip su ve su kaynakları tehdit altında. Bu konu artık dünya gündeminde konuşulan önemli konular arasında yer alıyor. Peki, bu tehditin nedenleri neler?

Su kirliliğine sebep olan faktörler arasında endüstriyel gelişmeleri, tarımsal mücadelede kullanılan kimyasalları, nüfus artışını ve plansız şehirleşmeyi, evsel atıkların yeterince arıtılmadan su havzalarına salınmasını sıralayabiliriz. Örneğin hem hayvansal hem de bitkisel üretimde kullanılan nitrat (NO3), toprakta birikerek bir süre sonra toprak derinliğine doğru ilerleyip yüzey ve yer altı su kaynaklarına karışıyor. Çevreye zararlı ve zehirli kimyasalların yayılmasına sebep olabilecek sanayi kuruluşlarının çoğalması da su kirliliğinin artmasının nedenlerindendir. Bazı endüstriyel kuruluşlar tarafından çevreye salınan bu atık sular, ilgili sektörün türüne göre birtakım zararlı mikroorganizmaların yayılmasına ve atık suların bırakıldığı su kaynağında aşırı kirliliğe sebebiyet veriyor. Her gün kullandığımız güneş kremleri, plastikler, kozmetik ürünler, kimyasal ilaçlar, reçeteli ilaçlar sonunda hep su kaynaklarına karışıyor. Örneğin, 2004 yılında İngiltere’de içme suyu kaynağı olarak kullanılan nehir ve yer altı sularında yaygın olarak tüketilen bir antidepresanın kalıntıları bulundu. Toprağımızı güçlendirmek ve bitkilerimizin verimini artırmak için kullandığımız kimyasal gübreleri sularımızı ne oranda kirlettiğinin hesabını yaparak uygulamamız gerekiyor. Aynı şekilde bitkilere uyguladığımız azot ve fosfor miktarının gereğinden fazla olması da türlü sakıncalar doğuruyor. Yine zirai mücadele yaparken kullandığımız ilaçlar (pestisitler), direkt toprağa uygulandığı için yer altı sularını kirleten en önemli etkenlerden biri. Toprağımıza ilaç uygularken kullanılan pestisitin miktarı, zamanlaması ve uygulama yöntemi bu sorunun oluşmasında oldukça önemli. Ayrıca nüfus artışı, büyük fabrikaların atıklarını doğaya direkt salması gibi nedenler su kirliliğinin en temel nedenleri arasında. Özellikle mezbahalardan ve fabrikalardan gelen atık suların doğaya salınımından önce arıtılması gerekiyor.

Su kaynaklarını korumamız ve sürdürülebilir bir şekilde su kaynaklarının kullanımını yönetmemiz gerekiyor. Günümüz insanının bireyselciliği burada da bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Modern insan, madde üzerindeki gücünü artırdıkça evrene hâkim olmak için daha güçlü araçlar üretmeye başladı. Ve doğaya karşı tahrip normalleşti. Yani modern anlayış ham maddeyi metalaştırdı. Böyle bir insan modeli, çevre sorunlarının çözümünü daha da zorlaştırıyor. Oysaki kâinatı bir bütün olarak düşündüğümüzde her varlığın birbiriyle etkileşim içerisinde olduğunu görürüz. Bu muhteşem döngüde bir parametre zarar gördüğünde sadece su kirliliği ve onun yarattığı sonuçlar değil, birçok canlı, dolayısıyla insan da zarar görüyor.

Sadece su kirliliği mi? Su kaynaklarının korunması da gezegenimizle ilgili sorunların başında geliyor. Artan şehirleşmeyle birlikte şehirlerin etrafında sıcaklıklar artıyor, buharlaşma düşüyor ve yağmur sularının toprağa sızmadan doğrudan akışa geçmesinden dolayı yer altı su miktarlarında artış oluyor. Bilim insanları, atmosferde karbondioksit ve sera gazlarının birikmesinden kaynaklanan iklim değişikliklerinin sonunda su döngüsünü değiştireceği uyarısında bulunuyor. Terleme ve buharlaşma arttıkça sellerin ve kuraklıkların da yoğunlaşacağı tahmin ediliyor. Kontrolsüzce yapılan ağaç kesimleri de doğaya verilen zararların başında geliyor. Örneğin 2004 yılında yaşanan, yaklaşık beş bin Haitilinin hayatını kaybettiği kasırgaların nedeni Haiti tepelerinde bulunan ağaçların kesilmesiydi.

Bilim insanları ve çevreciler, çevre sorunlarının bir alt paradigması olarak bilinen su kaynakları ve su kirliliği konularının sadece teknolojik önlemler ve yasalarla çözülemeyeceğini anlamış, çevre ahlakı üzerine yoğunlaşmaya başlamıştır. Çevre sorunlarının çözümü noktasında hangi kaynağı referans alırsak alalım sonuçta meselenin gelip dayandığı nokta özgür insanın kendi iradesiyle yaptığı olumlu veya olumsuz davranışlardır. Bu noktada insanın ahlaki gelişimi çözümün en önemli kriteri olarak karşımıza çıkıyor.

İnsanın merkezinde değil içinde olduğu ve tabiatın insana emanet edildiği bir tabiat tasavvuru telkin eden İslam dini, tabiatın parçası olan insanı bütün eylemlerinden sorumlu tutar. Tabiata karşı tahripkâr değil nazik bir tavır sergilemek ve kaybetmeden koruma bilinci İslam çevre anlayışının temel doktrinini oluşturur. Sonuç olarak başta su kaynaklarını koruma ve su kirliliği olmak üzere çevre sorunlarımızla ilgili ahlaki yükümlülüklerimizin farkına varmalıyız. Çocuklarımızın da çevre ahlakı noktasında farkındalıklarını güçlendirmeli ve onlara örnek olmalıyız.