HASAN EL-BENNA
İSLAM’I DAVA EDİNMİŞ DERTLİ YÜREK
Enbiya YILDIRIM
Hz. Peygamber, İslam davetine tek başına başladı. Yirmi üç yıl gibi kısa sürede aklın idrakini aşan büyük başarılar elde etti. Allah Resulü’nün başarılarının ardındaki insani sebeplere baktığımızda her aşamanın ardında alın teri, gözyaşı ve büyük bir emek görürüz. Dolayısıyla Resulüllah’ın çabalamadan başardığı bir şey yoktur. Onun hayatı bizim için davet ve irşad metodu açısından da örnektir. Nitekim Kutlu Elçi’nin yolunu tutan ve küçük halkalarla başlayarak İslam’ı insanlara anlatmaya ve onları dertli yürek sahibi yapmaya çalışanların bu yolda başarılı olduklarını görmekteyiz. Onlar davetin nasıl yapılacağını ve insan karakterini göz önünde bulundurarak son derece tatlı ve kimseyi dışlamayan bir dille büyük işler başarmışlardır. Tartışmasız bir şekilde son yüzyılın en meşhur mücadele insanı olan Benna da işte böyle biriydi.
1906 yılında İngiliz işgali altındaki Mısır’ın Buhayra şehrinde doğdu. Babası Ahmed es-Saati, Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inin konularına göre düzenlendiği meşhur hadis kitabı el-Fethu’r-Rabbânî’nin yazarıdır. İlk eğitimini bilgin babasından almasının ardından medreseye gitti. On beş yaşlarında tamamını hıfzedeceği Kur’an’ın bir kısmını ezberlemek yanında klasik İslami ilimleri okudu. Ardından modern eğitim veren bir okula sonra da ilköğretim okuluna geçti. Bu süreçte sünneti esas alan ve sosyal alanda da son derece faal olan Hassâfiye tarikatına intisap etti. O kadar faal ve cevvaldi ki yerinde duramıyordu ve biri gençlik hareketi olmak üzere iki derneğin kurulmasına önderlik etti. Bu vesileyle bazı önemli şahsiyetlere mektuplar yazarak onları uyarmaya ve dikkatlerini toplumdaki kötülüklere çekmeye gayret etti. Böylece hayatının sonuna kadar devam edecek olan aksiyon dolu yaşamı başlamış oldu. Bu dönemde ibadet dünyasını da ihmal etmiyor, camide eda etmeye gayret ettiği farzlar yanında gece namazlarına, pazartesi, perşembe oruçlarına da devam ediyordu. Arkadaşlarını da camiye götürüyordu. Okul çıkışlarında ise babasının saatçi dükkânına gidiyor ve ona yardım ediyordu. Yatsı namazından sonra da derslerine çalışıyordu. Tüm bu hengâme arasında babası kendisine kitaplar hediye etmek suretiyle onu okumaya ve ders çalışmaya teşvik ediyordu. O da Hasan el-Kutebî’den haftada bir hikâye kitapları emanet alıyor, okuduktan sonra iade edip yerine yenilerini alıyordu.
Yaz tatillerini nasıl değerlendirdiğine dair anlattıklarına baktığımızda ondaki cevheri, gayreti ve sonrasındaki hayatı daha iyi anlarız: “Yaz tatilleri çalışmak için çok uygun zamanlardı. Bu tatillerimde hocam Muhammed Halef Nuh ile evinde güneşin doğuşundan gün ortasına kadar çalışırdık. Bu süre zarfında İbn Malik’in Elfiyye’sinin metinlerini ezberler, üzerine de şerhini okurduk. Yine fıkıh, usul ve hadis alanlarında değişik kitaplar okurduk.” Hiç şüphe yok ki tüm bu emekler ve okumalar onun yetişmesinde, ufkunun ve kelime dağarcığının genişlemesinde ve iyi bir hatip olmasında son derece etkili olmuştur.
İlköğretimin ardından 1927’de Kahire’ye giderek Küçük Ezher olarak tanımlanan Dârul Ulûm Fen Bilimleri Fakültesine kaydoldu. Ülkedeki öğretmenlik yeterlilik sınavına giren tüm talebeler arasında da beşinci oldu.
Okul içi ve dışı faaliyetlerle kendisini yetiştirmeye burada da gayret etti. Sosyal insan olması hasebiyle İngiliz sömürgeciliğinin ülkede bıraktığı kötü izleri ve sosyal hayattaki yıkıntıları tedavi etmek amacıyla zamanın önde gelen bilginleriyle görüşmeler yaptı ve Muhammed Reşid Rıza da dâhil olmak üzere pek çok âlimi bir araya getirmeyi başardı. Camiler ve kahveler dâhil bulduğu her yerde toplantılar düzenleyerek gerek kendisi ve gerekse davet ettiği hocalar konferanslar verdi. Kalan zamanlarında da Kahire’ye taşınan babasına saat tamirciliğinde yardım etti.
