HASAN ÇELEBİ İLE
HAT SANATI
ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Rabb’imiz evrendeki her şeyin belirli bir ilim, düzen ve sanat çerçevesinde yaratıldığını “Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.”; “Her şeyi en güzel yaratan Allah’tır.” ayetleriyle bizlere bildiriyor. Bu ayetlerden hareketle İslam dininin özü hüviyetindeki tevhit ilkesinin İslam sanatına yansıması nasıl olmuştur?
İslam dini tevhit dinidir ve onun tüm ilkelerinin altında yatan temel gaye de tevhittir. Müslümanlar da tevhit inancıyla hareket eder, yapmış olduğu her işi de bu inanca uygun şekilde yaparlar. Sanat da bunlardan bir tanesidir. Bu da zaten İslam sanatını meydana getirmiştir. İslam sanatları içerisinde yer alan hat sanatının da İslam yazısı olduğunu düşündüğümüzde tevhidin doğrudan doğruya sanata dönüştüğünü anlamak kolay olur. Ancak sanat amelî bir mesele olduğu için onu tam anlamıyla da inanca hasredemeyiz. Yani tevhit inancına sahip olmayan bir kimse de hat sanatı ya da başka İslami sanatları icra edebilir. Bu kişilerin icra ettikleri de sanat eserleridir. Fakat Müslüman bir sanatçı “Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.” (Neml, 27/88) ayeti fehvasınca asıl sanatı, o büyük sanatkârı ve O’nun eserlerini fark eder. Sanatçının bu farkındalığını da oluşturan tevhit inancıdır. İşte bu şuura sahip sanatçılar her eserinde Allah’ın yaratmış olduğu o büyük sanat eserlerinden de ilham alır. Tabiri caizse o büyük eserlerle kendi eserlerini yüceltmeye çalışırlar.
Sanat tarihi ve kültür antropolojisi uzmanı Burckhardt, İslam sanatının hikmetle zanaatın evliliğinden doğduğunu söyler. İlahi hakikatlerin ifadesi olarak da tarif edebileceğimiz sanat hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?
Aslında çok doğru bakıyor konuya. Nitekim İslam coğrafyasında hikmet içermeyen hiçbir beceri uzun süreli takdir ya da teşvike mazhar olmamıştır. Sizin herhangi bir konuda ortaya koyduğunuz maharetin, hilkatin mantığına ne kadar uyduğuna, sadece İslam halkına değil dünya insanlığına hatta tabiata bir fayda sağlayıp sağlamadığına bakılır. Sadece göze değil, gönül zenginliğine de ne kattığı sorgulanır. Yani ortaya konan eserin biçimsel güzelliği ve fonksiyonelliği yetmez, ruha da bir güzellik üflemesi lazım. İslam coğrafyasında beceri/hüner, hikmet elbisesini giymedikçe sanat sahasına çıkamaz. İslam sanatkârı Allah’ın cemal sıfatının tecellilerini kendi sanat diliyle nesillere ve çağlara tercüme eden adamdır.
“İlhamı Allah’tan, güzelliği hattatın ruhundan alır.” dediğiniz hat sanatı yolculuğunuz nasıl başladı ve bu yolculuğunuzda ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Kısaca anlatabilir misiniz?
Küçük yaşlardan itibaren kaleme ve kâğıtlara karşı aşırı bir sevgim vardı. O kâğıttaki sevgi de hâlâ bitmiş değil zaten. Düşünün çarşıya çıktığımda esnafın sattıkları ürünü saracakları o kâğıtlara dahi mutlaka dokunurum. Kaleme ve kâğıda olan bu sevgimin beni nereye götüreceğini doğrusu bilemiyordum. Köyümüzdeki caminin yazılarına ilgi duydum öncelikle. Oradaki yazıları taklit etmemle başladı diyebilirim aslında hat yolculuğum. Onları yazıyorum ama sadece kalbimde ne olduğunu tam olarak da bilemediğim iştiyakı dindirmek için yazıyordum. İstanbul’a Kur’an talimi ve tashih-i huruf dersleri almak için gelmiştim. İstanbul’daki camileri gezerken bizim köydeki camiden çok daha güzel ve etkileyici yazıları görüyorum ama yazan hiç kimseye rastlamıyorum. Sevinç içinde bir üzüntü yaşıyordum. Çünkü İstanbul’dasın, o şaheserlerin arasındasın ama onunla uğraşan kimselere rastlayamıyorsun. Tabii bunda o zamanlar eski yazının yasak oluşu da etkiliydi.
