HANLAR VE KERVANSARAYLAR
Seher MERİÇ
Ankara’da yaşayıp da aklınıza gelebilecek her türlü yiyecek, içecek ve mutfak malzemesinin satıldığı meşhur “hal” bölgesini bilmeyen yoktur. Özellikle bahar ve yaz aylarında insanı içine çeken, hiçbir şeye ihtiyacın olmasa bile yiyecek bir şeyler alma isteği uyandıran Ankara’nın en eski alışveriş mekânıdır Hal.
Yan yana dizilmiş ve rengârenk meyvelerin sebzelerin satıldığı dükkânlar, sanki bir piyanonun tuşları gibidirler. Her birinin kendine ait bir ritmi vardır. Özellikle hafta sonları daha bir kalabalık olan Hal’den bir şeyler aldıktan sonra halk arasında bilinen adıyla Suluhan ama esas adı Hasan Paşa Hanı’na gitmek için hemen karşı kaldırıma geçtim.
Kapı girişi hemen kaldırımla aynı seviyede olan, basamak arası yüksek ve epey dik taş merdivenlerden aşağıya inince Suluhan’ın kalbine ulaşıyorsunuz. Tam ortada bir şadırvan ve hemen onun dört köşesindeki ayakların üzerinde oturulmuş küçük bir mescit bulunuyor. Aslında bu han iki ayrı bölümden oluşuyor. Diğer bölüm için küçük bir koridoru geçmek gerekiyor. Orada da minik bir havuz etrafında çay eşliğinde serinlemek için masalar var.
Şadırvanın serinliğini hissedebileceğim bir masaya oturdum. Etrafta baharat, incik boncuk, düğün ve kınalarda kullanılan malzemeler satılan rengârenk dükkânlar bulunuyor. Tam olarak bilmesem de bu hanın en az 500 yıllık olduğunu söyleyebilirim sizlere. Sultan II. Bayezid’ın emirlerinden Hasan Paşa yaptırmış burayı.
Başımı üst katlara doğru çeviriyorum. Yukarıda da yaklaşık 30 oda var. Havanın kararmasına az bir zaman kalmış. Hanlarda güvenlik sebebiyle akşam ezanından sonra kapılar kilitlenirmiş, o sebep daha bir telaşlı çalışanlar.
Öncelikle size “han” ve “kervansaray” arasındaki farkı anlatayım. Hanların şehir içinde olanları, sadece yolcuların ve hayvanların barınmasına yarayan basit konaklama yerleridir. Bu çeşit hanlar bugün bile Anadolu’daki şehir ve kasabalarda pazara gelen köylüler için hizmet veriyor. Eskiden ana yollar üzerinde bulunan kervansaraylar kadar görkemli ve geniş örgütlü olmamakla birlikte, onlar gibi kervanlara hizmet eden hanlar da çokmuş. Bu yüzden çoğu zaman han ve kervansaray eş anlamda kullanılmış. Sultanların yaptırdıkları kervansaraylara halk arasında “sultanhanı” deniliyor. Aslında anlam olarak ikisi de günümüzde “otel” olarak adlandırabilir. Aralarında sadece yıldız farkı var.
Kervansaraylar kentlerden uzakta yapılmış büyük tesislerdi. Bir kervan bir kentten ayrılıp belli bir süre gittikten sonra ilk kervansaraya ulaşır, kervandaki insanlar orada geceler, gerekiyorsa hasta ve yorgun hayvanlar yedekleriyle değiştirilirmiş. Kötü hava koşullarında ve eşkıya tehlikesi altında birden fazla kervan aynı kervansarayda uzun süre de bekleyebilirmiş. Bu bakımdan kervansarayların doğanın şiddetli etkilerine, gerektiğinde eşkıya baskınlarına karşı koyacak, kalabalık kervanları barındıracak nitelikte ve gerektiğinde aylarca yetebilecek yiyecek, yakacak ve su depolarına sahip olması gerekiyormuş. Buralarda araba onarım atölyeleri, nalbant dükkânları, at ve öküz ahırları, kahveler, kısacası yolcuların her türlü ihtiyacını karşılayacak bütün tesisler bulunurmuş.
Ankara’da benim bildiğim 6-7 adet han bulunuyor. Bunların bir kısmı onarılmış; kimi müze yapılmış, kimi sanat atölyesi ve günümüzde aktif bir şekilde kullanılıyor. Maalesef birçoğu da günümüze kadar ulaşamamış.
Günümüze ulaşanların ilki Kurşun Han. Tarihi 1400’lü yıllara dayanan han, zamanında bölgenin en fazla gelir elde eden hanıymış. Günümüzde Anadolu Medeniyetler Müzesi olarak kullanılıyor.
Pirinç Han’ı, Ankara’da yaşayıp da duymayan yoktur sanırım. At Pazarı bölgesinde bulunan han, 1700’lü yıllarda yapılmış. Güneşli Ankara günlerinde hanı ziyaret edip içeride gözleme yiyebilir ya da dükkânları gezebilirsiniz.
Çengel Han ise 1537 yılında Rüstem Paşa tarafından yaptırılmış. Bugün müze olarak hizmet veriyor. Esas adı Zağfiran olan bir başka han ise bugün Safran Han olarak anılıyor. Tarihi 16. yüzyıla dayanan han, cumhuriyetin ilk yıllarında cezaevi olarak kullanılmış. Çukur Han ise Millî Mücadele Dönemi’nde askerî karargâh olarak kullanılmış, şimdilerde butik otel olarak hizmet veriyor. Günümüzde, içerisinde çeşitli atölyeler ve kafelerin bulunduğu Pilavoğlu Han’ın yapımı ise 1600’lü yıllara dayanıyor.