Fakülteden birincilikle mezun olmasının ardından tayininin çıktığı İsmailiyye’de öğretmenlik yanında davet çalışmalarını sıkı şekilde devam ettirdi. 1928’de evinde buluştuğu altı arkadaşıyla birlikte İhvan-ı Müslimin’i kurdu. 1932 yılına kadar İslam davetini birçok insana ve çeşitli alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına taşıdı. Konuşmalarında Allah’ı ve ahiret gününü hatırlatıyor, süreyi genelde on beş dakika ile sınırlı tutuyordu. Nihayetinde çabaları halk arasında yavaş yavaş etki uyandırmaya başladı. Konuşma yaptığı kahvelere gelenlerin sayısı her gün arttı. Bir süre sonra binlerce insanı davet ettiği üç büyük kahve seçti ve her birinde düzenli olarak haftada ikişer gün konuşmalar yapmaya başladı.
Bu dönemde gençlere özel bir eğitim programı uyguluyorlardı. Bazı ayet ve sureleri ezberleme, öğrencilerin seviyelerine uygun tefsir yapma, hadis ezberleme, akaid, fıkıh, selef-i salihinin hayatları ile siyer dersleri programın esasını oluşturuyordu. Bunun yanında hitabeti güzel olup davetçiliğe uygun olanlar eğitiliyor, şiir ve nesir ezberletiliyordu.
Ümmetin sorunları tespit ve çözüm noktasındaki o günkü çabalarını anlatırken şöyle diyecektir: “Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik. Ve ümmetin hâllerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük. Bu hâllerin tesirinden bazen ağlama durumuna gelirdik.”
1932’de Kahire’ye döndü. Öğretmenlik yanında İhvan’daki faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürdü. Bir yıl sonra ise müthiş bir organizasyon gerçekleştirerek eğitim halkaları yanında lokal ve fabrika açılmasına kadar çok geniş bir yelpazede hareketi teşkilatlandırıp genişletti. Çalışmalar artık dinî hizmetle sınırlı kalmayıp belirgin bir şekilde sosyal, kültürel, ekonomik ve sportif alanlara da taşınmış oldu.
1940’lı yıllarda İngilizlerin önderliğinde İhvan’a yönelik dış baskıların artmasının ardından Benna ve arkadaşları birçok defa tutuklandı. 1941’deki tutuklanmasıyla ilgili olarak şöyle diyecektir: “Bizim için tutukluluk süresi zorunlu itikâf olmuştur. Bu sürede Allah’ın kitabını okumaya, öğrenmeye ve üzerinde düşünmeye zaman buldum. Serbest bırakılacağım haber verilince bu talimatın Sukkerî ve Abidin kardeşlerimi kapsayıp kapsamadığını sordum. ‘Hayır, yalnız sen tahliye oldun.’ denilince tahliye olmayı reddettim. Diğer iki kardeşimin de serbest bırakılacağına dair söz alıncaya kadar buna devam ettim. Nitekim bu gerçekleşti ve ikisi de serbest bırakıldı.”
1941’de idari kararla Gına kentine tayin edildi. 1942 ve 1944’te ise iki kez milletvekili olma çabası çeşitli usulsüzlüklerle engellendi. 1946’da da öğretmenliği bıraktı. Yerinde duramayan bir dava adamı olduğundan Kahire’de Filistin’e destek amacıyla büyük bir mitinge öncülük etti. Bazı gençlerin mücadele etmek üzere oraya gitmesine ön ayak oldu. Tüm bu gelişmelerin ardından hareket 1948’de kapatıldı. O ise yılmadı. Çalışmalarına İhvan’ın şemsiyesi altında faaliyet gösteren Genç Müslümanlar’da devam etti. 1949 yılında bu teşkilatın merkezinden evine dönerken açılan yaylım ateşi ile ağır yaralandı ve hastanede vefat etti. Kırk üç yaşındaydı. 1952 yılında yürütülen soruşturma ile suikastı gizli polis teşkilatının gerçekleştirdiği ispat edildi.
Eserleri
İhvan’ın kuruluşu ve gelişmesi de dâhil 1942 yılına kadarki hatıralarını ve çeşitli düşüncelerini kaleme aldığı hatıratı yanında esas çalışması çeşitli dönemlerde kaleme aldığı sekiz kitaptan oluşan risaleler koleksiyonudur. Bunlarda, kendisinin temel fikirleri çerçevesinde İhvan’ın gaye, metot ve hedefleriyle ilgili değerlendirmeler yer alır.
Onun derdi neydi?
