HAYATİ İNANÇ İLE
KADİM ŞİİR GELENEĞİMİZ ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Hayati İnanç’ı avukatlık, yöneticilik, denetçilik, yayıncılık ve öğretmenlik gibi pek çok uğraşının yanı sıra “can veren bir pervane” olmaya iten saikler nelerdir?

Sual tarzınız ilginç, bir hayli de latif. Özellikle divan şiiri ekseninde Türkçeyle bütün hayatımı işgal edecek şekilde meşgul olmayı çok kuvvetli bir hobi ve sonunda meslek hâline getirdim. İşaret ettiğiniz gibi ben hukuk tahsili yaptım ki onun öncesinde de Arapçadan, Farsçadan Türkçemize yerleşmiş kelimelerin vaziyetleri, Arapça ve Farsçadan gelen kelimelerin çeşitli kalıplara girerek anlam zenginlikleriyle hayatımızda bulunmaları çok ilgimi çekti. Çok küçük yaşlardan beri -Kur’an kursuna gittiğim on bir yaşım da buna dâhildir- orada gördüğüm kelimeleri Türkçede bir başka şekilde görünce irtibatlar kurma durumu hâsıl oldu. Öyle özel bir merakım vardı. Fakat hukuk tahsili bunu iyiden iyiye kuvvetlendirdi, perçinledi. Çünkü hukuk eğitimi aldığım yıllarda bu kelimeler çok yaygındı ve hukuk diline fevkalade hâkimdi. Böylece kelimelerle aramda bir yakınlık oluştu zaman içerisinde. Meşguliyetim arttıkça da şunu gördüm ki bizleri bu dünyadan, bu zenginlikten uzaklaştırmak için acımasızca bir program uygulanmakta. Bunu çok erken yaşlarda fark ettim ve bu duruma da hayli öfkelendim. Niçin böyle bir zenginlik göz ardı ediliyor diye üzüldüm. İlkokul mezunu olan babamın arkadaşına şaka yollu sitem etmek için Nabi’den okuduğu beyti hatırlıyorum da o zenginliği, letafeti, güzelliği, derinliği, sanatı, inceliği gündelik hayatta ve okullarda görmeyince üzülüyorum.

O hadiseyi de kısaca anlatayım izninizle: Babam arzuhâlciydi ve bir defasında dilekçe parasını vermeyen ahbabına sitem etmek için Nabi’nin şu beytini söyledi: Bende yok sabr u sükûn sende vefâdan zerre / İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kerre. Kafiye, vezin, letafet yerinde. Bunları gördükçe o derinliğe kayıtsız kalınmasını haksızlık olarak düşündüm. Bu zenginliğe de ne kadar yakınlaşırsak bu lisan ile o köklü esaslı zengin Türkçeyle ne kadar iç içe olursak o kadar geniş bir evrende yaşayacağımızı, kendimizi ifade etmekte çok daha rahat hareket edebileceğimizi fark ettim. Bu âlemden uzaklaştırmak isteyen iradeye karşı da kendimce bir başkaldırı mahiyetinde “Böyle olmaz.” dedim. Nabi gibi, Şeyh Galip gibi, Baki gibi, Fatih Sultan Mehmet gibi şairleri görmezden gelmek haksızlık olur, dedim. Bu güzellikleri ve zenginlikleri tanıştırabildiğim kadar insanla -özellikle gençlerimizle- tanıştırabilmek için de önce amatörce sonra profesyonelce bir yola girdim ve yürümeye devam ediyorum. Bakalım nereye kadar gidecek? Bu yolculuk kırk yılı epey aştı. Biz de kemal devrini idrak ediyoruz, son duraktır neticede. Ancak her şey kelimelerle mümkün, kelimelerle kaim. Ne kadar güzel konuşabilir, ne kadar çok kelime katabilirsek hayatımıza o kadar zenginleşeceğimize inancım tam.

Yahya Kemal’in “Sönmez seher-i haşre kadar şiir-i kadîm / Bir meş’aledir devredilir elden ele” dizelerinden hareketle kadim şiir geleneğimizden ve bunun kültür ve medeniyet üzerindeki öneminden bahseder misiniz?

