HASTANE DUVARLARI

Mehmet Akif UÇAR
Antalya Muratpaşa Aydınlık Camii İmam Hatibi

Sıcak ve nemli bir yaz günüydü. Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesinin mescidinde cemaatle öğle namazını eda etmiştik. Her namaz sonrasında Kur’an-ı Kerim’den bir sayfa meal okumayı âdet edinmiştim. O gün de okumam gereken sayfayı okumuş ve rahleyi yerine koymuştum. Tam mescitten çıkmak üzereydim ki yüreğindeki hüznü yüzünden belli olan orta yaşlarda bir adam yanıma geldi ve kulağıma eğilerek kısık bir sesle, “Hocam, onkoloji servisinde yatmakta olan bir kızım var ve çok hasta. Kanser, kızımın tüm organlarına sıçramış. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bazen öyle bunalıyorum ki hastanenin son katına çıkıp kendimi boşluğa bırakmak istiyorum. Çok zor ve ağır bir imtihandayım. Lütfen, bana yardım et.” dedi.

Duyduklarım karşısında çok etkilenmiştim. Soğukkanlılığımı ve sakinliğimi muhafaza etmeye çalıştım. Çünkü zor durumda olan biri vardı ve benden yardım istiyordu. Derhâl kendimi toparlayıp yüreği yanık o babayı teskin ve teselli etmeye başladım. Vücudunun her yanı yara bere ve çıbanlarla dolu olan Hz. Eyüp’ ün (a.s.) hayatından kesitler sunarak tüm bunlara rağmen onun, nasıl da azim, sabır ve tevekkülle Allah’a sığındığını anlatmaya çalıştım.

“Eyüp’ü de hatırla. Hani o Rabbine, ‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.’ diye niyaz etmişti.” (Enbiya, 21/83.) ayet-i kerimesinde altı çizilen merhameti ve sabrı hatırlattım ve onun da Eyüp misali sabrederek Allah’a sığınması gerektiğini, kelimelerimi özenle seçerek ifade etmeye çalıştım. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155.) ayet-i kerimesinin müjdesine nail olabilmesi için de sabır ve tevekkül zırhına bürünmesi gerektiğini anlattım, yanık yürekli babaya.

Uzun uzun konuştuk, dertleştik, birbirimize teselli olduk, sıkıca kucaklaştık ve hasta kızının yattığı bölüme doğru yola çıktık. Odanın önüne vardığımızda aile bireylerinden bazılarını kapının önünde bekleşir bulduk. Yüzlerindeki donukluk ve soğukluğu gördükçe âdeta dizlerimin bağı çözülüyordu. Odanın kapısında ve duvarlarında soğuk, hastalık, hüzün ve matem rüzgârları esiyordu. Ve bu durumdan etkilenmemek mümkün değildi.

Odaya girdiğimde çok yüksek olmayan bir sesle selam verdim ve hasta kızımızın yatağına doğru yavaş adımlarla ilerledim. Odanın tam ortasında, tüm hayallerini yatağa gömmüş ve dünyaya dair hiçbir umudu kalmamış gencecik bir kız yatıyordu. Beti benzi solmuş, gözlerinin altı morarmış, âdeta durgun bir deniz sessizliğinde gibiydi. Onu uzun uzun seyrettikten sonra hasta yatağının hemen yanı başındaki boş koltuğa oturdum. Yasin-i şerif, Ayetelkürsi, Fatiha, İhlas, Felak ve Nas surelerini okuduktan sonra içimden geldiği gibi ve uzun bir dua yaptım. Odada bulunanlar da gönülden “âmin” dediler.

Şifa temennilerinde bulunduktan sonra hasta ziyaretinin kısa tutulması gerektiğini de hatırlatarak nazik bir dille müsaade istedim ve yanlarından ayrıldım. İkindi namazını eda etmek üzere mescide doğru giderken hasta kızın durumunu düşünerek hastane duvarlarına uzun uzun bakıyordum. Bu duvarlar ne doğumlara, ne ölümlere, ne acılara, ne hüzünlere şahit olmuştur diye düşünüyordum

Hastanelerin soğuk duvarları… Bazen doğumhane önünde bekleyen baba adaylarına umut olurken bazen de ansızın yitirdiği yavrusu için yüreği yanan annelere dayanak olan duvarlar…

Buğulu camlar ardında yaşanan hüzünlerin ve nemli bakışların nazargâhıdır hastane duvarları. Poliklinikler önünde bekleşen, servis koridorlarında koşuşturan ve sedye üzerinde meraklı bakışlarla derdine çare arayan insanların uğrak yeridir hastaneler. “Her nefis, ölümü tadacaktır...” (Ankebut, 29/57.) hakikatini hatırlatan ve ölümün, her zaman yanı başımızda olduğunu söyleyen yerlerdir.

Buz gibi duvarlara sırtını verirken insanlar, aslında hastane duvarlarına değil Allah’ın “Şâfi” adına dayanırlar. Bilerek ya da bilmeyerek… Hasılıkelam hüznün, umudun ve gözyaşının bazen yağmur olup yağdığı bazen de buharlaşıp gökyüzüne uçtuğu yerlerdir hastaneler.

Ben, bu duygu ve düşüncelerle yoluma devam ederken telefonum çaldı. Arayan, kanserli kızın babasıydı. Ağlamaklı sesiyle bana kızının vefat haberini veriyordu. Az önce gördüğüm ve başucunda dua ve şifa temennilerinde bulunduğum soluksuz, hareketsiz ve biçare yatan kızcağız, âdeta bir melek olmuş ve uçup gidivermişti. Bir an duraksadım, sendeledim ve sonra dudaklarımdan tek bir cümle dökülüverdi: “Onlar, başlarına bir musibet gelince ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 2/156.)