HASAN SAĞINDIK İLE
MÜZİK YOLCULUĞU
ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Sanat hayatına kırk yılını vermiş ve sanatını fikirlerini anlatmada bir araç olarak kullanmış bir sanatçımızsınız. Öncelikle müzikle nasıl tanıştınız ve nasıl bir sanatçı kimliğini benimsediniz?

Üniversite yıllarımda şiir ve müzikle çok içli dışlıydım. Pek çok koroda bulundum ve orkestra solistliği yaptım. Sonrasında bunlarla yetinmedim, sevdiğim şiirleri bestelemeye başladım. Bir eğitimim ve sanatçı olmak gibi bir niyetim de yoktu o zamanlar. Kendim için yapıyordum. Pek alışılmış şeylere de benzemiyordu yaptıklarım. Biraz da kuralsızdı. Özellikle genç arkadaşlar beğeniyordu. Sonra 1989 yılında ilk albümümüz olan Yusuf Yüzlüler’i çıkardık.

Ben; bir derdi, bir davası olan ve değerlerine bağlı biriyim. Belki de bu dert, bu dava, bu değerlerdi beni buralara getiren. Nerede olursam, ne iş yaparsam sonuçta aynı değerleri savunacaktım. Ben de müziği tercih ettim. Çünkü müziğin her şey olmadığını ama çok şey olduğunu da bilen biriydim. Müziğin ve sinemanın insanlar üzerinde etkisi özellikle de “farkındalık oluşturma” noktasındaki gücü yadsınamaz bir gerçektir. Bazen dönemle ilgili insanları etkileyen olayları işledim, bazen de tarihin omuzlarımıza yüklediği sorumlulukla gönlümdeki coğrafyalarla ilgili eserler ortaya koydum. Kısaca özetlemem gerekirse kendi kabuğuna çekilen bir sanatçı olmak yerine dert edindiğim sosyal meseleleri, beni olgunlaştırdığını düşündüğüm fikirleri sanatımla cesur bir şekilde ifade eden bir sanatçı olmayı tercih ettim. Böyle bir sanatçı kimliğini benimsemiş olmam da pek çok kimse ve özellikle de genç kardeşlerimiz tarafından kabul gördü ve benimsendi.

Ülkemizde “ezgi” denilince akla ilk gelen, pek çok eser vermiş, önemli isimlerden birisiniz. Türk halk müziği ve Türk sanat müziğine de vâkıf bir sanatçı olarak ezgilerin Türk müziği içerisindeki yeri ve öneminden kısaca bahsedebilir misiniz?

Ezgi; “yan yana getirilen notalar dizisine verilen isim” olarak geçer. Bu sebeple bütün müziklerde ezgi vardır. Ezgi, bir tarzın adı olamaz diye düşünüyorum. Ama dönem itibarıyla diğer müzik türlerinden ayırmak için böyle bir isim tercihi yapılmış görünüyor.

Sebepleri farklı faklı olsa da yakın tarihte ülkemizde ve dünyada, var olan müzik türleri dışında pek çok tarz ortaya çıktı. Müzikteki değişimler, sosyal yapıdaki değişimlerden kaynaklanır. Bizde de öyle oldu. Var olan sözler ve müzikler ifadede yetersiz kalınca ortaya yeni yeni tarzlar çıktı. Sosyal yapıdaki şartlar değiştiğinde müzik de değişecektir. Çünkü insanlar ve toplumlar sürekli bir değişim hâlindedir. Bugün iletişim için artık mektup yazılmadığı gibi.

Bu ve benzeri tarzlar, bir döneme ait olduğu için -Türk müziği içerisinde- kalıcı olacağını sanmıyorum. Ama akademik olarak ülkenin o yılları araştırıldığında bu eserler de dikkate alınıp incelenecektir.

Hasan Sağındık ismi zikredilince söz yazarı, bestekâr, solist ve enstrüman çalan bir sanatçı aklımıza geliyor. Bu vasıflarınızdan hangisi sizin dünyanızda ayrı bir öneme sahip ve bu meziyetlere sahip olmak sanatçıya ne gibi katkılar sunmaktadır?

Aslında sanatçı olmak için bunlar yetmeyeceği gibi bunların katkısı da göz ardı edilemez. Ama eserlerinize katkısı yönüyle ne yaptığınızı veya neyi yapmamanız gerektiğini bilirsiniz.

Esere söz seçmek için şiirden anlamanız lazım. Besteci iseniz kendinizi ifade edecek kadar bir veya daha fazla müzik aleti çalıyor olmanız ve sazınızla ara sıra dertleşmeniz iyi olur. Kitaplarla da öyle...

Şiir, müzikle bezenip bir ezgiye dönüştüğünde insan üzerindeki etkisi kaçınılmaz. Ezgilerin de hoş bir melodi ve sözlerden öte özellikle gençler üzerinde bir şuur oluşturma etkisi söz konusudur. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Doğrudur. Sanat kavramı; duyularımız ve duygularımızla ilgili estetik bir alandır. Gençlik, kanaatler yönünden değişken bir döneme denk gelir. Kanaatler ise gençlik döneminden başlayarak daha ileriki yaşlarda oluşur. Şuur dediğimiz şey, bu aralıkta oluşan iyi ya da kötü kazanımlardır aslında. Bu alanda verilen eserlerle gençlerin yarınlarına dair; estetik, değerli, faydalı ve iyi kanaatlerin oluşması istenen bir durumdur sonuçta.