Böyle büyük sözler etme cesaretini kendimde pek bulamam ama Yahya Kemal’in mısralarında ümit açık. Kıyamet sabahına kadar sönmeyecek bu klasik şiir diyor. Ehlini buldukça elden ele dolaşan bir meşale gibidir, diyor. Yani hayli azaldığını görmekle beraber bu meşalenin yine de taşındığını görüyoruz. Şu anda yaşayan klasik usulde şiir yazmaya devam eden birçok dostum ve tanıdığım var. Herhâlde Merhum Yahya Kemal, kadim şiirin kıymetini bilen hepten yok olmayacaktır, demeye getirmiş. Üstat bu sözüyle yerden göğe haklıdır. Başta bizim naçizane mücadelemiz ve gençlerimizin kadim şiirimize teveccühü de bu sözün haklı bir göstergesidir.

Şiir herkese ya da her gönle hitap eder mi? Şiirin gizli kuyularındaki derin anlamlara ulaşabilmek ve onu içselleştirebilmek için kişi sizce neler yapmalı?

Şiir, kendisine talip olan herkese elbette hitap eder. Neticede şiir bir tahassüstür, hissettirmedir, bir terennümdür. Şiirler ilgi ister, tutku ister, sevgi ister, aşk ister. Bu duygulara ve his dünyasına sahip kimselere şiirin her zaman diyeceği bir şeyler vardır. Dolayısıyla şiire yönelmiş tüm gönüllere şiir hitap eder.

Şiirin o gizli kuytularına girebilmek ve onu içselleştirebilmek için de her şiiri düşünerek okumayı tavsiye ederiz. Çünkü şiirler öyle alelade yazılan metinler değildir. Derin bir anlam ve duygu dünyasına sahiptir. İşte o dünyaya yönelik bir okuma ve anlamlandırma çabasına girilmelidir. Özellikle hikmetli, insana yol gösterici tarzda olan -ben onlara işaret levhaları diyorum- şiirleri, başta Nabi gibi şairleri okuyup geçmek yerine, onun bize tavsiye ettiği anlayışı, kavrayışı edinebilmek için de kendimizi sorgulamamız, kendimize dönüp bakmamız gerekmektedir.

Binlerce beyit ve dörtlüklerden oluşan şiir hazinesini hafızanızda tutabiliyorsunuz. Bunu nasıl başardınız, bunları hafızanızda tutmak hayata bakışınızı nasıl etkiliyor?

Bunca şiiri ve külliyatı akılda tutabilmek için evvela kuvvetli ve dinç hafızaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Hafızamı kuvvetli tutabilmek için dikkatimin dağılmasına müsaade etmemeyi, ıvır zıvırla meşgul olmamayı kendime şiar edindim. Dağınık bir zihin dünyasına sahip olduğumuz günümüz dünyasında her şeyi çabuk tüketiyoruz ve hiçbir şeye odaklanmıyoruz. Şiirleri hafızamda tutabilmek için evvela anlamaya çalıştım, bilmediğim kelimeleri de lügat karıştırarak öğrendim. O kelimelerin ve anlam kümesinin, bildiğim ile yetinmeyip bilmediğim başka yönleri var mı acaba diye ince ince araştırdığım zamanlar da oldu. Eskilerin nazar-ber-kadem dediği önüne bakarak yürüme tavsiyeleri, lüzumsuz iş ve kişilerle alakayı kesebilme önerileri çalışmalarımda hep yol haritam oldu. Özellikle divan şiiri üzerine yoğunlaşıp ezberlediğim şiirleri çeşitli sohbet ve şiir meclislerinde icra etmem de şiirleri hafızamda tutmaya fayda sağladı.

Hafızamda tuttuğum ve yer yer de icrasında bulunduğum klasik şiirler, hızlı yaşamın hüner sayıldığı bir dönemde asude, yavaş, düşünerek ve hazmederek yaşamayı bizlere armağan ediyor. Edebiyatımızdan sükûnu tahsil ettiğimi söyleyebilirim. Ezberlediğim şiirlerin oran itibarıyla yüzde doksanı aruzlu şiirler. Malumunuz üzere aruz vezni, hecelerin uzunluğu ve kısalığına göre muhteşem bir dizilim demektir. Aruz vezniyle yazılan şiirlerin hafızada kalması kolaydır ve bu, insana bir disiplin kazandırır.

Düşünülsün ki hem akla hem nakle uygun söyleyeceksiniz hem de sözünüzde estetik olacak. Yani hem yerinde ve faydalı şeyler hem de bunu güzel, çok güzel söyleyeceksiniz. Doğruluk ile güzellik bir arada olacak yani. Hâliyle bu durum, insan zihninin ve konuşmanın bir ölçüde terbiyesi demek.

