HAKİKATİN HAYAL İLE BULUŞMASI
ROMANLAR BİZE NE SÖYLER?

Hamdi AKYOL

İnsan hayatı boyunca yüzlerce hatta binlerce duygu durumu yaşıyor. Kimi zaman seviniyor kimi zaman öfkeleniyor kimi zaman kendini çaresiz hissediyor kimi zaman mutluluktan havalara uçuyor kimi zaman seviyor kimi zaman nefret ediyor kimi zaman sapasağlam bir şekilde inanıyor kimi zamansa o sapasağlam inancını terk edip kendini hiçbir şeye ait hissetmiyor… Bunlar hayatın belli dönemlerinde her insanın yaşadığı durumlar. Ancak çoğu insan derinlikli yaşasa bile bu duyguları ya tanımlayamıyor veya tanımlamasında eksiklikler oluyor. Eşiyle dostuyla konuşurken bu durumları doğru kelimelerle aktaramıyor. Sonra bir gün bir roman okuyor ve diyor ki: “İşte bu!”
Hepimizin suçlu hissettiğimiz, bu duyguyla vicdanımızın huzursuz ve tedirgin olduğu anlar olmuştur. Kimimiz bu duyguyu bastırarak görmezden gelmiştir ama ilerleyen zamanlarda hatırladıkça tadımız kaçmıştır; kimimiz bu duygunun bedelini cesaretle ödemiştir. Kimimiz ise bunu vicdanına kabul ettirerek insanlıktan çıkmıştır. Her ne yapmış olursak olalım, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanını elimize alıp okuduğumuzda bir yüzleşme yaşar, bir anda kendimizi Raskolnikov’un yerine koyarız. Onun, işlediği cinayetlerle yüzleşmesi ve sonunda kendini ele vermesi bizler için tetikleyici bir unsur hâline gelir.
Benzer bir durumu, her ne kadar roman kategorisinde yer almasa da Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey adlı tiyatro oyununda da gözleyebiliriz. Katı, kibirli, tavizsiz bir ağır ceza hâkimi olan Reis Bey, verdiği hatalı bir idam kararından sonra ağır bir vicdan muhasebesi yaşar ve finalde, kendini cezalandırmak için işlemediği kimi suçları üstlenir.
Bu iki eseri okuyanlar, kendilerini kahramanların yerine koyarak bir muhasebe yaşarlar. Eserler, onlar için ayna hükmündedir. “Suçluluk” duygusu bir hakikattir ve eser, her ne kadar “hayal” de olsa, hakikati yansıtması ve sahicilik içermesi sebebiyle okur tarafından “gerçek” olarak algılanır. Bu gerçeklik de okurun kendisiyle yüzleşmesini kaçınılmaz kılar.
Sefiller’deki Jan Valjean karakteri, ömrümüzün geri kalan kısmında uğradığımız kimi baskı, zulüm ve gaddarlıkları bize hatırlatır. Vadideki Zambak, gençlik yıllarında herkesin başından geçen ölesiye âşık olma duygusunu, yıllar sonra tatlı bir tebessümle karşımıza çıkarıverir.
Hayatımızda mizah da trajediler de var. Bize dostluğun, vefanın, kadirşinaslığın, emeğin, mücadelenin önemini, saatlerce atılacak bir nutuk veya uzun uzadıya yazılmış bir makale, hatta bir dinî vaazdan daha etkili olarak anlatan, Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı kitabı olmuştur. Bu kitabı okuduktan sonra, insanların merhamet duygularının arttığı, sevgi ve dayanışmanın yaygınlaştığı gözlenmiştir.
Paulo Coelho’nun Simyacı’sı, dünyada hızla artan “inançsızlık” cereyanına dur demede, dinî içerikli eserlere kıyasla çok daha etkili olmuştur. İnancın yumuşak yüzlü yönü tasavvuf/mistisizm, bu romanla birlikte tüm dünyanın ilgi odağı hâline gelmiştir.