Ezgilerinizde şiirlerine de yer verdiğiniz Türk edebiyatının en önemli şairlerinden Abdurrahim Karakoç ve Bahaettin Karakoç sizin için neden özeldir ve gerek sanat gerek fikir dünyanızda nasıl bir yerdedir?

Bütün geçmişlerimizle birlikte her iki ustaya da Allah’tan rahmet dilerim öncelikle.

Bana göre, iki zirve! Kendi şiir dillerini oluşturmuş iki edebiyat meşrebi. Bu iki zirve farkını anlamak için yazdıklarını ve kendilerini didik didik etmeniz gerekir. Ben ettim. Anlatmaya çalışsam, buraya sığmaz. Çok şey öğrendim onlardan ve bir albüm kapağında kendilerine teşekkür de ettim. “Öğrendiklerim ve öğreneceklerim için...” diye.

Bir eserin tarihin yükünü sırtında taşıdığından ve şiirin, türkünün, şarkının medeniyet için önemli olduğundan söz ediyorsunuz. Bu türlerin hem tarih hem medeniyetle olan ilişkisini ve önemini anlatabilir misiniz?

Bir şairden duymuştum. “Çanakkale’yi bize unutturmayan; bir şiirle, bir türküdür.” demişti. Çok etkilendiğim bir tespitti bu. Bunun üzerine diğer yazılan, söylenen eserleri de düşünerek söylemiştim bu sözü. “Çanakkale Türküsü”, “Çanakkale Şehitlerine” şiiri, “Yemen Türküsü”, Azerbaycan’dan “Çırpınırdı Karadeniz”, “Fetih Marşı” gibi..

Müzik yolculuğuna 1982 yılında çıkmış, kendi müziğinizi yapmaya karar vermiş ve bu uğurda çile çekmiş bir sanatçımızsınız. Kendinize has yaptığınız müziği de “Asya sentezi” olarak tanımlıyorsunuz. Nedir bu “Asya sentezi” ve bununla neyi amaç edindiniz?

Bizim yaptığımız müzik tarzları çoğalmaya başlayınca herkes bir isim vermeye çalıştı. Ezgi, özgün, yeşil pop, marşlar gibi isimler söylendi. Bu isimler çokça da eleştirildi.

Üst başlık “müzik” olmakla birlikte, herkesin yaptığı müziğe ya kendi verdiği ismin ya da kendi adıyla anılan bir ismin kullanılmasının daha doğru olacağını düşündüm. Ben kendi müziğime “Asya sentez” adını verdim. Asya sentez, iki farklı olanı birleştirme çabasıydı. Asya, içinde bulunduğumuz coğrafyaydı her şeyiyle. Kelime olarak da sıcaktı, Avrupa kelimesine nispetle. Fakat bir taraftan da dünyada bugüne kadar oluşmuş diğer müzik türlerini ve sazlarını da kullanıyordum eserlerimde. Ve bu birikimden vazgeçemezdim. Bu kısım benim “sentez” dediğim tarafını oluşturuyordu müziğimin. Asya sentez böyle ortaya çıktı.

Son olarak “Türkiye son dönemde söz medeniyetinden göz medeniyetine evriliyor.” sözünüzden hareketle okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

Bu tespit bana ait değil. Bir durum tespiti olduğu için kullanıyorum. Açılımı; göçebe topluluklar yerleşik hayata geçtikçe söze dayalı aktarımlar, yazılı hâle gelmeye başlıyor ve yerleşik hayatta yazı ve mimari ön plana çıkıyor. Yani “kulak”, yerini “göz”e bırakıyor.

Müzikte ve sinemada da göze dayalı show kültürü sözün yerini alıyor. Videolu müzikler daha çok seyrediliyor. Konserlerde ışık ve görüntü efektlerinin kullanımı sıradan hâle gelmeye başladı. TV dizileri ve sinema filmleri gündem oluşturup daha çok rağbet görüyor.

Mekânda ise estetik mimari talepleri ve tercihleri günden güne artıyor. “Görünme”, “gösterme” ve “dışa dönük” bir hayat, göstere göstere sosyal ve kültürel hayatımızı şekillendiriyor.

ÖZ GEÇMİŞ

Hasan Sağındık, 1963 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. İzmir 9 Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümünde okudu. Üniversite yıllarında Türk halk müziği ve Türk sanat müziği korolarında çalıştı. Aynı zamanda yurt orkestrasının solistliğini yaptı. 1989 yılında çıkardığı Yusuf Yüzlüler adlı ilk albümü başta olmak üzere pek çok albüm çıkardı ve Anadolu’yu baştan sona pek çok kez dolaşarak yüzlerce konser verdi.

Şiire olan merakıyla besteci yönünü keşfeden sanatçı, özellikle Abdurrahim Karakoç’tan çok etkilenir. Var olan müzik türleri onu tatmin etmediğinden 1982 yılından sonra kendi müziğini yapmaya karar verir. Müziğinin adına da “Asya sentez” adını verir.

Hasan Sağındık, köşe yazarlığı, radyo programcılığı, aranjörlük ve yönetmenlik yapmaktadır.