Ankara’da neden bu kadar çok han var diye düşünebilirsiniz. Bunu şöyle açıklayabilirim. Döneminde Ankara’da ticaretin nabzının attığı yer şimdiki adıyla Ulus bölgesiymiş. Ve sizlere az önce anlattığım bütün hanlar buradaymış.
Gelelim kervansaraylara. Anadolu’da günümüze kadar ulaşabilmiş yaklaşık 200 civarı kervansaray olduğunu biliyorum.
Orta Çağ’da doğu ile batı arasında dünya ticareti iki yolla yapılmaktaymış. İpek ve Baharat Yolu. Çin ve Hindistan’dan başlayıp İran üzerinden devam eden kervan yolu Anadolu üzerinden Avrupa’ya ulaşıyormuş. Bu yolda kervanlar günler, aylar sürecek yolculuklar yaparmış. Şehirlerden, ülkelerden geçerken sadece ticaret yapılmaz aynı zamanda kültür de taşınırmış. Marco Polo ve İbni Battuta gibi Orta Çağ’ın ünlü gezginleri eserlerinde İpek Yolu’nu tanıtmışlar. Bu yola İpek Yolu denmesinin sebebi ise taşınan en değerli malın “ipek” olmasıymış.
Anadolu Selçuklu Dönemi’nde özellikle Alaeddin Keykubat zamanında ağırlıklı olmak üzere bu yol üzerinde birçok kervansaray yapılmış. Osmanlı Dönemi’nde de bazı ilaveler ve düzenlemeler olmuş. Günümüzde bunlardan bazıları onarılmış ve hatta kullanılmaya bile başlanmıştır. Hanlar, günümüzde film platosu olarak da kullanılmakta. Hatta Derviş Zaim’in “Cenneti Beklerken” isimli filmi de size az önce bahsettiğim Saruhan’da çekilmiş. Yolculuk yaparken güzergâhınızda varsa eğer bir kervansaray görmenizi tavsiye ederim. Kendinizi bir masalın içinde hissedeceğinize eminim.
Eskiden bir şehirde kervanın hangi gün ve saatte hareket edeceği önceden duyurulurmuş, kervana katılmak isteyenler adlarını yazdırırlarmış. Uzak diyarlara gidecek olan kervanlara, yolları ve menzilleri gayet iyi tanıyan ve güzergâhtaki halkların yaşayış ve düşüncelerini bilen kılavuzlar eşlik edermiş.
Anadolu Selçukluları Dönemi’nde kervanın taşıdığı mal çok değerliyse kervan kafilelerine sayıları zaman zaman 200’e kadar ulaşan askerî kuvvet katılırmış. Tabii bu hizmete karşılık bir ücret alırlarmış. Kervan hareket ettikten sonra kervancı başının emirlerine mutlak surette itaat edilirmiş. Bir başka güvenlik önlemi ise yol üzerindeki sabit askerî kıtalar imiş.
Kervan yolcuları atlar ve katırlar üzerinde seyahat ederlermiş. Mal ve eşyalar da develer ve katırlar üzerinde götürülürmüş. Yani kervanda olmak için illaki tüccar olmaya gerek yokmuş. Üç gün boyunca bedava konaklanabiliyor ve yeme içmeye hiçbir ücret ödenmiyormuş. Yine buralarda zengin fakir, özgür köle, Müslüman Hristiyan ayrımı yapılmıyormuş.
Gerçekten de Türk kervansarayları en ince ayrıntılarına kadar düşünülüp inşa edilmiş. Hatta şöyle diyebilirim ki bu binaların İslam dünyasının başka bölgelerinde de bir emsali yoktur. İçlerinde yatakhaneleri, aşhaneleri, erzak ambarları, depoları, mescitleri, hamamları, şadırvanları, ahırları, samanlıkları varmış. Yine kervansaraylarda yolcuların ayakkabılarını tamir etmek ve fakir yolculara yenisini yapmak için ayakkabıcılar, hastaneler, eczaneler bulunuyormuş. Hatta yolcuların canlarının sıkılmaması için kütüphaneleri, oynamaları için satranç takımları bile düşünülmüş. Kervansarayları vakfedenler, bu masrafları karşılayacak kadar para ve bilhassa değerli emlakları da kervansaraylara bağışlamışlar.
Han ve kervansaraylar ticaret merkezi olmalarının yanında, sağlam surları ve demirden kapıları ile âdeta birer kale gibi çevrelerinin güvenliğini sağlarmış. Moğol istilası döneminde bir Moğol komutanının Aksaray’daki Sultan Han’a sığınan bir Türk beyini yirmi bin askerle kuşatmasına karşın iki ay boyunca esir alamaması bunun güzel bir örneğidir bence.
Yollar uzun ve imkânlar şimdiki kadar çeşitli olmasa da insanlarının bir yerden bir yere gitme sevdası hiç bitmemiş. Ve bitmeyecek de.
“Siz yürümeye başlayınca yol kendiliğinden görünür.” diyen Mevlana’nın sözündeki gibi önce bir ömür boyunca sürecek olan yolculuğumuz için yola çıkmalıyız, bilmediklerimizi yolda öğrenmeye hazır olarak...