Benna, toplum içinde yer alması ve eğitimle ilgilenmesi nedeniyle sorunları birinci elden görebiliyordu. Bu nedenle -1922’de Mısır bağımsızlığını ilan etmesine rağmen 1946’ya kadar ülkeden çekilmemiş olan- İngilizlerin, devleti arka planda idare ederek toplumu Batı tarzı bir yaşantıya sürükleme çabasını gözlemliyordu ve bu onun öncelikle mücadele ettiği alan oldu. Çünkü Batı taklitçiliği, Mısır yöneticilerinin aldıkları Batı eğitiminin sonucunda İslam’dan uzaklaşmaları, kendi din, tarih ve medeniyetleri hakkında cahil kalarak toplumu da kimlik buhranına sürüklemeleri onun yüreğini yaralıyordu. İşin özü, Mısır’ın yoksulluk ve zayıflığının başlıca sebebinin İslam’a bağlılıktaki gevşeklikten kaynaklandığı tespitini yapıyordu. Bu nedenle ülkenin tek kurtuluş çaresi İslam’ın temel değerlerine dönmekti. Bu çerçevede şöyle demiştir: “Eğitimimi tamamladıktan sonra biri özel biri de genel olmak üzere iki büyük hedefim vardı: Özel olanı, ailem ile akrabalarımı mutlu etmek ve elimden geldiği kadarıyla sevdiğim arkadaşlarıma vefa göstermek. Genel olanı da şuydu: Yol gösterici bir öğretmen olmak. Gündüzleri çocukları eğitirken geceleri de onların babalarına dinî hedeflerini, mutluluk ile sevinçlerinin kaynaklarını öğretmek. Bunu da konuşmalarla, tartışmalarla, teliflerle, kitaplarla, gezi ve seyahatlerle yapmak. Bu hedefimi gerçekleştirmek için araçlarım azim ve fedakârlıktır. Velhasıl, bir şeyleri ıslah etmek isteyen kişi için bu ikisi gölgesi gibi olmalıdır. Başarısının sırrı buradadır. Bu iki hasleti taşıyan insan, hiçbir zaman küçük düşecek veya itibarını zedeleyecek bir duruma düşmez.”
Temel ilkeleri
Benna, davet çalışmalarında İslam’ın asli öğretilerini hayata hâkim kılma düsturunu benimsemiş ve bu çerçevede üç ilkeyi takip etmiştir:
1. Selefin yolundan giderek Kur’an ve sahih hadisleri esas almak. Nitekim o Allah Resulü için şöyle demiştir: “Kardeşlerim! Şaşırmamak ve sapmamak için yolunuzu aydınlatacak bir ışığa ihtiyacımız vardır. İşte o ışık ve o lamba, her şeyi ile bizi aydınlatan Muhammed’dir. Biz, onun güzel hayatının her dönemini iyi okuyacak ve ışığı altında yolumuzda yürümeye devam edeceğiz. Çünkü bizim davamız, onun davasıdır; yolumuz onun yoludur. Onun yolunun sapasağlam olduğunu ve davasının hidayet ve irşad davası olduğunu hepimiz biliyoruz. Ona uyma konusunda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Andolsun ki Allah’ı(n rızasını) ve ahiret gününü(n saadetini) umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Resulünde, sizin için pek güzel örnek vardır.’ (Ahzab, 33/21.) Kardeşlerim! Bağlılık, ancak ve ancak bağlı olunanın durumunun, amellerinin ve ahvalinin bilinmesiyle olur. Böyle olursa bağlılık gerçek ve açık olur.”
Kur’an ve sünnet eksenli din tasavvuru çerçevesinde son dine sokuşturulmuş yanlış yorum, bidat ve hurafelere karşı Müslümanları bilinçlendirmek gerektiğini dile getirmiştir. Bu bağlamda halk arasında yaygın şekilde mevcut olan cincilik, büyücülük ve falcılık gibi hurafeler ile Batılılaşmış zümreyi etkileyen modern ideolojiler tedbir alınması gereken öncelikli sorunlardır.
Tasavvuf konusunda mutedil çizgisi olan Benna, veli ve salih kişileri anmanın, onların güzel amellerini anlatmanın, mümini Allah’a yaklaştıracağını kabul etmekteydi. Bir kısım tasavvufi hareketlerdeki yanlışlıklar ile aşırılıklarla mücadele etmeyi de önemsemekteydi. Buna göre veliler ilahi yetkilere sahip değildirler ve kimseye yardım edemez, fayda sağlayamaz ve zarar veremezler. Bu güç sadece Allah’a aittir. Kabir ziyareti meşru ve sünnettir ancak kabirde yatandan yardım ve medet ummak, adak adamak, onun ruhaniyetinden olayların akışına müdahale etmesini istemek bidattir.
2. İslam’ın, modern hayatın ihtiyaçlarına cevap verebileceği fikrini öğretmek.
3. Toplumun her seviyesinde ve tam bir dayanışma ruhu içerisinde İslami esasları hayata geçirecek şekilde teşkilatlanmak.
Bu üç hedefi gerçekleştirmek için çabalarken ümmetçi bir yaklaşıma sahipti. Bu yüzden Arap milliyetçiliğini kutsayan yaklaşımın son derece yanlış olduğunu belirtmiştir. Müslümanlar arasındaki anlayış farklılıklarını ise tabii durumlar olarak görür, bunun birlik ve bütünlüğüne engel olmadığını söylerdi. Bu nedenle ihtilaflar hususunda son derece müsamahakâr bir dil kullandığı görülür. Kadınların eğitimi de onun öncelikleri arasındaydı. Şöyle demişti: “Dünya nüfusunun yarısı kadındır, diğer yarısını da kadınlar yetiştirir.”