HASEKİ SULTAN İMARETHANESİ

Betül ALTUN ERİNCİK

Kudüs’te bir Hürrem Sultan hayratı: Kesintisiz bir hayır kapısı
Kudüs’ün bahtiyar ziyaretçileri, surlarla çevrili eski şehrin merkezinde, Nazır Kapısı’na çıkan yol üzerinde bulunan kadim bir yapının, geleneksel Osmanlı motifleriyle süslü kapısında, ihtiyaç sahibi Kudüslüleri görür. el-Vad ve Akabetü’t-Tekye (Tekke Yokuşu), diğer adıyla Akabetü’s-Sitt (Hatun Yokuşu) caddelerinin birleştiği noktada yer alan bu yapı, kurulduğu günden bu yana 473 yıldır kesintisiz şekilde Kudüs’ün ihtiyaç sahiplerini bilabedel doyuran Haseki Sultan İmarethanesi’dir.
Şehirdeki en önemli Müslüman ve Hristiyan kutsal mekânlarının tam ortasında, her birine sadece birkaç dakika mesafede bulunan imarethaneye yemek almaya gelen beklenmedik konuklar arasında, Hristiyan Kudüslüler de vardır.

Kudüs’te iki kadın, bir miras:
Tunşuk Hatun ve Hürrem Sultan
İmarethane, 1388 yılında bir Memlük idarecisinin eşi olan Tunşuk Hatun tarafından inşa edilen ve döneminin en zarif örneklerinden biri sayılan saray kompleksine, 1552 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın hasekisi Hürrem Sultan tarafından yapılan ilavelerle bugünkü hâlini almıştır. Şehir halkı arasında “Haseki Sultan Tekkesi” olarak bilinen yapının bulunduğu caddeye adını veren Tunşuk Hatun’un kabri, imarethanenin ana giriş kapısının hemen karşısında yer almaktadır.
Bu mekân, tarih boyunca Kudüs’e hâkim olan farklı devletler arasında, İslam medeniyetinin şehirdeki sürekliliğinin bir nişanesi olarak; bir Memlük idarecisinin hanımıyla Osmanlı Devleti’nin bir kadın sultanının adını ve hatırasını, Kudüs ile kopmaz bir bağ içinde buluşturmuştur.
Batılı kaynaklar, ismi Kudüs’le özdeşleşen Hürrem Sultan’ı, Hristiyan kutsal mekânlarını tespit ederek yapılaştıran Bizans İmparatoriçesi Helena ile kıyaslamaktadır. İmarethanenin bulunduğu mekânı Tunşuk Hatun ve Hürrem Sultan’ın yanı sıra İmparatoriçe Helena ile de ilişkilendirme çabaları olsa da tarihî veriler, Helena’nın bu yapıyla bağlantısı olduğu yönündeki iddiaları desteklememektedir.

İmarethane vakfiyesi
Bünyesinde cami, imaret, elli beş odalı bir tekke-medrese, yolcuların konaklaması için han, hamam gibi bölümler barındıran bu külliyenin en faal birimi imarethanedir. Sahibetü’l-hayrat ve’l-hasenat Haseki Sultan, Osmanlı’nın klasik dönemi boyunca Filistin’in bu en büyük imaretini ihya edebilmek için Kudüs, Eriha, Gazze ve özellikle Remle başta olmak üzere Suriye ve Filistin bölgelerinde pek çok köy, arazi, han, hamam, değirmen ve dükkânın gelirini vakfa tahsis etmiştir. Esasen imarethanenin asırlardır varlığını sürdürebilmesi, vakfın sahip olduğu zengin gelir kaynakları sebebiyledir.
Aşevinin işleyişine dair detaylar, döneme ait vakfiyelerde titizlikle belirtilmiştir. Mutfağında pişirilecek yemeklerin türü, kullanılacak malzemenin çeşidi ve miktarı hatta yemekten faydalanacak kişilerin özellikleri ayrıntılı olarak kayıt altına alınmıştır. Cuma ve kandil gecelerinde, aşure günlerinde, bayramlarda ve ramazan ayında sofralar diğer günlere göre daha da zenginleşirdi.
İşgalden sonra
Han, hamam ve kervansarayları tarihe karışan külliyenin imareti, yetimhane, meslek okulu ve fakirlere günlük ücretsiz yemek dağıtan bir aşevi olarak varlığını sürdürmektedir. Külliyenin bir bölümü Darü’l-Eytam Sanat Okuluna, bir kısmı ise Evkaf Dairesine bağlı Eğitim Müdürlüğüne ev sahipliği yapmaktadır. İmarete gelir sağlamak amacıyla inşa edilen Haseki Hürrem Hamamı ise günümüzde Ermeni Katolik Patrikhanesi tarafından kullanılmaktadır.
İsrail’in, işgal ile birlikte vakfa ait mülklere el koyması sebebiyle imarethanenin giderleri, İslami Vakıflar Dairesi’nin ayırdığı ödenek ve hayırseverlerin bağışlarıyla karşılanmaktadır. 26 Ekim 1994 tarihinde İsrail ile imzalanan ve Kudüs’teki dinî işlerin sorumluluğunu Ürdün’e devreden Vadi Arabe Antlaşması’yla birlikte Mescid-i Aksa ve Kudüs’teki diğer vakıflar gibi imarethane de Ürdün Vakıflar, İslami İşler ve Mukaddesat Bakanlığı’na bağlı İslami Vakıflar İdaresi’nin denetim ve himayesinde bulunmaktadır.