HANE-İ GAYBIN MECZUBU

Hacer NOĞMAN

Hafız, “Hastanede doğmuşum.” dedi yoldan geçen onlarca insanı izlerken. Hamdi, sağ dirseğini çimene yerleştirip çenesini avcunun içine oturttu. Uzandığı yere biraz daha yayıldı. Kalabalığın içinden Hamdi’ye bakanlar oldu. Bakışlarını Hamdi’de duraklatanlar oldu. Fakat bakmaktan öteye geçmedi hiçbiri.

Öğle vaktine yakın akasyanın yanında olurdu Hamdi. Elbet birileri gelir, düşüncesiyle gelirdi buraya. Zeval vaktini çok geçmeden görünürdü insanlar. Önce tek tük gelirlerdi. Çok geçmeden o tek tük insanların ardından kalabalık doldururdu çamların etrafını. Mırıltıların uğultulara karıştığı kalabalık ilerler ve gözden kaybolurdu. Tüm bunlar olurken Hamdi’nin yanına gelen biri olurdu. Birlikte kalabalığı izler, gidişe dair birkaç kelam ederlerdi. Kalabalığın uğultusu da iyice azalınca, o biri, Hamdi’nin yanından kalkar, uğultuyu takip eder ve varacağı yerde bulurdu kendini.

Hamdi, Hafız’ın devam etmesini bekledi. “Sadece ben hastanede doğmuşum, ağabeylerim ise evde doğmuş. Üç odalıydı evimiz. Sürekli bir odada dururduk. Oranın adı içerisiydi. Soba oradaydı. Orada uyurduk, orada yerdik, orada içerdik, orada gülerdik... Ama orada sesli ağlamazdık. Ağlayamazdık. Bazı geceler iç çekişlerimiz ahşap duvarlara sızardı. Sobadan gelen odun çatırtılarına karışırdı. Hepsi ahşaba gömülürdü. Duvara kadifeden bir örtü geriliydi. Kenarlarında püsküller. Bir geyik, boynuzlarının azametini bize gösterir gibiydi. Yavrusu hemen yanındaki su birikintisinden su içiyordu. Sessiz ağlamalarımızı o geyiğin duyduğunu zannederdim. Yavrunun dahi bizi işittiğini düşünürdüm. Daha sessiz ağlardım bu yüzden. Muhayyilemde çocukluğuma dair en net tasvir buydu. Hafif kahverengi tonlarında ve kokusu ciğerleri yakmayan türden bir tasvir.” Hafız konuşurken bakışlarını yoldan geçenlerden ayırmadı. Hamdi de geçen herkese göz ucuyla bakıyordu. Kafasını kaldırdı, parmak uçlarını, gölgelendikleri akasyanın çiçeklerinde gezdirdi. Narin bir şeye dokunduğunun farkında olarak yaptı bunu. Misk kokusunu içine çekti. Derin bir nefesin ardından “Zamanı geldiğinde, kimi taşımak için dört köşeli kutu yapımında kullanılacak acaba bu akasya?” dedi. O da biliyordu akasyadan tabut yapılmayacağını.

Kalabalık, ağır aksak ilerliyordu. Yeni serildiği belli olan çakıllar ayaklar altında eziliyordu. Adımlar ilerledikçe çakıl gıcırtıları insanların uğultularına karışıyordu. Hafız devam etti: “Annem çok narin bir hanımdı. İlmî meselelerde asla taviz vermezdi. Bazı ilmî mevzulardan ötürü azar işitmişiliğim bile vardır. Yüzündeki çizgileri anımsıyorum. Bize hiç belli etmediği onca şeyi yüzündeki çizgilerde görürdüm. Oradan bilirdim içinde neler sakladığını. Babam… Babam hatırımda belirdiği her vakit, o vakitlere özgü bir koku hissederim. Sakalı, çehresindeki o mütebessim ifadesi, sarığı, babamdan önce gelen esansının kokusu… Senelerin izlerini bağrında taşıyan fersude ciltleriyle sıra sıra kitapları. Baş ucundaki Kur’an-ı Kerim’i. Kütüphanesi. Kitap kapaklarının içlerine çarpık Latin harflerle yazdığı doğum tarihlerimiz... Benimkini İhyâ’u Ûlûmi’d-dîn eserinin birinci cildine yazmış: Recep 10, 1442. Muhammed, misafirhane-i dünyaya nücûm etti. Elhamdülillah. Üzerinden çokça zaman geçmesine rağmen babamın kokusunu hep duyumsadım odasında. Kitaplarını her elime alışımda o kokuyu işitiyordum; ellerim babamın avucuna yerleşiyordu sanki. Sahifelerin aralarına iliştirilmiş notlar bu anların canlanmasına yardımcı oluyordu. Şimdi elimde hiçbir şey olmasa dahi o kokuyu duyumsuyorum. Ah canım babam...” Hamdi, bakışlarını Hafız’a çevirmişti. Hafız hâlen yoldan geçenleri izliyordu.