Modernizmin etkisi altında değişen, yeni yeni akımların, müziklerin etkisi altında kalan bir topluma ve özellikle de gençlere divan şiirini, halk şiirini ve halk hikâyelerini sevdirebilmek için ne gibi çalışmalar yapılmalı?

Divan şiirimiz olsun, halk şiirimiz olsun, halk hikâyelerimiz olsun bunlar bizim medeniyetimizin zenginliklerini taşıyan önemli unsurlardır hiç kuşkusuz. Bunları sevdirebilmek için ne gibi çalışmalar yapılmalı bunları tam olarak ben bilmiyorum ama elimden geldiğince, dilim döndüğünce de bu zenginliklerle herkesi buluşturmaya çalışıyorum. Her fırsatı değerlendirerek bizzat istifade ettiğim güzel kıssalar, hikâyeler, yaşanmışlıklar üzerinden mısralar eşliğinde bir hayat tarzını, bir bakış açısını tattırmaya, vermeye çalışıyorum. Talip olan herkesi özellikle gençleri bu zenginliklerden haberdar etmeye çalışıyorum. Kendimce ben bunu yapabiliyorum. Millî eğitim müfredatımıza dâhil edilmesinde büyük fayda gördüğüm birkaç şiiri şuracıkta zikretmem uygun olursa eğer Süleyman Çelebi’nin “Mevlid”ini hararetle tavsiye ederim. Bu eser Türkçeyi geliştirmek açısından son derece faydalı ve harika bir eserdir. Yüzlerce yıllık bir geçmişe sahiptir. Yıldırım Bayezid döneminde yaşayan Süleyman Çelebi merhum tarafından yazılmış ve hayli de bilgi yüklüdür. Yunus Emre’nin çok esaslı bir şiirini kısası enbiyanın özeti gibi olan “Hor bakma sen toprağa, toprakta neler yatar” diye başlayan şiirini de keza aynı şekilde faydalı ve lüzumlu bulurum. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Mevla görelim neyler/Neylerse güzel eyler” diye başlayan yüz otuz beş mısralık meşhur “Tefvizname”si var bir de.

Daha sorulursa söyleyebileceğim birçok eser var ama bu üçünü dili ağır olmadığını nazara alarak söylüyorum. Bu eserleri eğitim sistemimize kazandırmak, onun etrafında bir ahlak eğitimi, kişisel gelişim eğitimi, bir genel kültür eğitimi inşa etmek pekâlâ mümkünmüş gibi geliyor bana.

Gerek programlarınızda gerek konferanslarınızda gençlere özel bir önem atfediyorsunuz. Hayati İnanç için gençler neden önemlidir ve Hayati İnanç gençlerin arasında kendini nasıl hissetmektedir?

Herkes gençlere olumlu, olumsuz, iyi niyetli ve kötü niyetli olarak önem veriyor zaten. Genç, hazine demek. Tabii hazine kazılınca, yer üstüne çıkarılınca, işlenince bir kıymet ifade eder. Bu da kelimelerle olur, lisanla olur, edebiyatla olur. İşte o vakit bu hazineden bu millet istifade etmiş olur. Bu toprakların hazineleri olarak gördüğüm gençleri bu toprakların menfaatine yönelik işleyebilmenin büyük hizmet olacağını düşünürüm.

Bana böyle bir fırsat verdiğiniz için de sizlere müteşekkirim, eksik olmayın. İnşallah ömrümüz Allah’ın sevdiklerinin yolunda geçer ve ahiretimiz onların yanında olur. Dünyada yollarında, ahirette yanlarında olmak isterim.

ÖZ GEÇMİŞ

Hayati İnanç, 1961 yılında Denizli’nin Çameli ilçesinde doğdu. İlkokulu Çameli’de, ortaokulu Nazilli’de, liseyi Aydın Lisesinde tamamladı. İstanbul Hukuk Fakültesinden 1974’te mezun oldu. Avukatlığın dışında yayıncılık, yöneticilik, denetçilik, öğretmenlik ve sunuculuk yaptı. Klasik eserlerden edindiği heyecanı, her yaştaki gençlerle paylaşmayı hayat tarzı hâline getiren İnanç, Diyanet TV’de Can Veren Pervaneler adlı bir program sundu. Klasik eserlerden edindiği birikimi yine Can Veren Pervaneler adı altında kitaplaştırdı.