Ben kendimce yazma işine Artvin Yusufeli’nde müezzin olarak görev yaptığım camiye levhalar yazarak başladım diyebilirim. Sonrasında İstanbul’a tekrar döndükten sonra görev yaptığım Sultantepe’de taş ustası Yusuf Efendi diye biri vardı. Yusuf Efendi bendeki bu iştiyakı görünce beni Hattat Hâmid Aytaç’la tanıştırdı. O zamanlar Hâmid Bey, bir hayli yaşlıydı ve meşguldü. Kendisine talebe olma istediğimi söyleyince o da beni kendi talebelerinden Hattat Halim Özyazıcı’ya yönlendirdi. Halim Hoca’mla meşke başladım. Çocukluğumdan beri içimde taşıdığım bir sevda olan hat sanatı yolculuğumda bana artık profesyonel bir yol gösteren vardı. Üsküdar’dan kalkıp Topkapı Cevizlibağ’a derse gidiyordum. Halim Hoca da sağ olsun her şeyi güzel güzel tarif ediyor ve anlatıyordu. Sonrasında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Halim Hoca vefat edince ne yapacağımı bilmez bir hâlde ortada kaldım. Bu esnada Ömer Nasuhi Bilmen’in oğlu Avni Bilmen’le karşılaştım ve durumu ona anlattım. Avni Bilmen de Hâmid Bey’e tekrar gitmemi ve babası Ömer Nasuhi Bilmen’in selamını iletmemi söyledi. Ben de Hâmid Bey’in huzuruna tekrar çıktım, Hoca kabul etti ve ben de yolculuğuma kaldığım yerden devam ettim.
O zamanlar eski yazı şimdiki gibi rahat bir şekilde yazılmıyordu. Her ne kadar Hamit Aytaç ve Kemal Batanay Hoca’mızın zamanındaki kadar olmasa da yine de üzerimizde bir korku vardı. Ders dönüşü Eminönü’nden Üsküdar’a vapurla geçerken çalışmalara, hocamızın yazılarına gizli gizli bakardık; etrafımızdaki insanlardan çekinirdik. Bir de o dönemin zorluğu olarak da yokluklarla mücadele ederdik. Her istediğimizi her an bulamazdık ve bulsak da o zamanki ekonomik koşullar buna çok da müsaade etmezdi.
İslam sanatlarının her biri kendine has öneme sahiptir. Ömrünü hat sanatına veren bir sanatçımız olarak sizin nazarınızda, İslam sanatları içerisinde hat sanatının ayırt edici vasıfları nedir?
Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) kalem üzerine yemin etmesi kalem ve yazıya hiç şüphesiz çok büyük bir önem kazandırmıştır. İslam sanatlarının içerisinde kalemin ve yazının olduğu sanat da hat sanatıdır ve dinî bir hüviyetin de göstergesi durumundadır. Diğer İslami sanatlara bakıldığında onlarda direkt olarak dinî bir hüviyet söz konusu değildir. Onların İslami sanat oluşu Müslümanların elinden çıkması ve dinî eserleri süslemelerde kullanılır olmasıyla ilgilidir. Ayrıca hat sanatı cami süslemelerinde ana sanat olarak karşımıza çıkarken diğer sanatlar ise bu sanatın çevresinde şekillenir. Son olarak da şunu söyleyelim: İslami sanatlar içerisinde hat sanatını diğerlerinden ayıran belki de en önemli özellik hat sanatının bir ölçüsünün olmasıdır. Hat sanatında yazının mutlak iyi olması için harflerin belirli ölçülerde yazılması gerekir. Örneğin bir tezhip sanatında resmedilen bir yaprak belirli bir ölçüye uydurulmak zorunda değildir. Bir de hat sanatı, hocasız olmadan üstesinden gelinebilecek bir sanat değildir.
Hâmid Aytaç ve Kemal Batanay gibi büyük üstatlardan dersler aldınız ve onları tanıdınız. Onları büyük sanatkâr yapan neydi; onların sanat anlayışları, sanata bakışları nasıldı?
Hâmid Aytaç ve Kemal Batanay’ın büyük sanatçı olmalarında belki de en önemli hususiyet, eski yazının yasak olduğu bir dönemde bu hat sanatını unutmayıp, unutturmayıp, bırakmayıp aşk ve şevk ile devam ettirmeleri, bize kadar ulaştırmalarıdır. Günümüzde hâlâ bu sanat icra ediliyorsa onların sayesinde olmuştur. Hâmid Aytaç, bütün hayatını hat sanatına vakfetmiş biriydi. Küçücük bir odada çalışır, yer, içer ve dinlenirdi. Hoca, hattı bir sanat icra etmek düşüncesinden fersah fersah ötede görürdü. Sanki o kendisinin bu dünyaya bu iş için geldiğini düşünür ve öyle çalışırdı. İşte bu düşünceyle ve böylesi bir çalışmayla ancak İslam sanatının zirvesine çıkılabilirdi. Kemal Batanay Hoca da sanatkârların Batı’ya meylettikleri bir dönemde İslam sanatının canlı kalmasını ve genç sanatkârların yetişmesini sağlamıştı. Kemal Hoca da kendi sanatımızın büyüklüğünü ortaya koymuş ve bu bağlamda da önemli katkılar sunmuştu.