Bu kez Hamdi konuştu: “Şu insanlara bir bak; omuzladıkları dört köşeli kutunun hafifliği yüzlerinden okunuyor. Sanıyorlar ki yük, paylaştırıldığı için böyle hafif.” Hamdi parmaklarını çiçeklerden uzaklaştırdı, bakışlarını mevzubahis kişilere çevirdi. Hafız devam etti: “Ömür, bir kitabın sayfalarını baştan sona çevirmek kadar kısa. Kısayı uzun yapanlar yok mu, var elbet. Hâlimiz onlardan ola… Ömür, zaman zaman da beyhude geçen anlar silsilesi. Ne acıdır öyle oluşu. Hakk vermeye.” Hamdi’nin bakışları sözlerin sahibinde durdu. Dirseğini çimenden kaldırıp dikeldi. Bağdaş kurarken ellerini iki yanına koyup gücünü ellerine verdi, Hafız’a bakmayı sürdürdü. Hafız’ın cümlelerinin ardı geldi: “Mevzubahis kitabı da onunla götürüyorlar. Kaç yıllık bir kitaptır dersin? Elli, altmış, yetmiş? Görüyor musun o kitabı? O kitaptakilerin bir ayna gibi karşısına dikileceğini biliyor musun? Onu kendi eliyle yazdığından haberin var mı? Kalem ondaydı, kâğıt ondaydı. Hiç kimseye tek laf edebilir mi, şunu şunu ben yazmadım diye? Edemez, edemez.” Hamdi ağır ağır, bir tempoda başını aşağı yukarı sallıyordu. “Elbet her sahife gün yüzüne çıkacak o aynada. Dünyevi tüm lafızlar o anları anlatmakta eksik kalır.” Hafız duraksadı; hâlen yoldan geçen insanları izliyordu. Kelimeleri burada tükendi. An, tüm harfleri içine çekti. Hamdi kafasını sallamayı bıraktı fakat bakışları hâlâ ondaydı. Hafız ayağa kalktı, yavaşça uzaklaştı Hamdi’den. Çakıl yolda ilerleyen kalabalığın uğultusu epey ilerlemişti. İşitilmesi güç olan uğultuyu takip etti. Hamdi oturduğu yerden onu izledi. O yürüdükçe ardında harfler bıraktı. Bir adım attı, ardından harfler süzüldü. Birkaç harf. Yürüdü ve çam ağaçlarının içinde gözden kayboldu. Yel, akasyadan aldığı kokuyu harflerin etrafına doladı. Keskin çam kokusuna iliştirdi. Tümü seyrek ağaçların arasında yavaşça süzüldü.

Hamdi ayaklandı. Akasyanın mis kokusunu içine çekip harfleri takip etti. Gördüğü her harfi aldı, pörsümüş pantolonun delik cebine koydu. Havada asılı duran harfler delik cepte tek tek yer buldu. Hamdi uzaktaki uğultuyu işitebiliyordu. Çamların arasında ilerlerken birkaç ağaç gövdesinin ardında kalan karaltıya ilişti gözü. Adımları, harflerle birlikte kalabalığa ulaştırdı onu. Son harfi de alıp cebine koyduğunda kalabalığın ortasında buldu kendini. İnsanların az ırağına gidip onları izlemeye koyuldu. Hafız’ı gördü. Hafız’ın bakışları son kez etrafta gezindi. Bir şeyi arıyormuş gibi ama daha çok, bir şeyi son defa arıyormuş gibi geziniyordu bakışları. Gözleri Hamdi’yi bulduğunda birkaç saniye birbirlerine baktılar. Hamdi, seyrek ağaçların etrafına dolan ayet-i kerimelerin arasında konuştu: “Aynada pirüpak göre...” Etraftaki birkaç anlamsız bakış Hamdi’ye ilişti. Bilindik umursamazlıkla aynı yerini buldu sonra o bakışlar. Bilmiyorlar mıydı yüce kelamın bölünmemesi gerektiğini? Biliyorlardı elbet.