Ülkemizin değerli edebiyatçılarından, öykücü/eleştirmen Cemal Şakar, “Romanın Dünyasallığı” başlıklı makalesinde, birkaç paragraftır anlatmaya çabaladığımız bu durumu şöyle resmeder: “Romanda, hikâye zamanı hangi anlatı zamanında geçerse geçsin okurda ‘şimdi ve burada’ duygusu oluşturur, bu ‘şimdi ve burada’ olgusunun modernitenin mirası olduğunu söylemeye gerek bile yok. Okur ister istemez anlatı zamanıyla okuma zamanını zihninde örtüştürür. Çünkü okur, eseri okumak için her eline aldığında onu ‘şimdi ve burada’ deneyimler. Bu örtüşmede okurun hikâye zamanını daima okuma zamanına taşıması gerekmez, bazen de kendisini hikâye zamanına taşıyabilir. Ama ister hikâye zamanı okuma zamanına taşınsın isterse tersi gerçekleşsin zihin daima bu zamanları örtüştürür. Dolayısıyla kendisini hep eserin kurduğu dünyada hisseder. Bu örtüşmeyle roman önemli amaçlarından birini yerine getirmeyi başarır. Okur, romanın dünyasına çekilir ve kahramanın hâllerini anlar, onunla empati kurar, ona benzemeye ve giderek romanın karakteri hâline gelmeye başlar. Sanatçının tasvir ettiği mekânlar, dönemin araçları, gereçleri, yaşama tarzları muhayyilesinde canlanır, surete bürünür; aynı surete bürünme işini karakterler için de gerçekleştirir. Okur, artık kurmaca dünyanın ‘şimdi ve burası’ndadır. Yine de okurla karakter arasında tam özdeşleşmeden söz edemeyiz. Çünkü hiçbir zaman iki kişi birbirine tam olarak indirgenemez. Deneyimlenen okurla karakter arasında benzer ruh hallerinin açığa çıkmasıdır. Bu durumda okurun zihninde romana dair bir tasavvur oluşur. Bu tasavvur (zihin) sayesinde suretlerle (muhayyile) gerçek nesneler arasında bir mutabakat meydana gelir. Buna romanın estetik deneyimi diyebiliriz. Çünkü romanda duyumsananlar böylelikle aynı zamanda kavranır; bir anlamda okur, romanın estetik davetine cevap vermiş olur. Böylece romandaki imgeler, simgeler, metaforlar, alegoriler, yan anlamlar okurun zihninde tamamlanır ve okur mümkün anlamlardan birini ya da birkaçını kendisi için ortaya çıkarır. Ancak bu deneyim her okur için farklı yaşanabilir, aksi hâlde eser tüketilmiş demektir.” (Sanatın Kendiliği, Ketebe Yay., İstanbul 2024)
Elbette ortada bir sanat eseri (roman) varsa o eseri ortaya koyan bir de sanatçı (romancı) vardır. Romancı, esasen, bir derdi olan insandır ve bunu, eseriyle ortaya koyar. Eser, kendisini meydana getirenden bağımsız değerlendirilemez. Nitekim Şakar, “Edebiyatın Doğası” başlıklı makalesinde bu duruma dair şunları bize hatırlatır: “Eğer sanatçı anlamsızlık gibi marjinal bir arayış içinde değilse her zaman ‘bir sözü söyleme derdindedir’. Modernlikte, estetikle etiğin bağımsız disiplinler hâline gelmesiyle güzelin iyiyle, doğruyla olan bağları da koparılmıştır. Bu yüzden eser kendi kendinin amacı hâline gelmiştir. Oysa sanatçı hiçbir zaman inançlarını askıya alamaz. Zaten olayları, olguları anlamanın, anlamlandırmanın inanç sistemiyle zorunlu bir bağı vardır. Haddizatında salt güzel, kendi için güzel, amaçsız güzel boş bir yargıdan ibarettir. Çoğu kez bunları iddia edenlerin de belli bir inanç sistemi içinden konuştukları unutulmaktadır. İnanç sistemlerinin sağladığı mutlak/evrensel hakikatler, sanatçıların hiçbir zaman vazgeçemeyeceği değerler sisteminin de kurucusudur. Eser, değerler sistemiyle biçimin sınırları arasındaki gerilimden doğar. Biçimin sınırlarının alabildiğince esnetilmesi, yeni biçimlerin bulunması bu sayede mümkün hale gelir. Dilin son çözümlemede kültürel olması, geleneğin sürdürülmesinin de teminatıdır.” (Edebiyatın Doğası, İz Yayıncılık, İstanbul 2019)
Romanlar sadece duygu dünyamıza ayna tutmaz, aynı zamanda belirli dönemleri, kişileri, olayları “söz sanatı”nın penceresinden görmemizi sağlar. Mesela Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı, Osmanlı çöküş dönemi, Cumhuriyet kuruluş yıllarında geçer ve o dönemin tüm sosyal, siyasal tartışmalarını, romanının karakterleri üzerinden işler. Akademik bir makalede anlatılacak birçok konu, romanın karakterlerinin ağzından aktarılınca tüm sıkıcı yanları törpülenmiş ve muhatabın rahatlıkla hazmı için hazır hâle getirilmiş olur.
Bütün bu örneklerin de gösterdiği gibi, genel olarak sanat, özelde de edebiyat, geniş kitlelerin olayları algılama, anlama, kabullenme ve yayma güdüsünü en etkili ve en hızlı şekilde harekete geçirmek için biçilmiş kaftandır. Gücünü her ne kadar günümüzde sinema sanatına terk etmiş gibi görünse de sinemanın güçlü örneklerinin beslenme kaynağının önemli ölçüde hâlâ edebiyat olduğu dikkate alınınca bu durumu koltuğu paylaşma olarak da değerlendirebiliriz. Üstelik sinema sanatının korkunç derecede tehlikeli bir silah olduğunu da unutmayalım. Bize yıllar boyunca, Amerika’nın yerlileri olan Kızılderilileri vahşi, insanlık dışı yaratıklar olarak tanıtan, beyaz adamı medeniyetin simgesi olarak gösteren, işte bu tehlikeli sinema sanatının “western” ürünleriydi. Hakeza, yıllarca debelendiği ve yenilerek çıktığı Vietnam bataklığında ABD’yi muzaffer olarak gösteren de buydu. Abartılı II. Dünya Savaşı filmleri, tüm dünyada beyinlerimize “zavallı ve mazlum Yahudi” imajını yerleştirdi, bu savaşta hayatını kaybetmiş 12 milyon Alman olduğunu kimse dikkate almadı.
İnsana dair belki de her bir insan adedince “hikâye” vardır. Ama birisi, birisinin hikâyesini kaleme aldığında o kalıcı hâle gelir ve o hikâye sayesinde herkes kendisindeki hikâyenin farkına varır. Etkili kullanılmış bir söz, kelime ve bunların öbeği, insanı/toplumu dönüştürme gücüne kavuşmuştur ve bunun yazı sanatlarındaki zirvesi de “roman”dır.