Zeynep UZUN
Dünya; olayların, zamanların, insanların dönüp durduğu kocaman bir yuvarlak. Şimdi gece yarın gündüz, yarın gece şimdi gündüz. Her hâlin anlatmaya çalıştığı ve ötesini göstermek istediği bir pürmelal var. Pir Sultan Abdal, "Bu bir demdir, gelir geçer." diyerek anlatır nefesini aldığımız her anın faniliğini. Oysa biz, emaneti bizim sanarak hırsın sarmaşığına dolaşır, göremeyiz çiçeklerini ömrümüzün. Elimizdekilere karşı âmâyızdır ama en ince ayrıntısına kadar biliriz bizim olmayanı. İşte böyle böyle başlar bir gönlün sonbaharı. Haset kalbimize yerleştiğinde şükür dilimizden sıyrılır. Kibrin meyvesidir o aslında. Dev aynamızda o kadar yüceltiriz ki kendimizi, onda olana ben daha çok layığım, bende yoksa onda da olmasın diyerek yiyip bitiririz kendimizi. Sırf bu yüzden İmam Gazali, meşhur eseri İḥyâu ʿUlûmi’d-din’de, kişinin kendisini merkeze almadan insanlara rahmet nazarıyla bakarak hasetten kurtulabileceğini söyler. Rahman’a sığınmak, kendine merhamet etmenin de başlangıcıdır. Kendine merhamet eden, kalbinin bu duygudan kıvrandığını hisseder ve kurtuluş reçetesi arar. Acının ilk adımı olan gözlerine, yaratılmışlara Allah’ın (c.c.) Rahman isminin tecellisi olarak bakmasını öğretir. O zaman rızkın da imtihanın da şükrün de keremin de asıl gayesi ortaya çıkar. Hasedin ne getirip ne götürdüğüne bir bakmak istediğimizde nurlu sayfalarında Kur’an’ın, Hz. Yusuf’un (a.s.) derin mi derin, suyu serin mi serin kuyusu karşılar bizi. Bir rüyadan sadır olan hakikat, kardeşleri kıskandırmış, içlerindeki azgınlaşan haset onları hata yapmaya düçar kılmıştı. Nasıl bir acımasızlık sarmıştı ki baştan ayağa hepsini, kanlı gömleğin çok sevdikleri babaları Hz. Yakub’u (a.s.) ne kadar acıtacağını bile düşünmediler. Hasedin ipi boyunlarına dolanmıştı bir kere. Çekiştirdikçe çekiştiriyordu nefislerini.
Hz. Yusuf’un (a.s.) başına gelenler gibi, pek çok kıskançlık ve haset öyküsüne ya kendimiz konu oluruz ya da çevremizde şahit oluruz. Kuyular yoktur belki, terk edildiğimiz hayatlar vardır. Gömleğimiz kanlı değildir; üzerimize bulaşan iftiralar, yalanlar vardır. İçten yaşanan bu büyük kırgınlığı dil dönmez anlatmaya, çığlığımızı duyan da pek azdır zaten ya da çığlığımız hiç duyulmaz. Ruhun derin yaralarını görmeye her göz muktedir olmaz, biliriz. Hele de o zamanlar, Rabbimizdir en dost olan, her şeyi en iyi bilen ve hâl-i pürmelalimizi anlayan. Kuyuların sessizliğini ve karanlığını durduran. Ona açarız derdimizi, konuşmaya bile gerek olmadan. Duyduğunu hissederiz bizi tepeden tırnağa ve sabra sığınırız. Ferahlık pek yakındır, inanırız. Kur’an sayfaları çevirir, Hz. Yusuf’tan (a.s.) ibret alırız. Görürüz ki, İblis’ten Hz. Âdem’ e (a.s.), Habil ve Kabil’den bu yana en büyük ve en eski düşmanlardan biriymiş haset.
Haset, ağır bir ruh, gönül hastalığı ve insanı yiyip bitiren derin bir dert. Hem kendisine hem de karşıdakine akla gelmeyecek zararlar verebiliyor. Nefsin diğer hastalıkları gibi onun da nasıl tedavi edilebileceği kaynaklarda belirtilmiş. İşin temelinde, “Kendini tanıyan Rabbini tanır. Kendiyle barışık olmayan, başkalarıyla savaşır." düsturunun olduğunu söylersek yanlış olmaz herhâlde. Kendi elimizdeki nimetlerin şükrünü eda etmeye çalışsak, Allah’ın (c.c.) izzet ve keremini kullarının üzerinde temaşa etmenin güzelliğine doysak. Böyle bir gözümüz, geniş bir gönlümüz olmasını ne çok isteriz. Kimi zatlar bazen istemek, dilemek konusunda Rab’den utanırlarmış, "Her şeyimiz var, Ey Allah’ım biz daha ne isteyelim, şükür ve teşekkürden başka diyecek sözümüz yoktur." derlermiş. Hayatın nimetlerinin, ömrün bereketinin, imtihanın güzelliklerinin farkında olan ne kadar harika bir yürek ki bu, kapital dünyanın çeperlerine takılmıyor. İsteklerini ihtiyaç sanıp kendini hırpalamıyor. Aldanmıyor gösteri toplumunun çekiciliklerine. Ne kadar huzurlu, sekinet dolu bir ömür.