Hamdi kazma-kürekleri, toprağı ve uğultuyu ardında bırakıp yavaşça uzaklaştı oradan. Çamların arasında yürürken bir bey gelip elini Hamdi’nin omzuna koydu. “Hamdi, ne haber?” Hamdi’den ne haberler beklediğinin pek umurunda olmadığı ses tonuyla konuşmuştu. Hamdi ses çıkarmadı. Bey de irdelemedi zaten. Yürüyüp yoluna gitti.

Hamdi, akasyanın yanına vardığında o misk kokusunu ilk kez duyumsuyormuş gibi içine çekti. Uzandı akasyanın altına. İkindinin habercisi olan ılık güneş çiçeklerin arasından onu bulurken o, kalabalığı oluşturanların kısım kısım gelişlerini seyrediyordu. Kimi Hamdi’ye laf atıyor kimi ise işmar ediyordu. Hamdi’nin tebessümü vardı, herkese yetiyordu.

Sol dirseğiyle yerden destek alırken sağ cebindeki harfleri çıkarmaya başladı. Mahallenin imamı oradan geçerken Hamdi’yi gördü. Acaba ne yapıyor, diye adımlarını yavaşlattı. Yaptığına anlam veremedi, merakı ağır basınca Hamdi’ye biraz daha yaklaştı. Hamdi elini cebine atıp duruyor, boş cebinden boşluk çıkarıyordu. İmam, istediği yahut görmeyi arzuladığı her ne ise o şeyi göremedi. Hamdi, imamı fark etmesine rağmen istifini bozmadı. Boş cebinden boşluk çıkardı. İmam merakının altını dolduracak bir şey bulamayınca oradan uzaklaştı. Hamdi harfleri çıkarmaya devam etti. Gelen geçenin bakışları onun cihetine çevrildi. Dudakları kımıldarken cebindekileri çıkarmaya devam etti. “Ne yapıyorsun?” sorularına tebessümle karşılık verirken cebindekileri çıkarmaya devam etti. Kimse Hamdi’nin ne yaptığına anlam veremedi. O ise devam etti.

Gök, kızıl eteğini toplarken laciverde bürünüyordu. Lacivert örtü çamların üzerine seriliyordu usulca. Dün olduğu gibi, yarın olacağı gibi, bugün de sona eriyordu. Hamdi ne kadar gün geçirdiyse elbet ardı geldi. Bir günün ardının gelmeyeceğini biliyordu. Tıpkı yarın yine buradan onlarca adımın geçeceğini bildiği gibi. Dün de böyle olmuştu, bugün olduğu gibi. Biliyordu, yarın da payına toplayacak çok şey düşecekti. Burada insanın payına toplayacak çok şey düşerdi, biliyordu. Gelecekler ve bu akasyanın altında ona çok şeyler anlatacaklardı; dinlenecek çok şey olduğunu da biliyordu. Gelen geçenin müstehzi nazarıyla karşılaşacaktı. Bunlara karşı daima güleceğini de biliyordu. Gülmekten başkasını bilmiyordu çünkü. Yarın bir gün birileri geldiğinde Hamdi’yi bulamadıklarında akasyayı bulacaklardı. Anlatacaklarını Hamdi olmasa bile o akasyaya anlatacaklardı. Anlatılanları dinleyecek biri mutlaka vardı, biliyordu. Kaç zaman geçerse geçsin, bu akasya burada olsun ya da olmasın, onun kokusunu işitecek birileri mutlaka olacaktı. Harfler çamların arasında süzülürken onları toplayacak Hamdi olmasa dahi, elbet misk kokusunda toplanacaklardı. Hamdi bunların hepsini biliyordu.