IRCICA başta olmak üzere çeşitli kurumlar aracılığıyla uluslararası hat sanatları yarışmaları düzenleniyor. Bu yarışmaların hat sanatının tanınması ve gelişmesi adına ne gibi katkıları olmuştur?
IRCICA ve bazı kurumlar muhtelif zamanlarda hat sanatına yönelik çeşitli yarışmalar düzenleyip bizleri de jüri olarak çağırıyorlar. Bu yarışmaların uluslararası platformda olması elbette hat sanatının pek çok ülke tarafından tanınmasını ve bu sanata yönelik ilginin artmasını sağlıyor. Pek çok ülkede hat sanatıyla uğraşan kimseler oluyor. Malumunuz hat sanatıyla uğraşan kimseler çalıştıkları yazı stili üzerinde derinleştikçe kendilerine has bazı değişik tarzlar ortaya koyabiliyorlar. İşte bu yarışmalarda sanatçının yazıdaki derinliği, kişisel ve sanatsal zevki, mensup olduğu ülkenin kültür derinliğiyle meydana getirmiş oldukları tarzları görmüş oluyoruz. Kısacası bu yarışmalar her biri farklı bir dünya olan sanatçıların yeni tarzlar ortaya koyduğu sanatsal bir şölene dönüşüveriyor.
“Hat sanatında Hâmid Aytaç gibi bir sanatkâr pek nadir gelmiştir.” diye övdüğünüz ve sizin de hocanız olan Hattat Hâmid Aytaç’tan sonra yerli ve yabancı olmak üzere pek çok sanatçı yetiştiren birisiniz. Sizce hattat olmak için bir kişide bulunması gereken vasıflar nelerdir?
Hat sanatı metanet ister, sevgi ister, sabır ister. Yani kişi bu sanatı icra etmek istiyorsa evvela bu sanata aşkla bağlanacak, metanet sahibi olacak ve birçok sanatta da olduğu gibi sabır üstüne sabır yüklenecek. Kararlı olacak, kalemi eline aldığı zaman bırakmayacak ve devam edecek. Mutlaka iyi bir hocadan da meşk etmeli. O hocasının rehberliğinde, bıkmadan, usanmadan devamlı surette pratik yapmalı. İyi bir hattat olmak için günde çok çalışacak. Ara vermeden yazacak. Kazasker “Cumartesi yazısını ensesinden tanırım.” dermiş. Cuma günü tatil olduğu için yazmaya bir günlük verilen bir ara dahi kişinin kendi yazısına etki eder. Dolayısıyla da hattat olacak kişi bir gün dahi kalemini bırakmamalı.
ÖZ GEÇMİŞ
Hattat Hasan Çelebi, Tahsin Efendi ile Sâkine Hanım’ın oğlu olarak 1937 yılında Erzurum’un Oltu ilçesine bağlı İnci köyünde dünyaya geldi. Okuma yazmayı öğrenirken bir yandan da Kur’an-ı Kerim’i hıfzetti. 1954 yılında dinî eğitim almak üzere İstanbul’a gitti. Üçbaş ve Çinili Medreselerinde Arapça ve din dersleri aldıktan sonra 1956’da müezzin olarak Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’ne tayin edildi. 1957-1958 yıllarında askerlik görevini ifa edip döndükten sonra Üsküdar’daki Nasuhi Mehmed Efendi Camii’nde imamlık yapmaya başladı.
1960 İhtilali’nden sonra İstanbul’dan ayrılarak, müezzinlik yapmak üzere Artvin’in Yusufeli ilçesine gitti. 1963 yılında tekrar İstanbul’a dönüp Üsküdar’daki Mehmed Sa’id Efendi Camii’nde imam olarak göreve başladı. Ertesi yıl nakledildiği Şeyh Camii’nde on sene görev yaptıktan sonra, Selami Alî Efendi Camii’nin imamlığına getirildi. Senelerce burada görev yaptıktan sonra 1987’de emekliye ayrıldı.
Günümüzün “reisü’l-hattatin”i addedilen Hasan Çelebi, hâlen yazı çalışmalarına devam etmekte, yurt içi ve yurt dışında çeşitli müstakil ve karma sergilere iştirak etmektedir. Çok sayıda öğrenciye icazet vermiş olup yazı talimlerine bugün de devam etmekte, geleneksel meşklerin yanı sıra, yurt dışındaki öğrencilerine mektup aracılığı ile de ders vermektedir.