Bugün postmodern-tüketici toplumun bir getirisi olarak başta reklamlar ve sosyal medya olmak üzere her şey gözümüze hitap ediyor, gerçekler süslenip püslenerek çoğu zaman olmadığı şekilde bizlere servis ediliyor. Araştırmacı Jackson Lears, reklamların, en önemli rolünü mutlu bir hayatın nasıl olması gerektiğine yönelik bir perspektif kazandırması olarak yorumluyor. Çünkü reklamlar dünyada var olmanın bir şeklinin propagandasını yapmakta ve bu durumu meşrulaştırmaktalar. Yani bizler, görünür olmayı sahip olduklarımızın sergilenmesi olarak algılıyoruz. Bu var olma şekli hazcı bir var olma tabii ki. Bu da reklamlar aracılığıyla bizlere dayatılıyor, bilinçaltımıza işleniyor ve farkında olmadan hayatlarımızı bu amaca adıyoruz. Hakeza sosyal medyada da insanlar mutlu oldukları anları, öyle olmasalar bile göstermek istedikleri şekilde yayınlayarak insanların beğenisine sunabiliyor. Bu da insanlardaki haset, gıpta, kıskançlık duygularını körükleyebiliyor. İhsan Fazlıoğlu, Kendini Bilmek adlı kitabında bu durumu Alaaddin ve Sihirli Lambası örneği ile izah ediyor. Ona göre bu masalın işaret ettiği bir hakikat var: İnsanın istekleri sonsuzdur. Bu nedenle insan isteklerini tatmin etmek için devamlı bir sihirli lamba arar. Lambayı arayan bulur ancak her lambadan cin çıkmaz. Fakat sömürgeci kapitalizm kişiye sihirli lambadan her an cin çıkacakmış hissi uyandırır. İşte bu amaçla albenisi yüksek reklamlar ve paylaşımlar da insanlarda umutsuzluk kaygı, yetersizlik, aşağılık kompleksi ve tabii haset gibi duyguları körükler.
Haset gerek bireysel gerek toplumsal hayat için ağır bir ruhi hastalık. Kurtuluş reçetesi olarak birçok İslam ahlakçısı önerilerde bulunmuş. Hatta bütün ahlakçılar ilgili ayet ve hadislere dayanarak, ayrıca psikolojik ve sosyal zararlarını göz önüne alarak hasedi haram saymışlar. Gazali İhya’da, hasedin sebeplerini şöyle sıralıyor: Düşmanlık ve kin gütme, üstünlük duygusu, kibir, böbürlenme, ulaşılmak istenen şeylerden mahrum kalma korkusu, makam ve mevki tutkusu, nefsin kötülük ve çirkinliği. Kaynaklarda haset hastalığının ilim ve amelle tedavi edilebileceği belirtilmekte; ilim sayesinde kişinin bu duygunun mahiyeti, sebepleri ve zararları hakkında bilgi edinmesinin, amelle de haset duygusuna yol açan sebeplerin aksi istikametindeki davranışlara kendini zorlayıp kıskançlık eğilimlerini ortadan kaldırmasının mümkün olduğu ifade edilmektedir.
Tasavvufta hayat, bir yolculuk olarak ifade edilir ve bu yolculukta insanın, geçmişin çatışma ve yüklerinden yavaş yavaş arınarak gerçek benliğini keşfetmesi beklenir. Gerçek benlik; hırs, tamahkârlık ve hasetten arınmış bir benliktir. İnsan, varoluşun bu daha anlamlı ve yüksek seviyesinde ne kâinatı ne de diğer insanları tahrip ve istismar etmeyi düşünür. İyilikte meleklerle yarışır. Beşer, Hz. İnsan olur.
Hem kişisel hem de toplumsal hayattaki hasetten kurtulmanın yollarından biri de isardır. İsar, çalışarak kazanılan malın şahsi ve nefsî tüketimden kaçarak ihtiyaç içindeki kardeşini kendine tercih etmektir. Eldeki nimetlerin kardeşinin göz koyacağı şekilde teşhir edilmemesi hatta sadaka hakkı gereğince de onunla paylaşılması demektir. Zira insan verdikçe, paylaştıkça hırsından ödün verir. Göz hakkının tatmin edilmesi, alan kimsenin de hasedini törpüler.